Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tûr Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tûr Sûresi, 2. Ayet

    وَكِتَابٍ مَسْطُورٍۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kitâbin mestûr(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1-3. "Tûr'a, açık sahifeler üzerine yazılı kitaba andolsun!”

      Yemin

      Burada Cenâb-ı Hakk’ın Tûr a ve sözü edilen diğer varlık ve olgulara neden yemin ettiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dedi: Yemin burada bahsedilen varlıkların kendilerine değil, ancak onları yaratanın adına yapılmıştır. Çünkü Allah Teâlâ insanlara, kendisinden başkası adına yemin etmeyi yasaklamıştır, bizzat kendisi nasıl eder? Bazıları da şöyle dedi: Cenâb-ı Hakk’ın, katında değeri üstün olan dilediği kişi ve nesneler adına yemin etmesi mümkündür. Yeminlerin ancak insanlar nezdinde önemi ve değeri büyük olan varlıklar adına yapıldığını daha önce söylemiştik. Yemin, değeri yüce olan varlık ve olayların insanlara karışık gelmesi sebebiyle bilinmesini engelleyen şüpheleri gidermek için yapılır. Böylece insan o yemine konulan varlık ve olayın mutlaka mevcut ve gerçek olduğunu anlar; o kadar ki, eğer onlar üzerinde düşünseler, bakışlarını ve incelemelerini derinleştirselerdi, yemin olmasa bile gerçek olduklarının bilgisine ulaşırlardı. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah Teâlâ, kendisinden başka varlıklar adına yemin etmektedir, ancak yaratılanın böyle bir hakkı yoktur. Çünkü yaratılanların yemini, yardım dilemek ve yalvarmak anlamındadır. Yardım dileyenin Allah’tan başkasına sığınması ve ondan bir kuvvet talebinde bulunması caiz değildir. Allah’tan başkası adına yapılan yeminde hem insanlar ve hem de Allah katında tehlikesi ve değeri bulunsa da Allah tarafından yapılan yemin, tamamen yaratılanlara bir hatırlatma, ikaz ve onlara vâdetmiş olduğu mükâfatı teyit etmek anlamındadır. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın insanlara yönelik bir hatırlatma, ikaz ve tekit anlamına gelen her varlık ve olaya yemin etmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Kur’ânda bahsi geçen yeminler, peygamberlerin Allah tarafından insanlara gönderildiklerine dair getirdikleri haberlerin yanı sıra kendilerinin Allah elçisi olduklarını, insanlar eğer yasaklanan fiilleri yaparlarsa başlarına belli bir azabın geleceğine dair söylediklerinin doğru olduğunu ispat etmek içindir. Kâfirler, gönderdiği haberlerde Allah’ı inkâr etmiş değildirler ki, Allah kendi haberinin doğruluğunu ispat etmek için yemin etsin! Peygamberlerin haberlerinin doğruluğu da ancak mûcize göstermek ve deliller getirmekle anlaşılır. Ancak bunlar yeminle tekit edilmekte ve insanlar nazarında önemi ve değeri olan varlık ve olaylardan söz etmekle maksat hâsıl olmaktadır. İnsanların yaptığı yeminler ise zaten doğru olan şeyin aslının ispatı içindir, dolayısıyla onların, kalplerde son derece yüce ve değerli olan bir varlığın adına yemin etmeleri gerekir, bu da Allah Teâlâ’nın isimleri ve sıfatlarıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah Teâlanın Tûr’a andolsun diye yaptığı yeminin, bütün dağlar adına yapılmış olması mümkündür. Çünkü Allah yeryüzünü yaratmış, ahaliyi oraya yerleştirmiş, bu dağlan direk gibi dikmiş ve neticede yeryüzü sarsılmadan durur hale gelmiş, böylece insanların ihtiyaçlarım elde etmek için yeryüzünün her tarafına ulaşmak, istediği yerde yerleşmek imkânına kavuşmuş, âyette de belirtildiği gibi yeryüzü insanlar için adeta döşek haline gelmiştir. Herkes orada istediği gibi dolaşmakta, neyi istiyor, nereyi arzu ediyor ve nasıl seviyorsa öyle hareket edebilmektedir. İnsanlar bunu anladıkları zaman, kendilerine verilen nimetin şükrünü eda etmek gerektiğini de anlamaları icap eder. Bunu yapmadıkları zaman da nankörlüklerinin cezasını ve karşılığım görürler. Allah onları böyle korkutmakta ve bu azabın onlara mutlaka geleceğini yemin vasıtasıyla teyit ederek şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki Rabb’inin azabı mutlaka gerçekleşecektir; ona engel olabilecek yoktur!”. Âyette geçen Tûr kelimesinin özel bir dağ adı olması muhtemeldir; o, her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ’mn Mûsâ aleyhisselâm ile konuştuğu ve ona Tevrat’ı verdiği Sînâ dağıdır. Bu dağ, İsrâiloğulları nezdinde çok değerlidir, onun değerini ve faziletini bildikleri için de Allah bu dağ adına yemin ederek söylemektedir; “Andolsun ki Rabb’inin azabı mutlaka gerçekleşecektir”. Tûr ile özel birtakım dağlar grubunun kastedilmiş olması da mümkündür, bunlar da Allah’ın değişik peygamberlere vahiy indirmiş olduğu dağlardır; nitekim bir rivayette şöyle denilmektedir: Allah Teâlâ Mûsâ aleyhisselâma Tûr-i Sînada, îsâ aleyhisselâma Sâûrâ dağında, Muhammed aleyhisselâma da Fârân dağında vahyetti. İşte Cenâb-ı Hak bunlar adına yemin ederek o azabın mutlaka gerçekleşeceğini söylemektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyetle, peygamberliğin ispatına dair bir delil vardır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) vahiy gelen yerleri ve o dağların faziletini haber vermektedir. Bunu bilmek, ancak öncekilerin kitaplarını okuyarak öğrenmekle mümkündür. İnsanlar çok iyi biliyorlardı ki, Resûlullah (s.a.) bunu öğrenmek için o kitapları bilen herhangi bir kimseye gidip gelmemiştir. İşte bu durum, Resûlullah’ın (s.a.), vahiy yerlerini ve o dağların faziletini ancak Allah Teâlâ'nın öğretmesiyle bildiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yazılı kitaba andolsun! Muhtemelen bu yemin, peygamberlere gönderilen bütün kitaplara yapılmaktadır. Çünkü peygamberlerin getirdikleri mûcizelerin yanı sıra, yapılması ve sakınılması gereken fiillerin bilgisine, göklerin haberi, İlâhî hükümleri, konulan sınırları ve diğer çeşitli hikmetleri bilmeye bu kitaplar aracılığıyla ulaşılır. En doğrusunu Allah bilir. Bu yeminin, hak olduğunu ve gökten geldiğini müminlerin bildiği Tevrat, İncil ve Zebûr diye bilinen belli bazı kitaplara yapılmış olması da muhtemeldir. Yeminin İlâhî kitaplardan özellikle birine, Tûr’un tefsirinde söylediğimiz gibi insanların benzerini meydana getirmekten aciz kaldığı için değeri yüce olan Kur’ân adına yapılmış olması da muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir. Müfessirlerin söylediği gibi âdemoğullarının amellerinin yazıldığı kitaplar adına yapılmış olması da mümkündür, ancak onlar bu kitaplar adına neden yeminin yapılmış olabileceğini belirtmemektedirler, ben de bunun açıklamasını bilmiyorum.

      Açık sahifelere andolsun! Yani kapalı olmayıp açık olan sayfalar. Burada geçen “rikk” (رَقٍّ) kelimesine Ebû Ubeyde sahife, Ebû Avsece de kitap mânası verdi.​​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vekitâbin (وَكِتَابٍ)

        Râgıb el-İsfahânî, k-t-b kökünün temel manasının dağınık olan şeyleri bir araya toplamak, derlemek ve özellikle deri parçalarını birbirine dikmek olduğunu; buradan hareketle harflerin ve kelimelerin bir araya getirilmesi işlemine mecazen yazmak denildiğini belirtir ve bu bağlamda kelimenin ilahi bilgi veya yazılı bir belgeyi ifade ettiğini vurgular. İbn Fâris, k-t-b kökünün aslının toplanmak ve bir araya gelmek olduğunu dil bilimsel verilerle destekleyerek açıklar; yazının da harflerin bir araya getirilmesinden oluştuğu için bu isimle anıldığını söyler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli görünse de dini bir terim olarak kutsal metin veya ilahi kitap anlamında kullanımının Aramice ve Süryanice "kethaba" ile İbranice "kethab" kelimelerinden yoğun bir şekilde etkilendiğini detaylandırır; kelimenin bu yemin bağlamında sıradan bir yazıyı değil, ilahi bir kaydı nitelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin salt fiziksel bir metin olmaktan ziyade, ilahi otoriteyi, mutlak bilgiyi ve değişmez kaderi temsil eden teolojik bir kavrama dönüştüğünü semantik bir analizle ortaya koyar. Gabriel Said Reynolds, geç antik çağ Ortadoğu dilleri etkileşimine dikkat çekerek, bu kelimenin Süryani edebi geleneğindeki "ktaba" kullanımıyla paralel şekilde, göksel kayıtlar veya ilahi fermanlar anlamında Arapçaya dini bir motif olarak yerleştiğini ifade eder.

        Mestûr (مَسْطُورٍ)

        İbn Fâris, s-t-r kökünün temel olarak bir şeyi düz bir çizgi halinde sıraya dizmek, hizalamak anlamına geldiğini; ağaç veya yazının bir hiza halinde olmasının bu kökle ifade edildiğini belirtir; kelimenin de düzenli satırlar halinde yazılmış, hizalanmış ve kaydedilmiş olanı ifade ettiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi düz hatlar halinde yazılmış nesne olarak tanımlar; kökün sadece yazmayı değil, belli bir nizam ve intizam içinde dizmeyi de kapsadığını, bu bağlamda kelimenin özenle kaydedilmiş satırları nitelediğini açıklar. Arthur Jeffery, s-t-r kökünün ve satır kavramının Arapçadaki gelişimini inceleyerek, kelimenin Aramice sözleşme veya belge yazmak anlamına gelen "star" ve Süryanice "stara" kelimeleriyle kökensel ve kültürel bir bağlantısı olduğunu; Kuzey Sami dillerindeki yazı ve belge geleneğinin Kur'an'daki bu kelime kullanımını şekillendirdiğini detaylandırır. Theodor Nöldeke, Aramice ve Süryanice yazı terminolojisinin Arapça üzerindeki etkisini dil bilimsel kanıtlarla ele alarak, kelimenin ifade ettiği yazılı kayıt kavramının bölgenin köklü katiplik geleneğinden beslendiğini doğrular. Christoph Luxenberg, kelimenin Süryani-Arami kökenli katiplik pratikleriyle olan ilişkisine vurgu yaparak, bu ifadenin ilahi veya göksel bir metnin resmi, nizami ve tescilli doğasına işaret eden bir form olduğunu savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X