Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 18. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 18. Ayet

    فَاكِه۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۚ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fâkihîne bimâ âtâhum rabbuhum ve vakâhum rabbuhum ‘ażâbe-lcahîm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onlar, Rab'lerinin kendilerine verdiğiyle mutluluk bulacaklar. Rab’leri onları cehennem azabından da korumuş olacaktır.”

      Rab’lerinin verdikleriyle mutluluk bulacaklar. Bazıları bu beyana, nimetlere garkolmuş halde müreffeh olacaklar mânasını verdi. Bazıları da hoşnut edilmiş olacaklar anlamım verdi. Bunların ikisi de aynıdır, çünkü nimetlere boğulan ve müreffeh olan insan, sevinçli, mutlu ve hoşnut olur. Bazıları ise “fâkihîne” (فَاكِهِينَ) nimetlere kavuşan ve bununla mutlu olan insandır, anlamını verdi. Bu îbn Kuteybenin sözüdür. Allah Teâlâ burada, Rabb’inin verdikleriyle mutlu olacaklar buyurmakta, Zâriyât sûresinde ise “Rab’lerinin kendilerine verdiklerini alacaklar” demektedir. “Fâkihîn” kelimesini az önce anlattık. Zâriyâftaki âyet ise Rab’lerinin verdiklerini şükürle ve hamd ile alacaklar demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Rab’leri onları cehennem azabından da koruyacaktır. Bu İlâhî beyan iki şekilde yorumlanır. Birincisi, onları, şayet yapacak olurlarsa kendilerini helake götürecek olan musibetlerden dünyada iken koruyacaktır. Bu tür davranışlardan onları koruduğu zaman, cehennemden de korumuş olur. İkincisi, onları âhirette koruyacak, yani onların dünyada yaptıkları helak edici amellerini affedecek, bağışlayacak; şayet Allah affetmeseydi, onlar da helak olur ve aynı azaba uğrarlardı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fâkihîne (فَاكِهِينَ)

        İbn Fâris, f-k-h kökünün temel anlamının neşe, sevinç, hoş sohbet ve bir şeyden keyif almak olduğunu; insanın içini ferahlatan meyvelere de bu kökten dolayı "fâkihe" denildiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi nimetler içinde zevk ve sefa süren, mutlu olan ve hoşça vakit geçiren kimseler olarak tanımlar; ayetteki çoğul ism-i fail formunun, cennet ehlinin ulaştıkları mutlak refahı, kesintisiz huzuru ve ilahi lütuflar karşısında yaşadıkları derin psikolojik tatmini ifade ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki yumuşaklığın ve akıcılığın, önceki ayetlerdeki cehennem tasvirlerinin sertliğine karşı edebi bir tezat oluşturduğunu; bu kelimenin doğrudan doğruya cennetliklerin ruhsal rahatlamasını ve ebedi saadetini semantik bir ahenkle yansıttığını vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin dünyevi bir eğlenceden ziyade, uhrevi hayatta hiçbir kaygı ve korku barındırmayan mutlak bir ontolojik esenlik halini, her türlü sıkıntıdan arınmış saf bir neşeyi nitelediğini anlambilimsel çerçevede değerlendirir.

        Âtâhum (آتَاهُمْ)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün temel manasının gelmek, getirmek, bir şeyi vermek ve ihsan etmek olduğunu dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eylemini birine bir şeyi sunmak ve bahşetmek olarak tanımlar; ayetteki kullanımının sıradan bir verme işlemi değil, ilahi otoritenin kendi sonsuz hazinesinden kullarına sunduğu eşsiz ve karşılıksız lütufları nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin içerdiği verme eyleminin, ilahi cömertliğin ve rahmetin bir tecellisi olarak cennet ehlinin hak edişlerinden ziyade Allah'ın mutlak faziletini ve eskatolojik ödüllendirme sistemindeki zarafeti ifade ettiğini detaylandırır.

        Rabbuhum (رَبُّهُمْ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün aslen bir şeyi ıslah etmek, tamamlamak, koruyup gözetmek ve üzerinde sahiplik kurmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi bir nesneyi kademe kademe geliştirerek en mükemmel haline ulaştıran mürebbi olarak tanımlar; bu ayetteki bağlamında, dünyada iken kullarını eğiten ve koruyan Rabbin, ahirette de onları nihai kemale ve mutluluğa ulaştıran, nimetleri bizzat ikram eden şefkatli merci olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine (Fenikece, İbranice "rab" ve Aramice "rabba") dikkat çekerek, bu kadim unvanın Kur'an'da sadece cezalandıran bir otoriteyi değil, aynı zamanda mükafatlandıran ve kullarına lütuflarda bulunan merhametli bir egemenliği temsil ettiğini belirtir.

        Vekâhum (وَقَاهُمْ)

        İbn Fâris, v-k-y kökünün temel anlamının bir şeyi zararlı, acı verici ve tehlikeli etkenlerden korumak, muhafaza etmek ve siper olmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "vikâye" eylemini nesneyi eziyet verecek şeylerden uzak tutmak olarak tanımlar; bu fiilin, ilahi rahmetin müminleri cehennemin o dehşet verici yıkımından şefkatle çekip almasını ve mutlak bir güvenlik alanına yerleştirmesini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki yerini muazzam bir anlambilimsel bağla analiz eder; bir önceki ayette geçen "muttekîn" (takva sahipleri / dünyada kendini koruyanlar) kelimesi ile aynı kökten (v-k-y) gelen bu fiilin, dünyada kendi iradesiyle günahlardan korunan insanın, ahirette bizzat Allah tarafından cehennem ateşinden korunarak ödüllendirildiğini, böylece ilahi adalet ve rahmetin muhteşem bir semantik döngüyle tamamlandığını derinlemesine inceler.

        Azâbe (عَذَابَ)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün aslen bir şeyi men etmek, engellemek ve insanın ağız tadını bozmak anlamlarına geldiğini, hayatın doğal akışını kesintiye uğratan şiddetli acı ve ceza manasını buradan kazandığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insana ağır gelen, onu bitkin düşüren ve huzurunu kaçıran her türlü tahribat olarak tanımlar; cennet ehlinin bu cezadan muaf tutulmasının, nimetlerin değerini idrak etmeleri açısından psikolojik bir rahatlama sağladığını vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin uhrevi boyuttaki ontolojik azap konseptini yansıttığını, cennet ehlinin kurtulduğu bu durumun salt fiziksel bir acıdan ziyade ilahi rahmetten mahrumiyet ve varoluşsal bir tükeniş olduğunu semantik olarak değerlendirir.

        el-Cahîmi (الْجَحِيمِ)

        İbn Fâris, c-h-m kökünün temel manasının ateşi şiddetle alevlendirmek, büyük bir ateş yakmak ve kızıştırmak olduğunu; ayrıca korku veya dehşetten dolayı gözlerin fal taşı gibi açılması durumunun da bu kökle ifade edildiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, "cahîm" kelimesini şiddetli bir şekilde yanan, harareti çok yüksek ateş olarak tanımlar; kelimenin sıradan bir ateşi değil, Kur'an eskatolojisinde cehennemin en korkunç, en alevli ve yakıcı katmanlarından birini niteleyen özel bir isim işlevi gördüğünü belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik bağlamını inceleyerek, Habeşçe (Ge'ez) "Gähanäm" veya benzeri geç antik çağ Sami dillerindeki cehennem terminolojisiyle kökensel paralellikleri olabileceğini; ancak c-h-m kökünün Arapçada alevlenme ve kızışma anlamıyla son derece yerleşik olduğunu ve bu kelimenin eskatolojik korkuyu merkeze alan dini bir motif olarak Kur'an sözlüğünde yer bulduğunu detaylandırır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki kalınlık ve boğukluğun, önceki "na'îm" ve "fâkihîne" kelimelerindeki zarafetle keskin bir tezat oluşturduğunu; "cahîm"in telaffuzunun bizzat o şiddetli alevin boğuculuğunu ve dehşetini muhataba hissettiren edebi bir ses tablosu çizdiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X