Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 16. Ayet

    اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَا تَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İslevhâ fasbirû ev lâ tasbirû sevâun ‘aleykum(s) innemâ tuczevne mâ kuntum ta’melûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Girin oraya! Artık sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için fark etmez. Çünkü sadece yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz."

      Girin oraya! Artık sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için fark etmez. Bu söz, İblis in söylediği söze benzemektedir: "Şimdi sızlansak da katlansak da fark etmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!”. Sabretmişsiniz etmemişsiniz, sizin için fark etmez, yani sabretseniz de sızlansanız da size faydası olmaz. Çünkü sadece yaptıklarınızın karşılığım görmektesiniz, yani bu cezayı kendi yaptıklarınızla hak ettiniz, hak etmediğiniz halde bu cezayı size vermiş değilim.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Islavhâ (اصْلَوْهَا)

        İbn Fâris, s-l-y kökünün temel anlamının ateşe maruz kalmak, yanmak ve ateşte kızarmak olduğunu; bu kelimenin ateşin içine girmeyi ve onun şiddetli hararetini bizzat tecrübe etmeyi ifade ettiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, eylemi ateşin acısını tatmak ve yanıklığın ıstırabını hissetmek olarak tanımlar; ayetteki emir kipinin bir tavsiye veya yönlendirme değil, ilahi gazabın bir neticesi olarak inkarcıların o dehşetli azaba girmelerinin ve ateşin içine hapsolmalarının kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu bildiren "tahkîr ve ta'cîz" (aşağılama ve aciz bırakma) amaçlı bir kullanım olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu formunun inkarcılara yönelik mutlak bir çaresizlik ilanı olduğunu; dünyadayken inkar ettikleri o somut ateşe yollanırken yüzlerine çarpılan bu ilahi emrin, onların varoluşsal iflasını ve azabın içine fırlatılma anındaki dehşeti anlambilimsel bir tokat gibi yansıttığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, s-l-y kökünün içerdiği yanma eyleminin, bedensel bir tahribatın ötesinde, hakikati reddedenlerin kendi varlıklarını ateşe dönüştürdükleri nihai bir ontolojik çöküşü ve eskatolojik bir yok oluş sürecini simgelediğini detaylandırır.

        Fasbirû (فَاصْبِرُوا)

        İbn Fâris, s-b-r kökünün temel manasının hapsetmek, alıkoymak, engellemek ve acıya karşı direnç göstermek olduğunu; kelimenin insanın kendi nefsini zorluklar karşısında tutmasını ve sızlanmaktan men etmesini ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sabr" kavramını aklın ve dinin gerektirdiği şekilde nefsi zapt etmek olarak tanımlar; ancak bu ayetteki emir kipinin ironik ve umut kırıcı bir mahiyet taşıdığını, inkarcılara "ister dayanın ister sızlanın" denilerek sabrın o an için hiçbir fayda sağlamayacak, içi boşaltılmış bir eyleme dönüştüğünü açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğindeki ahlaki erdem çerçevesini analiz eder; dünyevi hayatta müminler için en yüce faziletlerden biri olan "sabır" eyleminin, cehennem sahnesinde inkarcılara yöneltildiğinde tüm erdem vasfını yitirerek, katlanılması imkansız bir azap karşısındaki çaresizliğin ve teolojik bir alayın aracına dönüştüğünü derinlemesine inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), emir kipinin başındaki "fe" bağlacının, ateşe girme eyleminin hemen ardından gelen bu katlanma zorunluluğunu vurguladığını; sabretmenin normalde bir kurtuluş veya rahatlama beklentisi taşıdığını, fakat burada azabın ebediliğini ve mutlaklığını gösteren edebi bir umutsuzluk ilanı olduğunu semantik olarak değerlendirir.

        Sevâun (سَوَاءٌ)

        İbn Fâris, s-v-y kökünün temel anlamının doğruluk, eşitlik, denge ve iki şeyin birbiriyle aynı seviyede bulunması olduğunu; kelimenin hiçbir tarafın diğerine ağır basmadığı mutlak bir denkliği ifade ettiğini dil bilimsel kurallarla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "sevâ" kelimesini zıtlıkların veya farklı durumların sonuç bakımından tamamen eşitlenmesi olarak tanımlar; bu bağlamda inkarcıların azap karşısındaki feryat edip isyan etmeleri ile sessizce katlanmaları arasındaki psikolojik farkın ortadan kalktığını, her iki durumun da azabı hafifletme konusunda tamamen etkisiz ve eşit derecede faydasız olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin bu mutlak eşitlik vurgusunun, cehennemdeki muhatapların zihinsel ve fiziksel hiçbir kaçış veya sığınma mekanizması bulamayacaklarını gösterdiğini; sabır ile sabırsızlığın aynı hiçe çıkmasının, varoluşsal bir tükenişi anlambilimsel olarak kesinleştirdiğini ifade eder.

        Tuczevne (تُجْزَوْنَ)

        İbn Fâris, c-z-y kökünün temel manasının bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, yetinmek, borcu ödemek ve yapılan bir eyleme denk bir bedel sunmak olduğunu dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kavramını eylemin türüne ve miktarına göre verilen tam karşılık olarak tanımlar; fiilin meçhul (edilgen) ve geniş zamanlı yapısının, onların maruz kaldıkları bu korkunç ateşin ilahi bir zulüm veya keyfi bir öfke patlaması olmadığını, sadece dünyadaki kendi eylemlerinin adil, sürekli ve eksiksiz bir geri ödemesi olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki hukuki ve ticari kökenlerine (Aramice ve Süryanice borç ödeme, karşılık verme) dikkat çekerek; Kur'an'ın bu kadim "denk karşılık" terminolojisini eskatolojik bir adalet ilkesine dönüştürdüğünü, ilahi yargılamanın mutlak nesnelliğini bu kavram üzerinden inşa ettiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın adalet ve sorumluluk semantiği içerisindeki yerini analiz eder; dünyada serbest iradeyle yapılan kötü eylemlerin ahirette zorunlu bir ontolojik sonuç ("ceza") olarak insanın karşısına dikildiğini, bu bağlamda azabın dışarıdan verilen bir ceza değil, kişinin kendi küfrünün doğal meyvesi olduğunu derinlemesine inceler.

        Ta'melûn (تَعْمَلُونَ)

        İbn Fâris, a-m-l kökünün temel anlamının bilinçli bir niyet ve çaba ile bir işi yapmak, faaliyet göstermek olduğunu; bu kelimenin sıradan ve istemsiz hareketlerden ayrılarak iradeye dayalı eylemleri nitelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını "fiil" kelimesinden ayırarak, amelin yalnızca akıl sahibi varlıkların kasıtlı, planlı ve idrak eşliğinde ortaya koydukları davranışlar olduğunu açıklar; fiilin bu yapısının, inkarcıların dünyada hakikati yalanlarken bunu yanlışlıkla veya cehaletle değil, tamamen bilinçli, kasıtlı ve ısrarlı bir çaba ile gerçekleştirdiklerini, dolayısıyla gördükleri azabın bu kasti eylemlerin tam karşılığı olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, a-m-l fiilinin dünyevi hayatın tamamını kapsayan bir anlamsal genişliğe sahip olduğunu; inkarcıların vahye karşı yürüttükleri alay, inkar ve düşmanlık faaliyetlerinin tümünün bu kelime altında toplandığını ve ahiretteki o dehşetli cehennem ateşinin bizzat bu "amellerin" ete kemiğe bürünmüş hali olarak tefsir edildiğini anlambilimsel bir çerçevede değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X