فَقُلْنَا يَٓا اٰدَمُ اِنَّ هٰذَا عَدُوٌّ لَكَ وَلِزَوْجِكَ فَلَا يُخْرِجَنَّكُمَا مِنَ الْجَنَّةِ فَتَشْقٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 117. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: sürgün, uyarı, taha suresi, taha suresi 117. ayet, şeytan, düşman, taha 117, adem, cennet
-
117. “Bunun üzerine ‘Ey Âdem!’ dedik, ‘Bil ki bu senin de eşinin de düşmanıdır. Sakın sizi cennetten çıkarmasın, yoksa mutluluğunu yitirirsin’!”
Müfessirler burada geçen “şekâ” (شقاء) kelimesinin dinde şekavet, yani dalâlet içinde olmak değil, fakat ruhen yorgunluk ve işte bitkinlik mânasında olduğunu söylemişlerdir.
Yorumu Yorumla
-
Fe kulnâ (فَقُلْنَا)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir. Mazi (geçmiş zaman) birinci çoğul şahıs formundadır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin başındaki "fe" (takip ve sebep) edatının; İblis'in kibrini kusarak secdeyi reddetmesinin (ebâ) hemen ardından, ilahi iradenin gecikmeksizin Adem'e yönelik o çok hayati "uyarıyı" başlattığını gramatik olarak sabitlediğini aktarır.
Yâ (يَا)
İbn Fâris, Arap dilinde muhatabın dikkatini toplamak ve onu doğrudan hedefe koymak için kullanılan temel nida (seslenme) edatı olduğunu belirtir.
Âdemu (آدَمُ)
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde ismin etimolojik haritasını çıkararak; İbranice "adamah" (kızıl toprak) kelimesiyle olan sarsılmaz bağını filolojik kanıtlarıyla sunar. İsmin, insanın yeryüzü (madde) ile olan ontolojik bağını temsil ettiğini doğrular.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın yaratılış kıssasındaki teolojik pedagojiye dikkat çeker. İlahi makamın, daha yaratılışının ve halifeliğinin ilk anlarında, henüz hiçbir tecrübesi olmayan Adem'e adıyla (Yâ Adem) nida ederek; onu doğrudan bir krizle, düşmanla ve imtihanla yüzleştirmesinin, insanın yeryüzü serüveninin bütünüyle bir "çatışma ve uyanıklık" (diyalektik) üzerine kurulacağını gösterdiğini analiz eder.
İnne (إِنَّ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin başına gelerek "tahkik ve tekit" (mutlak şüphesizlik ve pekiştirme) bildiren bu edatın; az sonra işaret edilecek olan düşmanlığın geçici bir heves veya basit bir anlaşmazlık olmadığını, bütünüyle kalıcı ve ontolojik bir tehlike olduğunu gramatik bir mühürle sabitlediğini aktarır.
Hâzâ (هَٰذَا)
İbn Fâris, muhataba yakın olan, bizzat orada bulunan ve gözle görülen bir şeyi/kimseyi işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (bu) olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı sahneleme (teşhis) estetiğine odaklanır. "Bu" (hâzâ) işaret zamirinin, İblis'in o an Adem'in hemen karşısında durduğunu, düşmanın hayali veya soyut bir kavram değil; kibrinden ötürü secde etmeyip orada dikilen son derece somut ve teşhis edilebilir bir "fâil" olduğunu sosyolojik bir dille vurgular.
Aduvvun (عَدُوٌّ)
İbn Fâris, a-d-v kökünün asli anlamının "haddi aşmak, sınırı geçmek, koşmak, zulmetmek ve dostluğun zıttı olan husumet" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "adavet" (düşmanlık) kavramının kalplerin ve durumların birbirine bütünüyle zıt ve uyumsuz olması hali olduğunu ifade eder. İblis'in Adem'e düşmanlığının pasif bir sevgisizlik değil; a-d-v kökünün barındırdığı "saldırganlık ve sınırı kasten ihlal etme" dürtüsüyle aktif, yıkıcı ve sürekli bir taarruz hali olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu kavramın ontolojik ağırlığını irdeler. Adem'e İblis'in "düşman" (aduvv) olarak tanıtılmasının, varlık sahnesindeki "iyi-kötü, tevhid-şirk, itaat-kibir" şeklindeki ahlaki düalizmin (ikiliğin) ilk ve en büyük ilanı olduğunu belirtir. İnsanın varoluşsal kimliğini ancak bu düşmana karşı alacağı tavırla (direnişle) inşa edebileceğini felsefi bir dille analiz eder.
Leke (لَكَ)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" edatının ikinci tekil şahıs zamiriyle ("ke" / sana) birleştiğini ifade eder. İblis'in kibrinin ve nefretinin asıl ve birincil hedefinin doğrudan doğruya Adem'in şahsı (ve onun temsil ettiği insanlık onuru) olduğunu belirtir.
Ve lizevcike (وَلِزَوْجِكَ)
İbn Fâris, z-v-c kökünün "tek olan bir şeyin yanına gelerek onu çift yapan, tamamlayan, eş" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramının birbirini dengeleyen ve ayrılmaz bir bütünlük oluşturan iki parçadan her birini ifade ettiğini kaydeder. Düşmanlık hedefinin sadece Adem ile sınırlı kalmayıp "eşini" de (Havva'yı) kapsamasıyla, şeytani saldırının insanın ailevi, fıtri ve bedensel bütünlüğüne (insan neslinin tamamına) yönelik kuşatıcı bir tehdit olduğunu detaylandırır.
Fe lâ (فَلَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sebep-sonuç bildiren atıf harfi (fe) ve nehiy (yasaklama/sakındırma) edatının (lâ) birleşimiyle; "Madem ki bu sizin düşmanınızdır, o halde kesinlikle buna izin vermeyin / sakın sizi düşürmesin" şeklinde teyakkuz bildiren gramatik bir kalkan işlevi gördüğünü aktarır.
Yuhricennekumâ (يُخْرِجَنَّكُمَا)
İbn Fâris, h-r-c kökünün "bir mekandan, durumdan veya darlıktan dışarı çıkmak, ayrılmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'al babında (ihrâc), birini bulunduğu yerden "zorla, hileyle veya müdahaleyle çıkarmak" eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin sonundaki şeddeli pekiştirme nûnu (nûn-ı müşeddede / muhakkak çıkarsın) ve tesniye (ikil) zamiriyle ("kumâ" / ikinizi) barındırdığı şiddete dikkat çeker. İblis'in bu ihracı (sürgünü) gerçekleştirmek için bütün gücünü, kurnazlığını ve vesvesesini sonuna kadar kullanacağını bildiren mutlak bir tehlike uyarısı olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin fâilinin (öznesinin) İblis olarak konumlandırılmasındaki sosyo-psikolojik derinliğe odaklanır. Allah'ın "Ben sizi çıkarırım" demek yerine "Sakın o sizi çıkarmasın" demesinin; insanın kendi ahlaki düşüşünün ve cennetten (huzurdan) mahrum kalmasının faturasını ilahi kadere değil, bizzat İblis'in manipülasyonlarına kanan "kendi iradesinin zafiyetine" kesmesi gerektiğini vurgulayan muazzam bir sorumluluk (irade) bilinci olduğunu analiz eder.
Mine'l-cenneti (مِنَ الْجَنَّةِ)
İbn Fâris, c-n-n kökünün asli anlamının "bir şeyi örtmek, gizlemek, dış etkenlerden korumak ve sarmak" olduğunu belirtir. Ağaçlarının sıklığından dolayı toprağı örten, gölgelik ve korunaklı bahçelere bu kökten ötürü "cennet" denildiğini kaydeder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin kökenlerini tartışarak, Aramice ve Süryanice "gantâ / gannathâ" (kutsal bahçe/koru) kelimeleriyle olan kadim ve litürjik etkileşimini filolojik verilerle sunar.
Dücane Cündioğlu, "Cennet" kavramının buradaki ontolojik estetiğini çözümler. Kelimenin sadece meyvelerin olduğu fiziksel bir bahçeyi değil; insanın fıtratındaki o ilk saflığı, hiçbir kaygının, açlığın, çıplaklığın veya yorgunluğun olmadığı "mutlak korunmuşluk ve ilahi şefkat" (örtülme) durumunu temsil ettiğini belirtir. Sürgünün asıl dehşetinin bu ontolojik konfordan (huzurdan) koparılmak olduğunu estetik bir tahlille okur.
Fe teşkâ (فَتَشْقَىٰ)
İbn Fâris, ş-k-y kökünün "mutluluğun, huzurun ve saadetin zıttı; bedensel yorgunluk, eziyet çekmek, zorluklarla boğuşmak ve bedbaht olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şekavet" kavramının yeryüzünde hayatta kalabilmek için verilen o ağır, yıpratıcı ve meşakkatli varoluş mücadelesi (dünya hayatının doğası) olduğunu kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik formundaki o muazzam, eşsiz ve sarsıcı edebi inceliği deşifre eder. Ayet boyunca İblis'in saldırısı ve cennetten çıkarılma eylemi tesniye (ikil) zamiriyle ("ikinizin düşmanı", "ikiniz için", "sakın ikinizi çıkarmasın") ifade edilmişken; cümlenin sonundaki ceza/yorgunluk fiilinin aniden tekil kalıba ("teşkâ" / sen bedbaht olursun, sen yorulursun) dönmesine dikkat çeker. Cennetten ihraç edilecek olan hem erkek hem de kadın olmasına rağmen; yeryüzünün o acımasız şartlarında düzeni kurma, geçimi sağlama, fiziksel gücü yüklenme ve meşakkatin (şekavetin) asıl ağırlığını omuzlama görevinin bütünüyle erkeğin (Adem'in) doğasına mühürlendiğini gösteren kusursuz bir metinsel ve sosyolojik estetik olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla