Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 125. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 125. Ayet

    قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَـن۪ٓي اَعْمٰى وَقَدْ كُنْتُ بَص۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle rabbi lime haşertenî a’mâ vekad kuntu basîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      124. “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz”

      125. “O der ki: ‘Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim.’”

      Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Âyette geçen “dank” (ضنكا) şiddet ve sıkıntı demektir. Müfessirler “sıkıntılı hayaf”ın ne demek olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu beyanı şöyle anlayıp açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse dünya zâhiren geniş olsa bile burada mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar infak ederler ancak harcamalarına herhangi bir karşılık verileceğine ve onun bir mükâfatı olduğuna inanmazlar. Dünyanın sürüp gideceğini düşünürler. Bu düşünce de infakı artırmalarına engel olur. Çünkü ellerindeki malların bitip tükeneceğinden ve kendilerinin öylece kalacaklarından korkarlar. Bunun sebebi yukarıda da belirttiğimiz gibi yaptıkları harcamaya herhangi bir karşılık ve bedel verileceğine inanmadıkları gibi bunun bir neticesinin olacağını da düşünmezler. Bu açıklamaya göre sözü edilen darlık budur. Bazıları ise âyeti şöyle açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar kendilerine verilen mal ve nimetlerle Rab’lerine karşı gelirler. Zira onlar ellerindeki (malı) genişliği günahta kullanırlar. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onların bundan yararlanmadıklarını belirtmektedir. Nitekim kulaklarını, gözlerini ve dillerini mâsiyette kullandıkları için Cenâb-ı Hak benzer şekilde bu organları bulunduğu halde olmadığını vurgulamaktadır. Bunun sebebi, söz konusu organların itaat alanında menfaatlerinin gitmiş olmasıdır. Bazıları da âyette sözü edilen sıkıntılı hayatın kabir azabı çekenler için söz konusu olduğunu söylemişlerdir. Fakat kabirde olan bir kişi için hayatının olduğu söylenemez ki bu “sıkıntılı” olmakla nitelensin. Kabir azabının nasıl olacağını bilmek, bu konuda yapılmış rivayete dayanır. Bu konuda sahih bir rivayet olursa o esas alınır. Yoksa kabir azabı konusunu tartışmayı terketmek daha evlâdır. Bazıları “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atıhnca” beyanında anlatıldığı üzere sözü edilen darlığın -en doğrusunu Allah bilir ya- âhirette söz konusu olduğunu söylemişlerdir.

      Ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Onu dinin delillerini bilmez bir şekilde haşredeceğiz. Fakat onun dünyada ne zaman delilleri oldu ki âhirette onları göremeyen ve bilmeyen bir kör olsun. Bazıları da Ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz meâlindeki beyanda geçen körlüğü gerçek anlamda körlük olarak anlamışlardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”. Tefsirini yaptığımız âyetteki körlük göz körlüğüdür. Bu açıklama daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir.

      Mücâhid bu beyanın devamını şöyle tefsir etmiştir; O der ki: Ey Rabbim! beni benim bir delilim olmadan niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben dünyada daha önce gören biriydim. Fakat bizce en uygunu söz konusu körlüğü, belirttiğimiz gibi göz körlüğü olarak anlamaktır. Zira kâfirin dünyada (gerçek mânada) bir delili yoktur ki Ben dünyada gören biri idim desin.

      Söz konusu körlüğün zamanı konusunda farklı görüşler üeri sürülmüştür. Bazıları, hesaba çekilme sona erip cehenneme sevkedildikten sonra -cehennemden Allah’a sığınırız- kör olacaklar derken, bazıları böyle olmayacağım, fakat kabirlerinden dirilip mahşerde kör olarak toplanacaklarını söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam ve söz" olduğunu belirtir. Mazi (geçmiş zaman) formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin burada sıradan bir ifade veya diyalog olmadığını; ilahi mahkemenin o dehşetli atmosferinde, kör olarak diriltilen fâilin yaşadığı o devasa şokun ve paniğin aniden dışa vurumu (bir feryat/itiraz) olduğunu kaydeder.

        Rabbî (رَبِّ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip, efendi, terbiye eden, rızık veren ve besleyen" anlamlarına geldiğini belirtir. Sonundaki mütekellim yâ'sının (benim) düşerek esre ile okunduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, bu nidânın barındırdığı felsefi ve psikolojik estetiği çözümler. Dünyadayken hakikate sırtını dönen (i'râz eden) ve kendi kendine yettiğini zanneden o kibirli aklın; mahşerde mutlak bir karanlığa (körlüğe) mahkum edildiği o ilk sarsıcı anda bile, içgüdüsel olarak "Benim Rabbim/Efendim" diyerek fıtratındaki o en kadim sığınağa tutunmasını irdeler. İnsanın, en büyük isyanında veya en derin azabında dahi ontolojik olarak Yaratıcısına ne kadar bağımlı olduğunu gösteren acı bir feryat olduğunu estetik bir dille analiz eder.

        Lime (لِمَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, sebep/gerekçe bildiren "lâm" (için) harfi ile soru edatı olan "mâ"nın (ne) birleşiminden oluştuğunu; Arapça gramer kuralı gereği soru edatının sonundaki elif harfinin düşürülerek cümleye "Ne için? / Neden?" manasında mutlak bir sorgulama ve itiraz işlevi kattığını aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve psikolojik uyumsuzluğuna (dissonans) odaklanır. İlahi mahkemenin mutlak otoritesi karşısında fâilin "Neden?" diye sormasının; insanın dünyevi savunma mekanizmalarını ahirete de taşıdığını, kendi dünyevi suçunu (hakikate körlüğünü) henüz idrak edemeyip, içinde bulunduğu karanlığa rasyonel bir gerekçe veya ilahi bir hata arama cüretini sosyolojik bir perspektifle vurgular.

        Haşertenî (حَشَرْتَنِي)

        İbn Fâris, h-ş-r kökünün "bir kimseyi veya topluluğu bulunduğu yerden zorla çıkarmak, sıkıştırarak ve daraltarak tek bir noktaya sevk etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi fiil, ikinci tekil şahıs fâil (Sen topladın) ve birinci tekil şahıs meful (beni) zamirlerinden oluşur.

        Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eyleminin doğasındaki o kaçınılamaz zorunluluğa dikkat çeker. "Nî" (beni) zamiriyle eylemin devasa kalabalıktan koparılıp bütünüyle şahsileştirildiğini ve fâilin kendi bireysel trajedisine odaklandığını kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı edebi ironiyi ve psikolojik körlüğü tahlil eder. Fâilin, "Neden ben kör oldum?" demek yerine eylemi doğrudan Allah'a nispet ederek "Neden Sen beni kör haşrettin?" şeklinde kurduğu o sitemkâr yapıyı inceler. Kişinin, dünyada kendi özgür iradesiyle seçtiği manevi körlüğün sorumluluğunu almaktan kaçınarak, faturayı (karanlığı) ilahi iradenin haksız bir müdahalesiymiş gibi sunmasındaki o sarsıcı metinsel ve edebi karakter tasvirini okur.

        A'mâ (أَعْمَىٰ)

        İbn Fâris, a-m-y kökünün "görme yetisini kaybetmek, ışıksız kalmak, gözün işlevini yitirmesi ve karanlık" anlamlarına geldiğini belirtir. Hal (durum zarfı) olarak kullanılmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde bu "körlük" (amâ) mefhumunun sarsıcı diyalektiğini irdeler. Dünyadayken ilahi zikre (hakikate) sırt dönen insanın o soyut, manevi ve felsefi "basiret kapalılığının"; ahiret boyutunda bizzat kendi bedenine mühürlenerek mutlak, fiziksel ve ebedi bir karanlığa (a'mâ) dönüşmesini analiz eder. Varlığın o günkü fiziksel formunun, dünyadaki ahlaki formun birebir yansıması/kopyası olduğunu felsefi bir dille belirtir.

        Ve kad (وَقَدْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (vav) ve tahkik (kesinlik bildiren kad) edatının birleşimiyle oluştuğunu aktarır. Kendisinden sonra gelen mazi (geçmiş zaman) fiiliyle birlikte cümleyi "hâl" (durum) formuna sokarak; fâilin dünyadaki geçmiş durumunu, o anki körlüğüyle zıtlık oluşturacak şekilde çok güçlü, reddedilemez ve mutlak bir gerçeklik ("Oysa ben kesinlikle şöyleydim") olarak ilahi mahkemeye sunduğunu gramatik olarak sabitler.

        Kuntu (كُنْتُ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir hal üzere bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Birinci tekil şahıs (ben idim) mazi formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin insanın geçmişteki o sürekli, kesintisiz ve yerleşik durumunu ifade ettiğini kaydeder.

        Basîrâ / Basîran (بَصِيرًا)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün "gözle görmek, idrak etmek, kavramak ve aydınlıkta olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an teolojisindeki bu muazzam kelime oyununa ve trajik ironiye dikkat çeker. Günahkârın "Oysa ben dünyada gören biriydim (basîrâ)" diyerek yalnızca kendi biyolojik, fiziksel ve 20/20 olan göz sağlığıyla övündüğünü; ancak Kur'an'ın "basiret" (görme) kavramıyla maddeyi değil, hakikati ve ilahi ayetleri görebilme yetisini kastettiğini belirtir. Fâilin, ahiretin o mutlak mahkemesinde bile hala "görmeyi" sadece etten bir gözün işlevi sanmasındaki o devasa teolojik yanılgıyı tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, körlük (a'mâ) ile görme (basîr) arasındaki eskatolojik çatışmayı irdeler. İnsanın dünyevi kibirle her şeyi gördüğünü, çözdüğünü ve anladığını (basîr olduğunu) zannederken; asıl hakikat boyutuna geçtiğinde o güvendiği aklının ve gözünün bütünüyle işlevsiz (a'mâ) kalmasını kozmolojik bir çerçevede analiz eder. Dünyevi "görmenin", ilahi hakikat karşısında eğer zikirle (ilahi rehberlikle) beslenmemişse ontolojik bir "körlükten" ibaret olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X