Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 105. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 105. Ayet

    وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْجِبَالِ فَقُلْ يَنْسِفُهَا رَبّ۪ي نَسْفاًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyes-elûneke ‘ani-lcibâli fekul yensifuhâ rabbî nesfâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sana dağları soruyorlar. De ki: ‘Rabb’im onları un ufak edip savuracak.’”

      Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabb’im onları un ufak edip savuracak. Bu beyan, Allah Teâlâ kıyâmet gününde insanların hallerini açıklayınca dağların durumunu sormalarına yönelik bir cevaba benzemektedir. “Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Onu göreceğiniz gün her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacaktır.” ve “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin” meâlindeki beyanlarda Allah Teâlâ o gün insanların durumlarını anlatıp dağların ve yeryüzünün durumunu anlatmayınca Hz. Peygambere dağların durumunu sormuşlardır. Cenâb-ı Hak da şu cevabı onlara bildirmesini resûlüne emretmiştir: Rabb’im onları un ufak edip savuracak”, “dağlar parçalanıp toz duman haline geldiği zaman”. Şu İlâhi beyanda belirtilen de yine dağların durumundadır: “O gün insanlar sağa sola dağılmış kelebekler gibi olur. Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür“. Bu anlatılan durumların dağların o gün geçeceği aşamalarla ilgili olması da mümkündür. Biz bu hususu daha önce açıklamıştık.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yes'elûneke (وَيَسْأَلُونَكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde s-e-l kökünün "bilgi talep etmek, birinden bir şey istemek ve soru sormak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "sual" kavramının, insanın zihnindeki bilgisizliği gidermek veya şüpheyi ortadan kaldırmak için hakikati talep etmesi olduğunu ifade eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) formunda ve çoğul ("soruyorlar") gelmesi, eylemin tek bir anla sınırlı kalmayıp, kitleler tarafından sürekli ve ısrarla tekrarlandığını gösterir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, sonundaki ikinci tekil şahıs zamiri ("ke" / sana) ile hitabın doğrudan Hz. Muhammed'e yöneltildiğini belirtir. Müşriklerin bu soruyu sıradan bir varoluşsal merakla değil, bütünüyle ahiret inancını alaya almak, imkansızı dayatarak peygamberi sınamak ve köşeye sıkıştırmak amacıyla kasıtlı olarak sorduklarını çeviri ve bağlam ekseninde vurgular.

        Ani'l-cibâli (عَنِ الْجِبَالِ)

        İbn Fâris, c-b-l kökünün "büyüklük, yükseklik, sertlik ve sarsılmazlık" anlamlarına geldiğini, yeryüzünün en büyük ve sabit yükseltilerine bu kökten ötürü "cebel / çoğulu cibâl" denildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, dağların Kur'an'ın doğal sembolizminde her zaman "yeryüzünün kazıkları" (sabitlik ve değişmezlik abidesi) olarak konumlandırıldığını kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı sosyo-psikolojik ironiye odaklanır. Mekkeli müşriklerin özellikle "dağların akıbetini" sormalarının tesadüf olmadığını; onların coğrafi algısında (Mekke'nin sert kayalıklarında) yeryüzündeki en yok edilemez, en kalıcı ve en sağlam nesnenin dağlar olduğunu belirtir. Müşrik aklının "İddia ettiğin o Kıyamet koparsa, bu devasa, sarsılmaz kayaları da yok edebilecek mi?" şeklindeki o kibirli ve meydan okuyan tabiat fetişizmini sosyolojik bir dille analiz eder.

        Fe kul (فَقُلْ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir. Emir kipidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, başındaki "fe" (takip) edatının, soru ile vahyin cevabı arasındaki o doğrudan ve kesintisiz bağlantıyı sağladığını aktarır. Müşriklerin alaycı sorusuna anında, beklemeden, hiçbir tereddüde yer bırakmadan çok net ve kesin bir reaksiyonla (De ki!) cevap verildiğini gramatik olarak sabitler.

        Yensifuhâ (يَنْسِفُهَا)

        İbn Fâris, n-s-f kökünün "bir şeyi kökünden sökmek, un ufak etmek, rüzgarda savurmak ve toza çevirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Sonundaki "hâ" zamiri ile bu şiddetli eylemin doğrudan dağlara yöneltildiğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (Kıyamet) lügatinde bu fiilin ontolojik ağırlığını irdeler. Dünyadaki en sert, en sarsılmaz ve ebedi zannedilen kütlenin (dağların); ilahi irade karşısında bir anda zerrelerine ayrılarak "rüzgarın önündeki toz bulutu gibi savrulmasının", insanın maddeye ve tabiatın değişmezliğine duyduğu o sahte güveni parçalayan muazzam bir felsefi ve kozmik dekonstrüksiyon (yıkım) olduğunu analiz eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi estetiğine ve Tâ-Hâ suresindeki metin içi simetrisine dikkat çeker. Surenin 97. ayetinde Musa'nın Samiri'nin o altından yapılmış sabit putunu ateşe atıp denize "toz edip savurduğu" (le nensifennehû nesfen) eylemin aynısının; şimdi Kıyamet sahnesinde Allah tarafından yeryüzünün o en büyük putlarına (sabit zannedilen dağlara) uygulanmasının kusursuz bir edebi paralellik ve mutlak ilahi otorite tablosu olduğunu estetik bir tahlille okur.

        Rabbî (رَبِّي)

        İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olan, terbiye eden, koruyan, rızık veren ve varlığı elinde tutan" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin sonuna eklenen birinci tekil şahıs zamiri ("î" / benim) ile oluşan (Benim Rabbim) tamlamasının barındırdığı ontolojik şefkati ve teolojik cüretkârlığı çözümler. Müşriklerin o ezici, alaycı ve inkârcı soruları karşısında; Hz. Muhammed'in evrenin o mutlak yaratıcısını "Benim Rabbim" diyerek bütünüyle içselleştirdiğini belirtir. O devasa kozmik yıkım anında (dağların savrulmasında) bile, peygamberin kendi yaratıcısına duyduğu o sarsılmaz aidiyeti ve ontolojik güveni estetik bir dille tahlil eder.

        Nesfen (نَسْفًا)

        İbn Fâris, n-s-f kökünün masdar formu olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin meful-i mutlak (mutlak tümleç) olarak kullanılmasının, eylemin (parçalayıp savurmanın) şiddetini, kesinliğini ve ihtişamını gramatik olarak zirveye taşıdığını; olaya dair her türlü mecaz ihtimalini kapatarak mutlak bir fiziksel yok oluşu bildirdiğini aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu masdar formunun cümleye kattığı eskatolojik dehşeti vurgular. "Öyle bir un ufak edip savuracak ki..." manası katarak, o devasa ve kibirli dağlardan geriye tek bir taş, tek bir çıkıntı veya ufacık bir kalıntı bile bırakılmayacağını; yeryüzünün bütünüyle düzlenerek mutlak bir hiçliğe maruz kalacağını, ilahi kudretin madde üzerindeki o sınır tanımaz iradesini kozmolojik bir perspektifle analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X