يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 109. Ayet
Daralt
X
-
“O gün Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz.”
O gün Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz. Şefaatin fayda vermemesi, iki türlü açıklanabilir. Birincisi: O gün şefaatin bir yararının olmaması, onların şefaatçileri olmayacağından kaynaklanmayacaktır. Fakat ancak Rahmâhm şefaat etmesine izin verdiği ve şefaat sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna kendilerine şefaat edecek hiçbir kimse bulunmayacaktır. Çünkü o gün şefaat etmesine izin verilmesi şöyle dursun ancak Rahmân'ın izin verdiği kimseler konuşabilecektir. Nitekim bu husus bir âyette meâlen şöyle açıklanır: “Ruh ve meleklerin saf saf olup durduğu o gün, Rahmân’ın izin verdiklerinden başkası konuşamayacak; konuşan da doğruyu söyleyecektir”. İkincisi; O gün şefaat sadece [Rahmân’ın] şefaate hak kazanmaya muvaffak kıldığı, sözünden hoşnut olduğu ve bunu isteyen -istemek kelime-i şehadeti söylemek ve tevhit inancı üzere olmakla olur- kimseler hariç, bir yararı olmayacaktır. Bu iki tevilden biri şefaat edeceklerle ilgilidir. Buna göre Allah’ın izni ve konuşmaya, yani şefaat konuşmasına izin vermesi olmadan kimse kimseye şefaat edemeyecektir. İkincisi ise şefaat edilecek kimselerle ilgilidir. Buna göre de Rahmân'ın dünyada tevhide ve içtenlikle şehadet kelimesini benimsemeye muvaffak kıldıkları hariç kimse kimsenin şefaatine erişmeye lâyık olamayacaktır. En doğrusunu Allah bilir.
Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: O gün Rahmân’ın şefaatine izin verdiği ve dünyada gerçek bir müslüman ve mümin olarak lâ ilâhe illallah sözünden hoşnut olduğu kimseler müstesna şefaatin bir yararı olmaz. Allah böyle bir kişiden razı olur ve böylelerine şefaat edilir. Bunların dışındakilere ise şefaat edilmez. Daha önce söylediğimiz de aynı açıklamadır.
Yorumu Yorumla
-
Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde y-v-m (gün) ve i-z (zaman bildiren zarf) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu; "işte o gün, o vakit geldiğinde" anlamını taşıdığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zaman zarfı (mefulün fih) olan bu kelimenin, bir önceki ayette tasvir edilen o mutlak kozmik sessizliğin ve boyun eğişin (huşû) hemen ardından başlayacak olan o spesifik yargılama evresine (şefaat anına) zamanı sabitlediğini aktarır.
Lâ tenfeu (لَّا تَنفَعُ)
İbn Fâris, n-f-a kökünün "zararın zıttı, iyilik, bir ihtiyacı gidermek, fayda sağlamak ve işe yaramak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "lâ" edatı eylemi bütünüyle olumsuzlar.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "nef'" kavramının insanın eksikliğini gideren ve onu kurtaran işlevsel bir fayda olduğunu ifade eder. Cümledeki olumsuzluğun, mahşer gününde dünyevi hiçbir statünün, gücün veya torpilin işe yaramayacağı, ontolojik bir "fonksiyonsuzluk/faydasızlık" halini bildirdiğini kaydeder.
Eş-Şefâatu (الشَّفَاعَةُ)
İbn Fâris, ş-f-a kökünün asli anlamının "tek olanı çift yapmak (şef'), bir şeyi diğerine ekleyerek onu güçlendirmek ve desteklemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "şefaat" kavramının, güçlü ve makam sahibi birinin, zayıf ve düşkün birinin yanına katılarak (onu çiftleyerek/destekleyerek) onu kurtarması veya statüsünü yükseltmesi olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik semantiğinde bu kavramın putperest aklı nasıl yıktığını irdeler. Müşriklerin zihninde meleklerin veya sahte ilahların, mutlak Yaratıcı'ya karşı "koşulsuz ve baskı kurabilen şefaatçiler" (aracılar) olarak kodlandığını belirtir. Kur'an'ın bu ayetle o pagan güvenlik ağını (otomatik kurtuluş inancını) kökünden kazıyarak; şefaati bağımsız bir güç olmaktan çıkarıp bütünüyle Allah'ın iznine bağladığını felsefi bir dille analiz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik arka planına odaklanır. Mekke aristokrasisinin dünyevi işlerini kabile bağları, kayırmacılık (nepotizm) ve aracılar (şefaatçiler) üzerinden yürüttüğünü ve bu bozuk sosyolojik sistemi ahirete de yansıttıklarını kaydeder. Ayetin, ilahi mahkemede bu dünyevi "aracılık/komisyonculuk" kurumunun bütünüyle çökeceğini ve iptal edileceğini gösteren sosyo-teolojik bir darbe olduğunu vurgular.
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, istisna edatı olan bu kelimenin, "Şefaat asla fayda vermez" şeklindeki o mutlak, dehşet verici ve umutsuz inkar cümlesini (lâ tenfeu) aniden yararak; kurtuluş için tek bir kapı araladığını ve hükmü daraltarak "sadece şu istisnai şarta" (hasr) bağladığını gramatik olarak sabitler.
Men (مَنْ)
İbn Fâris, akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul (kim, o kimse ki) olup, bu iznin rastgele bir gruba değil, ilahi irade tarafından özel olarak seçilmiş, spesifik ve liyakat sahibi bir "fâile" (şefaatçiye veya şefaat edilene) verileceğini ifade eder.
Ezine (أَذِنَ)
İbn Fâris, e-z-n kökünün "kulak vermek, dinlemek, bilmek ve müsaade etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "izin" kavramının bir hakkın gasp edilmesi veya kazanılması değil; mutlak otoritenin (üst makamın), kendi iradesiyle koyduğu bir yasağı yine bütünüyle kendi iradesiyle ve rızasıyla esnetmesi/kaldırması (ruhsat vermesi) olduğunu kaydeder.
Lehu (لَهُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" edatının üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hu" / ona, onun için) birleşerek; iznin mutlak şahsiliğini gramatik olarak belirlediğini aktarır.
Er-Rahmânu (الرَّحْمَٰنُ)
İbn Fâris, r-h-m kökünün "acımak, şefkat göstermek ve korumak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın eskatolojik (Kıyamet) sahnesindeki bu isim tercihinin teolojik derinliğini analiz eder. Şefaatin reddedildiği, korkunun hakim olduğu o mutlak mahkeme anında izni veren makamın "El-Kahhâr" (Kahredici) veya "El-Müntakim" (İntikam Alıcı) değil de "Er-Rahmân" olarak zikredilmesinin sarsıcı olduğunu belirtir. Bu tercihin, şefaatin hukuki bir zorunluluk veya pazarlık değil, bütünüyle ilahi "merhametin (şefkatin) bir yansıması/taşkınlığı" olarak işleyeceğini gösterdiğini tahlil eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin sure içindeki edebi simetrisini çözer. Bir önceki ayette milyarlarca mahlukatın sesinin "Rahman'a boyun eğdiğini ve kısıldığını" (haşaati'l-asvât lir-Rahmân) hatırlatır. Sesleri bütünüyle susturan o mutlak otoritenin de, o sessizlikte konuşmaya izin veren makamın da aynı isim (Rahmân) etrafında kurgulanmasının; o gün yegane failin ve sığınılacak tek kapının O olduğunu gösteren kusursuz bir metinsel estetik olduğunu okur.
Ve radiye (وَرَضِيَ)
İbn Fâris, r-d-y kökünün "hoşnut olmak, sevmek, kabul etmek ve öfkenin (sahat) zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rıza" eyleminin Allah'a nispet edildiğinde; kulun niyetini, liyakatini ve eylemini onaylayarak onu bütünüyle kendi lütfuna ve dostluğuna kabul etmesi olduğunu ifade eder.
Lehu (لَهُ)
İbn Fâris, yönelim edatı olup, rızanın ve hoşnutluğun o izin verilen şahsın doğrudan kendisine kilitlendiğini belirtir.
Kavlen (قَوْلًا)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, söz ve kelam" olduğunu belirtir. Temyiz (açıklayıcı nesne) formunda gelmiştir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin teolojik bir kısıtlama (filtre) işlevi gördüğünü belirtir. İzin verilen kişinin (şefaatçinin) bile o mahkemede istediği her şeyi söyleyemeyeceğini, şahsi duygularıyla veya kayırmacılıkla (torpille) hareket edemeyeceğini vurgular. Edilen o "sözün" (kavl) bizzat kendisinin ilahi adalete, tevhide ve hakikate uygun olması, yani Allah'ın o sözden de "razı olması" gerektiğini analiz eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve akustik estetiği çözümler. Bir önceki ayette milyarlarca varlığın sesinin sadece ürkütücü ve çaresiz bir fısıltıya/mırıltıya (hems) indirgendiğini hatırlatır. O mahşer düzlüğünde, o kozmik sessizliği yırtıp da hakiki ve anlamlı bir "Söz/Kelam" (Kavl) olma onuruna erişebilecek yegane cümlenin; ancak arkasında mutlak Yaratıcı'nın iznini ve rızasını taşıyan cümle olabileceğini; rızasız her sesin ebediyen "fısıltı" olarak kalacağını estetik bir dille tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla