وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 124. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: zikir, kıyamet, taha suresi, taha 124, sıkıntı, taha suresi 124. ayet, körlük, inkar, gün
-
124. “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz”
125. “O der ki: ‘Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim.’”
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Âyette geçen “dank” (ضنكا) şiddet ve sıkıntı demektir. Müfessirler “sıkıntılı hayaf”ın ne demek olduğu noktasında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bu beyanı şöyle anlayıp açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse dünya zâhiren geniş olsa bile burada mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar infak ederler ancak harcamalarına herhangi bir karşılık verileceğine ve onun bir mükâfatı olduğuna inanmazlar. Dünyanın sürüp gideceğini düşünürler. Bu düşünce de infakı artırmalarına engel olur. Çünkü ellerindeki malların bitip tükeneceğinden ve kendilerinin öylece kalacaklarından korkarlar. Bunun sebebi yukarıda da belirttiğimiz gibi yaptıkları harcamaya herhangi bir karşılık ve bedel verileceğine inanmadıkları gibi bunun bir neticesinin olacağını da düşünmezler. Bu açıklamaya göre sözü edilen darlık budur. Bazıları ise âyeti şöyle açıklamışlardır: Kim de beni anmaktan yüz çevirirse mutlaka sıkıntılı bir hayatı olacaktır. Çünkü onlar kendilerine verilen mal ve nimetlerle Rab’lerine karşı gelirler. Zira onlar ellerindeki (malı) genişliği günahta kullanırlar. İşte bu yüzden Allah Teâlâ onların bundan yararlanmadıklarını belirtmektedir. Nitekim kulaklarını, gözlerini ve dillerini mâsiyette kullandıkları için Cenâb-ı Hak benzer şekilde bu organları bulunduğu halde olmadığını vurgulamaktadır. Bunun sebebi, söz konusu organların itaat alanında menfaatlerinin gitmiş olmasıdır. Bazıları da âyette sözü edilen sıkıntılı hayatın kabir azabı çekenler için söz konusu olduğunu söylemişlerdir. Fakat kabirde olan bir kişi için hayatının olduğu söylenemez ki bu “sıkıntılı” olmakla nitelensin. Kabir azabının nasıl olacağını bilmek, bu konuda yapılmış rivayete dayanır. Bu konuda sahih bir rivayet olursa o esas alınır. Yoksa kabir azabı konusunu tartışmayı terketmek daha evlâdır. Bazıları “Zincirlerle sımsıkı bağlı olarak onun dar bir yerine atıhnca” beyanında anlatıldığı üzere sözü edilen darlığın -en doğrusunu Allah bilir ya- âhirette söz konusu olduğunu söylemişlerdir.
Ve onu kıyâmet günü kör olarak haşrederiz. Bazıları bu beyanı şöyle açıklamıştır: Onu dinin delillerini bilmez bir şekilde haşredeceğiz. Fakat onun dünyada ne zaman delilleri oldu ki âhirette onları göremeyen ve bilmeyen bir kör olsun. Bazıları da Ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz meâlindeki beyanda geçen körlüğü gerçek anlamda körlük olarak anlamışlardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”. Tefsirini yaptığımız âyetteki körlük göz körlüğüdür. Bu açıklama daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir.
Mücâhid bu beyanın devamını şöyle tefsir etmiştir; O der ki: Ey Rabbim! beni benim bir delilim olmadan niçin kör olarak haşrettin? Halbuki ben dünyada daha önce gören biriydim. Fakat bizce en uygunu söz konusu körlüğü, belirttiğimiz gibi göz körlüğü olarak anlamaktır. Zira kâfirin dünyada (gerçek mânada) bir delili yoktur ki Ben dünyada gören biri idim desin.
Söz konusu körlüğün zamanı konusunda farklı görüşler üeri sürülmüştür. Bazıları, hesaba çekilme sona erip cehenneme sevkedildikten sonra -cehennemden Allah’a sığınırız- kör olacaklar derken, bazıları böyle olmayacağım, fakat kabirlerinden dirilip mahşerde kör olarak toplanacaklarını söylemişlerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve men (وَمَنْ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde m-n harflerinden oluşan bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul ve şart edatı (kim, her kim) olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf harfi (vav) ve şart edatının (men) birleşimiyle cümlenin "umum" (genellik ve evrensellik) bildirdiğini aktarır. Az sonra ifade edilecek olan ontolojik yasanın ve varoluşsal sonucun, belirli bir döneme veya kişiye değil; bu eylemi gerçekleştiren istisnasız herkese uygulanacağını gramatik bir mühürle sabitler.
A'rada (أَعْرَضَ)
İbn Fâris, a-r-d kökünün asli anlamının "genişlik, bir şeyin eni, yan taraf, ortaya çıkmak ve yüz çevirmek" olduğunu belirtir. İf'âl babında (i'râz) kullanıldığında, bir şeye doğrudan bakmaktan vazgeçip ona yanını/sırtını dönmek ve ondan kasten uzaklaşmak manasına geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "i'râz" eyleminin, yönelmenin ve kabul etmenin (ikbâl) tam zıttı olduğunu ifade eder. Bu eylemin sıradan bir unutkanlık veya görmeme hali değil; kişinin hakikati fark etmesine rağmen, kibri, arzuları veya inatçılığı sebebiyle zihnen ve kalben o hakikati yok sayarak başka bir yöne kasten sapması olduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve psikolojik boyutuna odaklanır. "İ'râz" eyleminin, insanın ilahi mesajı anlamamasından değil; o mesajın kendi dünyevi çıkarlarına, statüsüne veya konfor alanına müdahale etmesinden duyduğu rahatsızlıkla "bilinçli bir şekilde mesaja sırtını dönmesi ve onu gündeminden çıkarması" olduğunu sosyolojik bir dille analiz eder.
An zikrî (عَن ذِكْرِي)
İbn Fâris, z-k-r kökünün "hatırlamak, anmak, zihinde canlı tutmak, unutmanın (nisyanın) zıttı ve şeref" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "an" edatı, ayrılmanın ve yüz çevirmenin doğrudan bu kaynaktan olduğunu sabitler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve bilgi felsefesinde "zikir" kavramının ontolojik derinliğini irdeler. Bir önceki ayette verilen "hidayet" (rehberlik) ile bu ayetteki "zikir" kelimesinin eşanlamlı kullanıldığını belirtir. Zikrin sadece dille yapılan ritüelik bir tekrar olmadığını; insanın fıtratındaki o ezeli ve ilahi hakikati uyanık tutan mutlak bir "varoluşsal hatırlayış" şuurunu temsil ettiğini; bu şuurdan yüz çevirmenin (i'râz) ise insanın kendi varlık temeline ihanet etmesi (ontolojik amnezi) olduğunu felsefi bir dille analiz eder.
Fe inne (فَإِنَّ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, şartın cevabını ve kesin sonucunu bağlayan atıf harfi (fe) ile cümlenin başına gelerek tahkik (mutlak kesinlik) bildiren "inne" edatının birleşimi olduğunu aktarır. Hatırlayıştan (zikirden) kaçışın bedelinin, şüphe götürmez ve kaçınılmaz bir varoluşsal yasa olarak anında devreye gireceğini gramatik olarak sabitler.
Lehu (لَهُ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" edatının üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hu" / onun için, ona ait) birleştiğini ifade eder. Ontolojik daralmanın ve cezanın başkasına değil, doğrudan doğruya o yüz çeviren fâilin kendi şahsına, ruhuna ve kaderine kilitlendiğini belirtir.
Maîşeten (مَعِيشَةً)
İbn Fâris, a-y-ş kökünün "hayat, yaşayış, canlılık, geçimlik ve yeryüzündeki varlık süreci" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "maîşet" kavramının salt soyut bir hayat/yaşam ("hayât") kavramından farklı olduğunu; insanın fiziksel olarak hayatta kalabilmek için ihtiyaç duyduğu yeme, içme, barınma, ekonomi gibi temel geçim araçlarını ve bu meşakkatli döngüyü ifade ettiğini kaydeder. Nekra (belirsiz) formda gelmesi, bu geçimin belirsizliğini ve niteliğini vurgular.
Dücane Cündioğlu, kavramın felsefi estetiğini ve trajedisini çözümler. Hakikati (zikri) unutan insanın hayatının, ulvi, anlamlı ve aşkın bir yolculuk olmaktan çıkıp; bütünüyle yere yapışık, maddeye bağımlı ve salt biyolojik bir "hayatta kalma/geçim telaşına" (maîşet) indirgendiğini belirtir. İnsanın ontolojik ufkunu kaybetmesinin, onu sadece tüketen ve geçinmeye çalışan mekanik bir canlıya dönüştürdüğünü tahlil eder.
Danken (ضَنكًا)
İbn Fâris, d-n-k kökünün "darlık, sıkıntı, şiddet, zorluk, ferahlığın zıttı ve nefes alamayacak kadar dar bir alan" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dank" kavramının sadece fiziksel ve mekansal bir darlık olmadığını; ruhsal, psikolojik ve ekonomik olarak kişiyi boğan, içinden çıkılmaz, daraltıcı bir sıkıntı ve bunalım hali olduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı sarsıcı psikolojik tezatı ve eskatolojik boyutu irdeler. İlahi rehberlikten (zikirden) yüz çeviren insanın yeryüzünde ne kadar zengin, güçlü veya geniş imkanlara sahip olursa olsun; o "maîşetinin" (hayatının) onun ruhuna bütünüyle bir "zindan" (dank) olacağını belirtir. İnsanın ontolojik boşluğunun ve fıtri susuzluğunun hiçbir maddi genişlikle doldurulamayacağını, aksine madde arttıkça ruhun "daralacağını, boğulacağını ve sıkışacağını" kozmolojik ve felsefi bir dille analiz eder.
Ve nahşuruhu (وَنَحْشُرُهُ)
İbn Fâris, h-ş-r kökünün "bir topluluğu bulunduğu yerden zorla çıkarmak, her taraftan toplayıp tek bir merkeze sevk etmek, sıkıştırmak ve daraltmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Muzari (geniş/gelecek zaman) ve birinci çoğul şahıs formundadır.
Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eyleminin sıradan bir toplanma değil, kaçışı olmayan, mutlak bir zorunlulukla ve ilahi bir güçle hesap meydanına (arsat) sürüklenme olduğunu ifade eder. Sonundaki üçüncü tekil şahıs zamiri ("hu" / onu), dünyada yüz çeviren o fâilin mahşerde bizzat ilahi kudretin kıskacında olacağını kaydeder.
Yevme'l-kıyâmeti (يَوْمَ الْقِيَامَةِ)
İbn Fâris, y-v-m (güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman) ve k-v-m (ayağa kalkmak, doğrulmak, dikilmek) köklerinin birleşiminden oluştuğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zaman zarfı ve isim tamlaması olan bu ifadenin; dünyadaki o "dar ve sıkıntılı geçim" (maîşeten danken) evresinin bitip, eylemlerin nihai faturasıyla yüzleşmek üzere ölülerin diriltilip mutlak mahkeme için "ayağa kalkacakları" o kozmik anı gramatik olarak sabitlediğini aktarır.
A'mâ (أَعْمَىٰ)
İbn Fâris, a-m-y kökünün "görme yetisini kaybetmek, körlük, karanlıkta kalmak ve gözün işlevini yitirmesi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Arap dilinde "amâ" kelimesinin iki farklı boyutu olduğunu ifade eder: Birincisi fiziksel göz körlüğü, ikincisi ise aklın ve kalbin hakikati idrak edememe hali (basiret körlüğü). Mahşerdeki bu körlüğün her iki boyutu da kapsayan mutlak bir ışıksızlık ve karanlık hali olduğunu detaylandırır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin cümlenin sonundaki "hâl" (durum zarfı) olarak taşıdığı edebi estetiğe ve muazzam ilahi adalet ironisine dikkat çeker. Dünyadayken kendisine apaçık sunulan ilahi ayetleri ve hakikati inatla "görmezden gelen, onlara kör numarası yapan ve sırtını dönen" (i'râz eden) kişinin; ahirette bu kasti manevi körlüğünün bizzat kendi bedenine mühürlenerek fiziksel ve mutlak bir karanlığa (a'mâ) dönüştürülmesini inceler. İlahi adaletin, kişinin suçunu cezasının biçimi (ceza-i cins-i amel) haline getirmesindeki o kusursuz edebi ve ontolojik tasviri tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla