Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 110. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 110. Ayet

    يَعْلَمُ مَا بَيْنَ اَيْد۪يهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلَا يُح۪يطُونَ بِه۪ عِلْماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ya’lemu mâ beyne eydîhim vemâ ḣalfehum velâ yuhîtûne bihi ‘ilmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onların önlerinde ve arkalarında olanı O bilir. Onların bilgisi ise O’nu kuşatamaz.”

      Onların önlerinde ve arkalarında olanı O bilir. Onların önlerinde olan meâlindeki beyanın, önden gönderdikleri ameller, arkalarında olan tabirinin de kendilerinden sonra geride ve arkada bıraktıkları anlamına gelmesi muhtemeldir. Ya da önlerinde olan meâlindeki beyan belirtilerek bununla kinâye yoluyla hayırlar da kastedilmiş olabilir. Buna göre bu beyanın anlamı şöyle olur: O, yaptıkları hayırları, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir. Ön ve arka kelimeleriyle bütün durumlarının kastedilmiş olması da mümkündür. Yani Allah onların bütün durumlarını ve yaptıkları her şeyi bilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: Asılsız bir şeyin ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilir. O, hikmet sahibi, övgüye lâyık olan Allah katından indirilmiştir. Bu son beyanda belirtilen husus asılsız bir şeyin ona asla yaklaşamayacağıdır. Çünkü Kur an açısından ön ve arka kavramı söz konusu değildir. Fakat kastedilen anlam belirttiğimiz gibidir. Netice olarak yukarıdaki beyan da aynen böyledir, kastedilen “ön” ve “arka” değildir. Fakat söylenmek istenen Allah Teâlanın bilgisinin onları kuşattığıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Onların bilgisi ise O’nu kuşatamaz. Bu beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Onların bilgisi Allah Teâlâ’yı kuşatamaz. Fakat ancak yarattığı mevcûdâtın O nun varlığına işaret eden delillerin gösterdiği kadarıyla bilebilirler. Çünkü insanlar Rab’lerini ancak O nun yarattığı varlıkların kendisine işaret eden ve buna şahitlik yapan aklî bilgilerle bilirler. Bir şeyi bilgi ile kuşatmak, ancak onu tam olarak tanımanın yolu olan duyularla algılanırsa mümkündür. Buna karşılık bir şeyi tanımanın yolu akıl yürütme olursa onu bilgi ile kuşatmak mümkün olmaz. Bilgi ile kuşatmanın ikinci mânası O nun ilmini kuşatamazsmız demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “O nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- kimse bilgisi içine sığdıramaz”, “Gaybı O bilir, gizlisini kimseye açmaz, ancak elçi olarak seçtiği başka”.

      Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Onların önlerinde âhiretle ilgili hususları ve arkalarında olanı, yani dünya işlerini O bilir. Onların, yani meleklerin bilgisi ise O’nu kuşatamaz. Bu durumda Cenâb-ı Hak, melekler O nun kelâmından ancak kendilerine öğrettiğini bilirler, demiş olmaktadır. Eğer bilgi ile Allah Teâlayı kuşatma sırf melekler için söz konusu olursa O, arkalarında bıraktıkları kötülükleri ve kulak ardına attıkları şeyleri bilir diye tevil etmemiz ihtimal dâhilinde olmaz. Çünkü melekler Allah’a itaat etmektedirler ve O’na bir an bile isyan etmezler. Âyet-i kerîme burada beUrttiklerimizin dışında başka tevillere de muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde a-l-m kökünün "bir şeyin izini sürmek, hakikatini kavramak, cehaletin ve karanlığın zıttı olarak kesin bilgi sahibi olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta fiilin muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda gelmesine dikkat çeker. İnsan bilgisinin parçacı, sonradan kazanılan ve unutulmaya mahkum bir süreç olduğunu; ancak Allah'ın ilminin (ya'lemu) hiçbir zamansal sınıra tabi olmaksızın, bütün mevcudatı anlık, kesintisiz, ebedi ve aktif bir bilme haliyle bütünüyle kuşattığını ifade eder.

        Mâ (مَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cansız varlıklar, durumlar ve olaylar için kullanılan bu ism-i mevsulün (bağlacın) cümleye "umum" (genellik) kattığını aktarır. İlahi ilmin sadece belirli, büyük ve önemli olayları değil; zerrelerden galaksilere, fısıltılardan niyetlere kadar istisnasız "her şeyi" kapsadığını gramatik olarak sabitler.

        Beyne (بَيْنَ)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "iki şeyin ortası, aralık, ayrılık ve mesafe" anlamlarına geldiğini belirtir. Burada zaman ve mekan bildiren bir zarf olarak kullanılmıştır.

        Eydîhim (أَيْدِيهِمْ)

        İbn Fâris, y-d-y kökünün asli anlamının "el, güç, nimet ve ön taraf" olduğunu belirtir. İnsan bedeni için kullanıldığında elleri ifade ederken, mecaz olarak kişinin gücünün yettiği ve yöneldiği alanı kapsadığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ellerinin arası" (beyne eydîhim) ifadesinin Arap belagatinde kinayeli bir kullanım olduğunu belirtir. Bu tamlamanın, kişinin doğrudan gözünün önünde duran, bizzat tecrübe ettiği, anlık olarak yaşadığı veya yönelmekte olduğu "geleceği ve şimdiki zamanı" ifade ettiğini detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve varlık felsefesinde bu kavramın ontolojik derinliğini irdeler. İnsanın henüz ulaşmadığı, korktuğu, planladığı veya hayal ettiği o meçhul ve karanlık "istikbal ufkunun" (önlerinin); ilahi makam için bütünüyle şeffaf, yaşanmış ve "bilinen" mutlak bir şimdiki zaman/huzur olduğunu analiz eder. Zamanın insan için bir perde, Allah için ise saydam bir zemin olduğunu vurgular.

        Ve mâ (وَمَا)

        İbn Fâris, atıf harfi (vav) ve genellik bildiren ism-i mevsulün (mâ) birleşimiyle, bilginin kuşattığı ikinci ve bütünüyle zıt bir varoluş alanına/zaman dilimine geçildiğini ifade eder.

        Halfehum (خَلْفَهُمْ)

        İbn Fâris, h-l-f kökünün "bir şeyin arkası, geride kalan, geçmiş ve arka taraf" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, zamanın ve mekanın bu düalist (ön ve arka) kurgusundaki felsefi estetiği çözümler. İnsanın arkasında bıraktığı (halfehum) geçmişin, onun için artık müdahale edilemez, sisli, yitirilmiş ve silinmeye yüz tutmuş bir hafıza iken; Allah için bu geçmişin, tıpkı gelecek gibi aynı parlaklıkta, "şimdi ve burada" olduğunu tahlil eder. İnsanın üç boyuta ve zamana sıkışmış o dar algısıyla, ilahi ilmin boyutsuzluğu arasındaki o devasa ontolojik farkı estetik bir dille vurgular.

        Ve lâ yuhîtûne (وَلَا يُحِيطُونَ)

        İbn Fâris, h-v-t kökünün "bir şeyi her taraftan sarmak, korumak, kuşatmak, duvarla çevirmek ve içine almak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "lâ" edatıyla, bu eylemin bütünüyle imkansız kılındığı kesin bir olumsuzluk bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihata" eyleminin sadece yüzeysel bir temas veya kısmi bir bilgi olmadığını; bir nesnenin başlangıcını, sonunu, içini, dışını ve hakikatini hiçbir eksik bırakmadan kapsayan "mutlak, nüfuz edici ve çepeçevre sarıcı bir idrak" olduğunu kaydeder. Mahlukatın bu mutlak idrakten bütünüyle mahrum olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin sonundaki çoğul formunun ("yuhîtûn" / onlar kuşatamazlar) mahşer günündeki o devasa kalabalığa (insanlara, meleklere ve hatta şefaat yetkisi verilen peygamberlere) yönelik genel ve mutlak bir acziyet ilanı olduğunu belirtir. Yaratılmışların ilminin daima parçacı (cüz'i), sınırlı ve bir perspektife dayalı olduğunu; eşyanın hakikatini, zamanın bütünselliğini veya ilahi zatı bütünüyle kuşatmasının (ihata etmesinin) varoluşsal olarak imkansız olduğunu kozmolojik bir perspektifle analiz eder.

        Bihî (بِهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, harf-i cer (bâ) ve üçüncü tekil şahıs zamirinin ("hî" / O'nu, O'na dair) birleşiminden oluştuğunu aktarır. Bu zamirin doğrudan Allah'ın zatına ve ilmine dönebileceği gibi, az önce bahsedilen o karmaşık geçmiş ve geleceğe de (zamanın bütününe) dönebileceğini; her halükarda insanın idrak sınırlarının o mutlak bilgi/zat karşısında aciz kaldığını gramatik olarak sabitler.

        Ilmâ (عِلْمًا)

        İbn Fâris, a-l-m kökünün "kesin bilgi, cehaletin zıttı ve idrak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin cümlede "temyiz" (açıklayıcı nesne/zarf) olarak en sona yerleştirilmesinin barındırdığı edebi derinliğe ve sarsıcı finale dikkat çeker. "Onlar O'nu kuşatamazlar" dedikten sonra, bunun fiziksel bir kuşatamama (görme/dokunma acziyeti) ile sınırlı kalmayıp; "bilgi bakımından / ilimce" (ılmâ) denilerek zihinsel ve rasyonel boyutla da mühürlenmesini irdeler. İnsanın yeryüzündeki en büyük kibrinin (bilim, felsefe ve aklın mutlaklığına duyduğu inancın), bizzat ilahi ihata karşısında kendi sınırlarına çarpıp parçalandığını gösteren kusursuz bir metinsel estetik olduğunu tahlil eder. İnsanın hakikati ancak Allah'ın müsaade ettiği (bildirdiği) kadarıyla bilebileceğini, mutlak ihatanın sadece Yaradan'a ait olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X