Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 133. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 133. Ayet

    وَقَالُوا لَوْلَا يَأْت۪ينَا بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّه۪ۜ اَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْاُو۫لٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû levlâ ye/tînâ bi-âyetin min rabbih(i)(c) eve lem te/tihim beyyinetu mâ fî-ssuhufi-l-ûlâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “‘O, Rabb’inden bize bir mucize getirseydi ya!’ dediler. Peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi?”

      ‘O, Rabb’inden bize bir mûcize getirseydi ya!’ dediler. Hz. Peygamberden resûl ve nebî olduğuna dair Rabb’inin katından kendilerine bir mûcize getirmesini istediler. Bunun üzerine yüce Allah peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi? dedi. (Soru kalıbmda olan bu cümle ile vurgulanmak istenen şudur:) O nübüvvet ve risâleti için önceki sahifelerde bulunanları getirmiştir. Çünkü önceki kitaplar Resûl-i Ekrem’in ana dilinden başka bir dilde idi. O da ana dili dışındaki kitapları bilmesi şöyle dursun, kendi dili ile bile yazmayı bilmiyordu. Üstelik önceki kitaplarda bulunan haberleri o kitaplarda olduğu gibi haber verdi. Bu bize onların kitaplarında bulunan o haberleri ve kıssaları kendisine Cenâb-ı Hakk’m bildirdiğini göstermektedir. Peki önceki sahifelerde bulunan açık kanıt onlara gelmiş değil mi? meâlindeki cümlesinin tevili en doğrusunu Allah bilir budur. Yani az önce de zikrettiğimiz üzere cümlenin mânası “gelmiş değil mi?” değil de “gelmiştir” şeklindedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kâlû (وَقَالُوا)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, söz ve kelam" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilinin burada sıradan bir ifade tarzı olmadığını; hakikati reddeden kalabalıkların (müşriklerin) içlerindeki kibri ve inatçılığı organize bir "söylem/itiraz" formunda dışa vurduklarını kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine odaklanır. Eylemin çoğul (kâlû / dediler) kalıbında gelmesinin; bu itirazın bireysel ve samimi bir hakikat arayışı olmadığını, aksine kurulu düzenlerini korumak isteyen statüko sahiplerinin hep bir ağızdan ürettikleri psikolojik ve kolektif bir "direniş/propaganda" dili olduğunu sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Lev lâ (لَوْلَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu edatın kullanıldığı yere göre farklı anlamlar kazandığını; burada muzari fiilin başına gelerek teşvik, kınama, meydan okuma ve alay barındıran "Neden yapmıyor? / Yapsa ya! / Niçin getirmiyor?" manasında bir "tahdîd" (kışkırtma) işlevi gördüğünü gramatik olarak aktarır.

        Ye'tînâ (يَأْتِينَا)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, bir şeyi getirmek, ulaşmak ve ortaya koymak" anlamlarına geldiğini belirtir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilinin sonuna birinci çoğul şahıs zamirinin ("nâ" / bize) eklenmesiyle oluşmuştur.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin, muhatabın beklentisini karşılayacak şekilde somut ve apaçık bir şeyin bizzat onların gözlerinin önüne kadar getirilmesi talebini yansıttığını ifade eder.

        Bi âyetin (بِآيَةٍ)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün "açık işaret, nişan, bir şeyi gösteren delil ve mucize" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde "âyet" kavramının müşrik zihniyetindeki sarsıcı anlam kaymasını (çatışmasını) irdeler. Kur'an'ın "ayet" diyerek doğadaki eşsiz ahengi, tarihi ibretleri ve aklın idrak edeceği kozmik işaretleri kastettiğini; ancak müşriklerin (lev lâ ye'tînâ bi âyetin) diyerek ontolojik bir idrak değil, gözlerini kamaştıracak, aklı devre dışı bırakacak sirkvari ve zorlayıcı bir "doğaüstü sihir / fiziksel mucize" (örneğin gökten altın inmesi) talep ettiklerini felsefi bir dille analiz eder.

        Angelika Neuwirth, bu kelimedeki edebi ve teolojik gerilimi inceler. İnkarcıların görsel ve fiziksel bir nesne (mucize) talep etmelerine karşılık; ilahi metnin kendi okunmasını (tilavetini) ve bizzat kendi edebi-teolojik bütünlüğünü en büyük "ayet" olarak konumlandırmasını; yani paganların görsel beklentisine Kur'an'ın "işitsel ve entelektüel" bir meydan okumayla cevap vermesini edebi bir perspektifle tahlil eder.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ibtidaiyye (başlangıç, kaynak) bildiren harf-i cer olduğunu; talep edilen o olağanüstü mucizenin sözde menşeini (kaynağını) gramatik olarak işaret ettiğini aktarır.

        Rabbihî (رَبِّهِ)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip, efendi, terbiye eden ve besleyen" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ismin sonuna eklenen üçüncü tekil şahıs zamirindeki ("hî" / onun) devasa psikolojik ve edebi yabancılaşmayı deşifre eder. Müşriklerin "Rabbimizden bize bir ayet getirse ya" demek yerine; kasten "Onun Rabbinden" (Rabbihî) diyerek; ilahi otoriteyi kendi üzerlerinde bütünüyle reddettiklerini, Yaratıcıyı sadece Muhammed'in özel/şahsi tanrısıymış gibi alaycı bir dille ötekileştirdiklerini kusursuz bir metinsel estetikle okur.

        E ve lem (أَوَلَمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin başında yer alan soru hemzesi (e/a), atıf harfi (ve) ve mazi olumsuzluk edatının (lem) üst üste bindiği sarsılmaz bir gramatik yapı olduğunu belirtir. Bu kalıbın, müşriklerin körce taleplerine karşı ilahi aklın verdiği o şaşkınlık, kınama ve "istifham-ı inkârî" (inkar edilemez gerçekleri yüzlerine vurma) vurgusunu metne mühürlediğini aktarır.

        Te'tihim (تَأْتِهِمْ)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak, apaçık ortaya çıkmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin sonundaki üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("him" / onlara); müşriklerin "bize gelsin" (ye'tînâ) küstahlığına karşı ilahi iradenin "Zaten o onlara çoktan geldi / bizzat onlara ulaştı" şeklinde mutlak bir karşılık vererek onların iddialarını temelden çürüttüğünü kaydeder.

        Beyyinetu (بَيِّنَةُ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün asli anlamının "iki şeyin birbirinden ayrılması, gizliliğin ortadan kalkması, apaçık olmak ve netleşmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kelimesinin sıradan bir delil değil; hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan bıçak gibi keserek ayıran, zihinde hiçbir şüpheye, bahaneye ve karanlığa yer bırakmayan "mutlak ve aydınlık argüman" olduğunu detaylandırır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi estetiği çözümler. Müşriklerin duyuları felç edecek sihirli bir "ayet" istemesine karşılık, Kur'an'ın onlara aklı inşa edecek, zihni aydınlatacak bir "beyyine" (apaçık bilgi/burhan) sunduğunu belirtir. İlahi hakikatin şatafatlı bir gösteriyle değil; ancak derin bir entelektüel şuurla kavranabilecek bir "aydınlık/beyyine" meselesi olduğunu estetik bir dille analiz eder.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, akılsız varlıklar/nesneler/kavramlar için kullanılan ism-i mevsul (şey, -dığı, o şey ki) edatı olduğunu; kendisinden sonra gelen cümlenin içeriğini, önceki "beyyine" (açık delil) kelimesinin merkezine bağladığını gramatik olarak aktarır.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zarfiyet bildiren harf-i cer olduğunu; o apaçık aydınlığın (beyyinenin) rastgele boşlukta veya sözlü bir efsanede değil, bizzat tarihi ve sarsılmaz bir metnin "tam içinde, satır aralarında" gömülü olduğunu belirlediğini aktarır.

        Es-Suhufi (الصُّحُفِ)

        İbn Fâris, s-h-f kökünün "yaymak, genişletmek, bir şeyi açmak ve üzerine yazı yazılan düz satıh/sayfa" anlamlarına geldiğini belirtir. "Sahîfe" kelimesinin çoğuludur.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu kelimenin filolojik kökenlerini tartışır. Kelimenin Güney Arabistan (Epigrafik Güney Arapçası) veya Habeş (Etiyopça) kökenli olabileceğini belirterek, Ortadoğu lügatinde bütünüyle "yazıya geçirilmiş kutsal metinleri, ilahi fermanları ve otoriter dini sayfaları" temsil ettiğini doğrular.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu kelime üzerinden kurduğu o devasa "metinlerarası" (intertextual) köprüye ve teolojik savunmaya odaklanır. Kur'an'ın kendi meşruiyetini gökten inen altınlara veya dağları yürüten sihirbazlıklara (müşriklerin ayet talebine) değil; bütünüyle kendisinden önceki monoteistik (Tevrat, İncil, İbrahim'in sayfaları) kutsal metinlerin (Suhuf) teolojik tutarlılığına ve tarihsel bütünlüğüne dayandırdığını analiz eder. Gerçek mucizenin, bu tarihsel metinlerin onaylanması olduğunu belirtir.

        El-Ûlâ (الْأُولَىٰ)

        İbn Fâris, e-v-l kökünün "önce gelen, başlangıç, geçmiş zaman, eskilik ve ilk" anlamlarına geldiğini belirtir. "Suhuf" kelimesinin sıfatıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu sıfatın sosyo-teolojik ağırlığını irdeler. "Önceki sayfalar" (es-suhufu'l-ûlâ) vurgusunun; ilahi hakikatin insanlığa sonradan uydurulmuş yepyeni bir bid'at olmadığını, bizzat insanlık tarihinin başlangıcından beri peygamberler silsilesiyle akıp gelen, zamanın testinden geçmiş o kadim ve devasa "tevhid mirası" olduğunu belirtir. İnkarcıların gözleri önündeki bu "kadim ve tarihsel bilgi sürekliliğini" görmezden gelip anlık mucizeler beklemelerinin, varoluşsal ve entelektüel bir iflas (körlük) olduğunu sarsıcı bir perspektifle vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X