Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 108. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 108. Ayet

    يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ لَا عِوَجَ لَهُۚ وَخَشَعَتِ الْاَصْوَاتُ لِلرَّحْمٰنِ فَلَا تَسْمَعُ اِلَّا هَمْساً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme-iżin yettebi’ûne-ddâ’iye lâ ‘ivece leh(u)(s) veḣaşe’ati-l-asvâtu lirrahmâni felâ tesme’u illâ hemsâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O gün herkes çağrıya uyar; ondan kaçıp kurtulma imkânı yoktur. Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır; artık çok hafif sesler dışında bir şey işitemezsin.”

      O gün herkes çağırıcıya uyar; ondan kaçıp kurtulma ve O’na muhalefet etme imkânı yoktur. O günkü davetçi, dünyadaki çağırıcı gibi değildir. Dünyadaki çağırıcıya kimi itaat eder, kimi etmez ve davetine de icabet etmez. Cenâb-ı Hak onların âhirette hangi halde olurlarsa olsunlar davetçiye uyacaklarını ve ona karşı gelemeyeceklerini haber vermektedir.

      Rahmân’ın heybetinden sesler kısılmıştır (korkuya kapılmıştır.). Sesler korkmaz, fakat sesi çıkaranlar korkuya kapılmışlarsa sesler kısılır ve yumuşar, güven içinde olurlarsa yükselir. Ya da seslerin huşû duyması, onların korku duymasının kinâyeli anlatımı olur. Yani o günün korkunç durumlarından duydukları korkunun şiddetinden zelil olurlar ve korkarlar.

      Artık çok hafif sesler dışında bir şey işitemezsin. Âyetin metninde geçen “el-hems” (الهمس) kelimesinin hemen hemen duyulmayacak derecede gizli konuşma olduğu söylenmiştir. Bu kelimenin ayak sesi ve yürüyüş sesi, yani hareketi anlamına geldiğini söyleyenler de olmuştur.

      [Ebû Avsece] der ki: “Haşeati’l-asvât” (األموات خشعت) sesler sakin oldu anlamına gelirken “el-hems” gizli demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde y-v-m (gün) ve i-z (zaman/an bildiren zarf) kelimelerinin birleşiminden oluştuğunu; "işte o gün, o vakit geldiğinde" anlamını taşıdığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin zaman zarfı (mefulün fih) olarak kullanıldığını ve bir önceki ayette tasvir edilen o devasa kozmik düzleşmenin (dağların savrulmasının) ardından, yepyeni ve dehşet verici bir başka safhanın (toplanma anının) zamanını gramatik olarak sabitlediğini aktarır.

        Yettebiûne (يَتَّبِعُونَ)

        İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin izini sürmek, ardına düşmek, tabi olmak ve peşinden gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İftial babından (ittibâ) ve üçüncü çoğul şahıs muzari formunda gelmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta bu eylemin sıradan bir yürüme olmadığını; iftial babının kattığı anlamla, bütünüyle boyun eğerek, hiçbir itiraz hakkı veya iradesi bulunmaksızın "körü körüne, mutlak bir teslimiyet ve zorunlulukla arkasından sürüklenme" olduğunu detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı sosyolojik ve eskatolojik zıtlığa odaklanır. Dünyadayken hakikatin elçilerine (peygamberlere) uymayı (ittibâ etmeyi) kibirlerine yediremeyen ve kendi yollarını çizen o kitlelerin; mahşer gününde hiçbir direniş gösteremeden, sürü psikolojisiyle ve çaresizce o ilahi sese "tâbi olmak" (yettebiûne) zorunda kalmalarındaki o ontolojik çöküşü sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Ed-Dâiye (الدَّاعِيَ)

        İbn Fâris, d-a-v kökünün "seslenmek, çağırmak, nida etmek ve davet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i fâil (özne) formunda olup başındaki harf-i tarif (el) ile "o bilinen, mutlak ve özel çağırıcıyı/münadiyi" ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, bu "davetçinin" (dâî) mahşer meydanında ölüleri hesap yerine sevk eden melek (İsrafil veya başka bir münadi) olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık felsefesinde bu "çağırıcı" figürünün ontolojik çekim gücünü irdeler. Mahşer gününde yeryüzünün dümdüz (safsaf) olmasının ardından; milyarlarca dirilmiş varlığın hiçbir rehber veya işaret tabelası olmadan sadece ve bütünüyle soyut bir "Sese / Çağırıcıya" (dâî) kilitlenerek o sese doğru akmalarının, ilahi kelamın madde üzerindeki mutlak ve karşı konulmaz manyetik otoritesini temsil ettiğini felsefi bir dille analiz eder.

        Lâ (لَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cinsini nefyeden (mutlak olumsuzluk bildiren) bir edat olduğunu; az sonra gelecek olan kavramı bütünüyle, sıfır ihtimal bırakacak şekilde yok saydığını gramatik olarak aktarır.

        Ivece (عِوَجَ)

        İbn Fâris, a-v-c kökünün "doğruluğun ve istikametin zıttı; eğrilik, bükülme, kıvrım, meyil ve sapma" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ıvec" kelimesinin esreli okunduğunda gözle görülmeyen manevi veya duyusal sapmaları (sesteki veya dindeki eğriliği) ifade ettiğini hatırlatır. Mahşerdeki bu "ıvecin olmaması" durumunun, davetçinin sesinin hiçbir engele çarpmadan, hiçbir yankı veya kırılma yaşamadan "doğrudan, dümdüz ve eksiksiz bir şekilde" her bir varlığın zihnine/kulağına ulaşması olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, "Seste eğriliğin/sapmanın olmaması" (lâ ıvece) tamlamasındaki edebi ve felsefi estetiği çözümler. Bir önceki ayette yeryüzünün fiziki olarak bütünüyle düzleştiği (hiçbir çukurun kalmadığı) belirtilmişken; burada bu fiziki düzlüğün "işitsel ve akustik bir düzlüğe" dönüştüğünü tahlil eder. Coğrafyada pürüz olmadığı gibi, o ilahi seste de sağa sola sapma (ıvec) olmadığını; hakikatin o gün bütün mahlukatı mutlak bir "doğrusallıkla" vuracağını estetik bir dille analiz eder.

        Lehû (لَهُ)

        İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" edatının üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hû" / ona) birleştiğini ifade eder. Sesteki o kusursuz doğruluğun, doğrudan o "çağırıcıya" (dâî) ait sarsılmaz bir vasıf olduğunu belirtir.

        Ve haşaati (وَخَشَعَتِ)

        İbn Fâris, h-ş-a kökünün "boyun eğmek, alçalmak, sükunete bürünmek, korkuyla sinmek ve hareketsiz kalmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi (geçmiş zaman) dişil formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "huşû" kavramının sadece fiziksel bir eğilme olmadığını; aklın, kalbin ve bedenin, mutlak bir otorite karşısında duyduğu derin saygı, dehşet ve çaresizlikle bütünüyle sessizliğe ve eylemsizliğe gömülmesi olduğunu ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi sanatına (teşhis/kişileştirme) odaklanır. Kur'an'ın "insanlar boyun eğdi" demek yerine doğrudan "sesler boyun eğdi/korkuyla sindi" (haşaati'l-asvât) demesindeki o muazzam metinsel estetiği irdeler. İnsanın dünyadaki varoluşsal kibrini temsil eden en temel aracının (sesinin/sözünün), ilahi azamet karşısında adeta kendi başına bir varlıkmış gibi ezilip büzülmesini ve iradesini yitirmesini kusursuz bir edebi tahlille okur.

        El-Asvâtu (الْأَصْوَاتُ)

        İbn Fâris, s-v-t kökünün "boğazdan veya bir nesneden çıkan her türlü titreşim, sada, gürültü ve ses" anlamına geldiğini belirtir. Çoğul (asvât) formundadır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, çoğul kalıptaki "sesler" kelimesinin barındırdığı sosyolojik ve teolojik çöküşe dikkat çeker. Dünyadayken itiraz eden, felsefe yapan, sahte ilahları savunan, kitleleri isyana çağıran (Firavun veya Samiri gibi) o çok yüksek, kibirli ve gürültülü "seslerin"; o mahşer düzlüğünde mutlak bir yenilgiyle sıfır noktasına çekildiğini (huşû ettiğini) vurgular. Bütün o beşeri gürültünün kozmik bir sükunete hapsolduğunu analiz eder.

        Lir-Rahmâni (لِلرَّحْمَٰنِ)

        İbn Fâris, r-h-m kökünün "acımak, şefkat göstermek, korumak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Fa'lân" vezninde, bu merhametin taşkınlığını ve sonsuzluğunu ifade eder. Başındaki aidiyet "lâm"ı ile seslerin kime boyun eğdiği kilitlenir.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın eskatolojik sahnesindeki bu devasa teolojik inceliğe odaklanır. Seslerin, her şeyi yerle bir eden intikamcı bir tanrıya (Cebbar veya Kahhar ismine) değil de doğrudan "Rahmân'a" (mutlak şefkat kaynağına) karşı huşû ile sinmelerinin sarsıcı bir ironi barındırdığını belirtir. İnsanın o günkü dehşetinin sebebinin kaba bir şiddet korkusu değil; dünyada nankörlük ettiği o sonsuz merhamet sahibinin o mutlak ve saf ihtişamıyla yüzleşmesinden kaynaklanan ezici bir "ontolojik mahcubiyet ve haşyet" olduğunu detaylandırır.

        Fe lâ (فَلَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf harfi (fe) ve olumsuzluk edatının (lâ) birleşimiyle, seslerin boyun eğmesinin ardından gelen o mutlak, kesintisiz ve sağır edici sessizlik sonucunu gramatik olarak bağladığını aktarır.

        Tesmeu (تَسْمَعُ)

        İbn Fâris, s-m-a kökünün "kulakla algılamak, işitmek ve duymak" anlamlarına geldiğini belirtir. İkinci tekil şahıs (sen duyarsın) muzari formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" eyleminin sadece sese maruz kalmak olmadığını, zihnin onu idrak etmesi olduğunu kaydeder. Cümledeki olumsuzlukla birleştiğinde ("Sen asla işitmezsin"), mahşerdeki o devasa kalabalığın yarattığı o akıl almaz sessizliğin her bir birey (muhatap) tarafından bizzat tecrübe edileceğini ifade eder.

        İllâ (إِلَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, istisna edatı olan bu kelimenin, "hiçbir şey işitmezsin" şeklindeki o mutlak yokluğu/sessizliği kırarak; koca bir mahşer meydanında varlığına izin verilen o "yegane, tekil ve zayıf" sesi ayırıp öne çıkardığını gramatik olarak sabitler.

        Hemsen (هَمْسًا)

        İbn Fâris, h-m-s kökünün "gizli ve hafif ses, fısıltı, dudakların kıpırtısı, ayakların yere basarken çıkardığı çok hafif hışırtı ve gece yürüyen devenin ayak sesi" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hems" kelimesinin gırtlaktan çıkan yüksek bir sada olmadığını; sadece nefesin dudaklara çarpmasıyla oluşan mırıltıyı veya çaresizce yürüyen kalabalıkların kumda sürüklenen ayaklarının çıkardığı o mekanik, ruhsuz ve ürkütücü sürtünme sesini ifade ettiğini kaydeder.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve işitsel sinematografisinde bu kelimenin ulaştığı zirveyi tahlil eder. Milyarlarca insanın, peygamberlerin, kralların ve zalimlerin toplandığı o devasa, uçsuz bucaksız (safsaf) mahşer düzlüğünde; yüksek perdeden tek bir kelimenin, itirazın veya çığlığın bile duyulmadığını; uzay boşluğunu andıran o korkunç sessizliği bozan tek şeyin sadece sürüklendikleri yere doğru giden milyarlarca ayağın çıkardığı o uğultulu "hışırtı/fısıltı" (hems) olduğunu muazzam bir akustik tasvir olarak analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin barındırdığı ontolojik hiçleşmeyi (sıfırlanmayı) irdeler. İnsanın dünyadaki bütün kelimelerinin, dillerinin, argümanlarının ve kibrinin buharlaştığını; ilahi mahkeme karşısında insanın, iletişim yeteneği elinden alınmış, sadece sürüklenen ve nefes alan "biyolojik bir zerreye" (hems üreten bir gölgeye) indirgendiği o mutlak acziyeti felsefi bir dille çözümler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X