فَيَذَرُهَا قَاعاً صَفْصَفاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 106. Ayet
Daralt
X
-
106. “Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak.”
107. “Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün.”
Yerlerini dümdüz, bomboş bırakacak. Bazıları “kaan safsafan” (صفصفا قاعا) tabirine “dümdüz” anlamı vermişlerdir. “el-Kâ‘u” ve "es-safsafu” kelimeleri aynı anlama gelir. Bazıları da bu tabiri “içinde bitki ve ekin olmayan düz arazi”, diye açıklamışlardır.
Orada artık ne bir kıvrım ne de bir tümsek görürsün. Bazıları “ivecen” (عوجا) kelimesine vadi, “emten” (أمتا) kelimesine de tümsek anlamı vererek bu beyanı şöyle açıklamıştır; Orada artık ne bir vadi ne de bir tümsek görürsün.
Bazıları da şöyle demiştir; “el-îvec” yükseklik, “el-emtü” düz olmak demektir. Bazıları da “el-emtü” kelimesine tümsek mânası vermişlerdir. Bu beyana şu anlam da verilmiştir: Orada artık ne bir yükseklik ne de alçaklık görürsün. “el-Kâ‘u” (القاع) “es-safsafu” (الصفصف) “lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emten” (أمتا وال عوجا فيها ترى ال) cümlesinin tefsiridir, “lâ terâ fîhâ ivecen ve lâ emten” (أمتا وال عوجا فيها ترى ال) cümlesi de “kaan safsafen” kelimelerinin tefsiridir.
Ebû Avsece şu açıklamayı yapar: “Yetehâfetûne beynehüm” (بينهم يتخافتون) tabiri “ahfâ savtehû” (صوته أخفى) sesini kıstı [tabirinden] türemedir. “Emselühüm tarikaten” (طريقة أمثلهم) yani “yolu en faziletli olanı” demektir. Ebû Avsece “Safsafen” (صفصفا) kelimesinin, üzerinde hiçbir şey olmayan, toprağı sert düz arazi anlamına geldiğini söyler. “es-Safsaf” düz demektir. Çoğulu “safâsıf” (صفاصف) şeklindedir. “el-Kîân” (القيعان) sözcüğü “el-kâ‘u” (القاع) kelimesinin çoğuludur. “İvec” ve “avec” kelimeleri aynı anlama gelir. “Ve lâ emten” (أمتا وال) tabirinde geçen “el-emtü” eğrilik, yani tümsek demektir.
Yorumu Yorumla
-
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sebep-sonuç ve mutlak bir takip (ta'kîb) bildiren atıf harfi olduğunu aktarır. Bir önceki ayetteki dağların parçalanıp savrulması eylemiyle, yeryüzünün dümdüz bir alana dönüşmesi arasındaki o anlık, kesintisiz ve dehşet verici geçişi (boşluğa düşüşü) gramatik olarak birbirine sarsılmaz bir hızla bağladığını sabitler.
Yezeruhâ (يَذَرُهَا)
İbn Fâris, v-z-r kökünün "bir şeyi olduğu gibi bırakmak, terk etmek, el çekmek ve kendi haline mühlet vermek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vezr" eyleminin sıradan bir bırakma olmadığını; o nesnenin bütün eski vasıflarını, gücünü ve ihtişamını yitirip bütünüyle çaresiz, çıplak ve işlevsiz bir halde "terk edilmesi" olduğunu ifade eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda gelerek süreklilik bildirdiğini; sonundaki "hâ" zamirinin ise o savrulan devasa dağların yerlerine veya bizzat yeryüzünün kendisine işaret ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin eskatolojik dehşetini irdeler. İlahi kudretin dağları parçalayıp savurduktan sonra yeryüzünü çıplak bir halde "terk edeceği" (yezeruhâ) şeklindeki o yalnızlaştırma vurgusunun; dünyayı insanın sığınabileceği hiçbir siperin, mağaranın veya korunaklı yüksekliğin kalmadığı mutlak bir "kimsesizlik ve savunmasızlık" alanına (mahşer yerine) çevirmesini kozmolojik bir dille analiz eder.
Kâan (قَاعًا)
İbn Fâris, k-v-a kökünün "bir şeyin en alt kısmı, çöküntü, zemin, dümdüz olan ve üzerinde hiçbir yükselti bulunmayan boş arazi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kâ'" kelimesinin, üzerinde bitki, ağaç veya yapı barındırmayan, suyun bile durmadığı bütünüyle çıplak, pürüzsüz ve sıfırlanmış bir vadi tabanını veya engin bir düzlüğü ifade ettiğini kaydeder. Nekra (belirsiz) formda kullanılması, bu düzlüğün ufkun ötesine uzanan devasa ve belirsiz boyutunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi estetiğini ve varoluşsal hiçliğini çözümler. İnsanın dünyadayken kibriyle, hırsıyla ve kendi elleriyle inşa ettiği o devasa yapılarla/dağlarla doldurduğu o "yüksek ve engebeli" hayat sahnesinin; Kıyamet anında bütünüyle sıfırlanarak, ezenle ezilenin eşitlendiği, günahkarların arkasına saklanabileceği hiçbir köşenin kalmadığı mutlak, çıplak ve ürkütücü bir "zemin/zindan" (kâ') haline getirilmesini tahlil eder. O görkemli coğrafyanın "hiçleşerek" ebedi bir düzlüğe evrilmesini estetik bir dille aktarır.
Safsafen (صَفْصَفًا)
İbn Fâris, s-f-f kökünün "şeyleri bir hizada, yan yana ve düz bir çizgi halinde sıraya dizmek, çıkıntısızlık ve pürüzsüzlük" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "safsaf" kelimesinin, "kâ'" kelimesini daha da pekiştiren bir sıfat olduğunu; en ufak bir engebenin, çukurun, taşın veya tümseğin bile kalmadığı "mutlak ve kusursuz bir yataylığı" tanımladığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın hesap günü (eskatoloji) semantiğinde bu ikilemenin (kâan safsafâ) ontolojik işlevini inceler. Mahşer meydanının bu kadar kusursuz bir "düzlük" (safsaf) olarak tasvir edilmesinin sadece fiziki bir coğrafi yıkım olmadığını; aksine ilahi adalet terazisinin kurulacağı o mutlak mahkemenin "şeffaflığını" sembolize ettiğini belirtir. İnsanın dünyadaki statüsünün (yükseltilerinin) yok edildiği, hiçbir eylemin, sırrın veya fısıltının ufak bir tümseğin arkasına dahi saklanamayacağı o eşitleyici, her şeyi görünür kılan ürkütücü "açıklık" durumunu felsefi bir perspektifle analiz eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin s-f harflerinin tekrarıyla (saf-saf) oluşan ritmik ve fonetik yapısına odaklanır. Kur'an'ın edebi tasvirinde bu kelimenin hem gözle görülen o sonsuz, bomboş ve ufuk çizgisi kaybolmuş düzlüğü çizdiğini; hem de rüzgarın o uçsuz bucaksız çıplak arazide eserken çıkardığı o ıssız, tekinsiz ve ürkütücü sesi (ıslığı) metnin kendi akustiği içine kodladığını kusursuz bir belagat tahliliyle vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla