يَوْمَ تُبْلَى السَّرَٓائِرُۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Târık Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sırların ortaya çıkması, tarık suresi, yoklama günü, tarık suresi 9. ayet, kıyamet, tarık 9, gün, sınav, imtihan
-
9. Bütün sırların ortaya dökülüp de
10. İnsanın ne bir gücü ne de yardımcısının bulunacağı gün!
Bütün sırların ortaya döküleceği gün. Yani sırlardan gizli kalanların ortaya çıkarılması. Ortaya çıkarmanın, yazıcı meleklerin muttali olamadıkları, dolayısıyla da yazamadıkları amellere yönelik olması da mümkündür. Allah Teâlâ gizli kalan o sırları dilediği şekilde ona hatırlatır ve onları âşikâr hale getirir. Yahut onları organları dile getirirler. Şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “O ceza gününde yapıp ettiklerine dilleri, elleri ve ayakları, aleyhte olarak tanıklık ederler”.
Yorumu Yorumla
-
Tublâ (تُبْلَى)
Kelimemiz, sözlükte sınamak, denemek, yıpranmak, eskiyerek ortaya çıkmak ve imtihan etmek manalarına gelen b-l-y kökünden türetilmiş meçhul (edilgen) bir fiildir. İbn Fâris, b-l-y kökünün asıl manasının bir şeyin eskimesi ve bu eskime yahut yıpranma sonucu içyüzünün açığa çıkması olduğunu, dolayısıyla "imtihan etmek" (belâ) anlamının doğrudan bu "gizli olanı ortaya dökme" eyleminden türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "belâ" kavramının bir kimsenin durumunu veya bir nesnenin niteliğini iyilik yahut kötülükle sınayarak açığa çıkarmak demek olduğunu vurgulayarak, ayetin bağlamında bu fiilin ahiret gününde insanın iç dünyasının, niyetlerinin ve gizlediği amellerinin ilahi bir teste tabi tutularak tüm çıplaklığıyla görünür kılınması manasını taşıdığını açıklar. Celaleddin el-Suyuti, klasik lügat ve tefsir verileri ışığında fiilin, gizli olanın sınanarak ortaya dökülmesi (ihtibar ve inkişaf) anlamında kullanıldığını teyit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "imtihan/belâ" konseptini incelerken, bu meçhul fiil formunun eskatolojik (ahiret odaklı) bir ifşa anını simgelediğini, dünyadayken dış kabuklarla gizlenebilen insan gerçekliğinin, hesap gününde varoluşsal bir sarsıntıyla dışa vurulacağını tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik şiddetine dikkat çekerek, bu edilgen fiilin insanın iradesini sıfırlayan, dünyevi maskeleri acımasızca yırtıp atan ve içte saklanan o karanlık yahut aydınlık sırları zorla gün yüzüne çıkaran çok sarsıcı bir retorik güce sahip olduğunu savunur. Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinin dramatik yapısı içinde, doğadaki görünmeyen kozmik güçlerin ifşasıyla (delen yıldız) insanın iç dünyasındaki görünmeyenlerin ifşası (tublâ) arasında muazzam bir kurgusal simetri bulunduğunu, bu eylemin kıyamet sahnesinin en can alıcı ontolojik yüzleşmesi olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin sadece mekanik bir sorgulama olmadığını, bilakis insanın kendi gerçeğiyle, sakladığı niyetleriyle metafiziksel bir imtihandan geçirilerek tüm benliğinin şeffaflaştırılması sürecini ifade ettiğini aktarır.
Es-serâir (السَّرَائِرُ)
Kelimemiz, sözlükte gizlemek, saklamak, sır olarak tutmak ve kalpte saklanan şeyler manalarına gelen s-r-r kökünden türemiş olan "serîre" kelimesinin çoğuludur. İbn Fâris, s-r-r kökünün temelinde bir şeyi örtmek, gizli tutmak ve içselleştirmek anlamının yattığını, insanın kalbinde sakladığı ve kimseyle paylaşmadığı en derin düşünce veya niyetlerine bu sebeple "serîre" denildiğini belirtir; ayrıca "sürur" (sevinç) kelimesinin de kalpte gizlenen içsel bir his olması bakımından aynı kökten geldiğine dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "serîre" kavramının dışa vurulan (alâniyye) davranışların tam zıddı olduğunu, bağlam gereği burada insanın sadece diğer insanlardan değil, bazen kendinden bile gizlediği gerçek inançlarını, niyetlerini ve karanlıkta işlenen amellerini temsil ettiğini, ilahi yargılamanın zahire göre değil bu derin içsel gerçekliğe göre yapılacağını detaylandırır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Arap dilinde kalplerde saklanan sırlar, gizli ameller ve niyetler bütünü olarak tanımlandığını teyit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesini incelerken bu kavramın oynadığı merkezi role değinerek, cahiliye dönemi Arap toplumunda daha çok dışsal ve kabilevi şeref (mürüvvet) üzerinden kurulan değer sisteminin, bu ayetle birlikte tamamen içselleştirilmiş bir ahlaki niyet (serîre) sistemine kaydırıldığını, gerçek değerin ancak "sırların" şeffaflaştığı an ortaya çıkacağını tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamdaki yerini surenin başındaki "sâkıb" (delen/nüfuz eden) yıldız imgesiyle birleştirerek; o yıldızın ışığının gecenin karanlığını delmesi gibi, ilahi kudretin de insanın o kalın duvarlarla örülmüş "serâir"inin (sırlarının) karanlığını delip geçeceğini ve hiçbir gizem bırakmayacağını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki etkisine dikkat çekerek, dışarıdan erdemli ve onurlu görünmeyi hayatın merkezine koyan Mekke aristokrasisinin, bu ayetle birlikte toplumsal maskelerinin düşeceği ve o gizli kibirlerinin (serâir) mutlak bir ilahi ifşaya uğrayacağı gerçeğiyle tehdit edilerek sosyo-psikolojik bir darbe aldıklarını aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, surenin anatomik ve varlıkbilimsel akışı içinde bir önceki ayette insanın fizyolojik sırlarına (sulb ve terâib) inen ilahi bilginin, bu ayette insanın ruhsal ve psikolojik sırlarına (serâir) uzandığını, böylece insanın madde ve mana boyutundaki bütün örtülerinin kaldırıldığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla