يَتَخَافَتُونَ بَيْنَهُمْ اِنْ لَبِثْتُمْ اِلَّا عَشْراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 103. Ayet
Daralt
X
-
102. “O gün sûra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız.”
103. ‘“On günden fazla kalmadınız’ diyerek aralarında fısıldaşırlar.”
O gün sûra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız. “On günden fazla kalmadınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar.
Denildi ki: Aralarında fısıldaşıp gizlice konuşurlar ve On günden fazla kalmadınız derler. Bu sözü ancak kısa bir zamanda yaptıklarına hayıflandıkları ve üzüldükleri, dünyada kaldıkları süreyi az ve küçük gördükleri için söylerler. Şöyle derler: Bu kısacık zamanda bütün bunları nasıl işlemişiz?
Kabir Azabı
Sonra o sözünü ettikleri dünyada kalma süresi üzerinde ihtilaf ederler. Bazıları bunu dünya hayatı hakkında söyler. Bunlar âhirette olanları görünce dünyada kaldıkları süreyi kısa görürler. Bazıları da bunu kabir hakkında söyler. Kabir azabını inkâr edenler bu âyeti delil olarak alırlar ve şöyle derler: Çünkü onlar kabirlerde kaldıkları süreyi az bulurlar. Kabir azabı görselerdi bu süreyi büyük ve çok görürlerdi. Çünkü azap içinde geçen kısa bir süre büyük ve çok görülür. Az ve hakir görülmez. Kabirde kaldıkları süreyi az bulduklarına göre bu bize kabirde azap görmediklerini gösterir. Kabir azabını kabul etmeyenler bir de “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı” beyanına dayanırlar.
Kabir azabının var olduğunu söyleyenler ise onların bu cümleyi kabirde sûra iki üfürüş arasında söyleyeceklerini ileri sürerler. Bu görüş sahipleri derler ki: Onlar kabirde sûra ilk üfürüşe kadar azap görecekler ve azap içinde olacaklar. Sonra sûra ikinci kez üfürülünceye kadara azapları kaldırılacak. İşte o zaman uyumaya başlayacaklar. Dolayısıyla uykuda geçen zamanlarının az olduğunu söyleyecekler. Uykuda geçen uzun bir süre Ashâb-ı Kehf kıssasında zikredildiği üzere az ve küçük görülebilir. Nitekim Ashâb-ı Kehf (mağarada kaldıkları süre için) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” demişlerdi. Oysa orada (uykuda) üç yüz seneden daha fazla kalmışlardı. “Bu azap onların sabah akşam sokulacakları (arz olunacakları) ateştir” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere kabir azabının cehennem ateşininin kabir ehline gönderilme azabı, âhiret azabının da bizzat içine girme azabı olması da mümkündür. Cehennem ateşine girme azabını görünce ateşin gösterilmesi azabını küçük görmeleri ve az bulmaları mümkündür. On günden fazla kalmama sözünün dünya ile ilgili olduğunu söyleyenler bunu şöyle açıklarlar: Âhireti ve korkunçluklarını görünce dünya ve orada kalmaları gözlerinde hakir hale gelir.
Yorumu Yorumla
-
Yetehâfetûne (يَتَخَافَتُونَ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde h-f-t kökünün "sesi kısmak, gizlemek, fısıldamak, sönükleşmek ve zayıflamak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "muhâfete" kavramının, kişilerin birbirleriyle korku, zayıflık, acziyet veya dehşet sebebiyle seslerini son derece kısarak, gizlice ve mırıldanarak konuşmaları olduğunu ifade eder. Tefâul babında gelen bu fiilin (yetehâfetûn), karşılıklı ve yaygın bir fısıldaşma eylemini bildirdiğini kaydeder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimsel) semantiğinde bu eylemin yarattığı psikolojik çöküşü irdeler. Dünyadayken hakikate karşı kibirle, yüksek sesle ve zorbalıkla bağıran o suçluların (mücrimlerin); Kıyamet gününün o mutlak ve ezici ilahi otoritesi karşısında bütün o sahte güçlerini yitirerek acınası bir fısıltıya, mırıltıya (yetehâfetûne) indirgenmelerinin muazzam bir ontolojik statü kaybı olduğunu analiz eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik yapısındaki edebi estetiğe dikkat çeker. "H-f-t" harflerinin mahreç (çıkış) özelliklerinin Arapçada zaten nefesli ve fısıltılı sesler olduğunu; Kur'an'ın bu kelimeyi seçerek, diriltilen günahkârların o boğuk, çaresiz ve korku dolu nefes alışverişlerini adeta ayetin okunuşuna (metnin sesine) kodladığını kusursuz bir edebi tahlille okur.
Beynehum (بَيْنَهُمْ)
İbn Fâris, b-y-n kökünün "iki şeyin ortası, aralık, ayrılık ve mesafe" anlamlarına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, mekan ve durum zarfı olan "beyne" edatının üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("hum" / onların) birleşerek eylemin "kendi aralarında" gerçekleştiğini aktarır. Bu gramatik yapının, günahkârların o mahşer gününde ilahi makamla veya diğer inananlarla hiçbir iletişim kuramadıklarını; sadece kendi izole ve karanlık grupları içinde çaresizce fısıldaştıklarını sabitleyerek mutlak bir yalıtılmışlık (tecrit) hali bildirdiğini vurgular.
İn (إِنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilinde bu edatın şart harfi olarak kullanılabildiği gibi, kendisinden sonra "illâ" (ancak/başka) istisna edatı geldiğinde mutlak bir nefy (olumsuzluk) işlevi gördüğünü ve "mâ" (değil, hayır) manasına dönüştüğünü aktarır. Cümleyi "Siz kalmadınız..." şeklinde kesin bir inkarla başlattığını belirtir.
Lebistum (لَبِثْتُمْ)
İbn Fâris, l-b-s kökünün "bir yerde ikamet etmek, beklemek, durmak ve bir hal üzere kalmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "lübs" eyleminin insanın dünyadaki ömrünü veya kabirdeki bekleme süresini ifade ettiğini kaydeder. İkinci çoğul şahıs mazi ("tum" / siz kaldınız) formundadır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı zaman felsefesine odaklanır. Suçluların kendi aralarındaki bu "Ne kadar kaldınız?" veya "Şu kadar kaldınız" şeklindeki mırıldanmalarının; ebediyet (ahiret) boyutuyla karşılaştıklarında, dünyadaki o çok önemsedikleri, uğruna günahlara girdikleri uzun ömür algısının aniden çöküşünü ve "zamanın göreliliğini" sarsıcı bir idrakle fark etmeleri olduğunu analiz eder.
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, istisna edatı olan bu kelimenin, baştaki olumsuzluk edatıyla (in) birleşerek "hasr ve kasr" (daraltma ve sınırlandırma) yarattığını; koca bir dünya veya kabir hayatının sadece az sonra zikredilecek o küçücük rakama hapsedildiğini gramatik olarak sabitler.
Aşran / Aşrâ (عَشْرًا)
İbn Fâris, a-ş-r kökünün Arapçada "on" sayısını ifade ettiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu sayının tarihsel ve sosyolojik bağlamdaki retorik kullanımına dikkat çeker. Arapların "on" (aşr) kelimesini her zaman kesin bir matematiksel değer olarak değil; "çok kısa, sınırlı, sayılı ve çabucak biten bir süre/gün" manasında bir kinaye (mecaz) olarak kullandıklarını belirtir. Suçluların "Biz dünyada/kabirde topu topu on gün kaldık" şeklindeki hezeyanlarının, aslında koskoca bir hayatın o anki dehşet karşısında ne kadar değersiz ve anlamsız bir kısalıkta algılandığını sosyolojik bir dille vurgular.
Dücane Cündioğlu, sayının ontolojik ve felsefi trajedisini çözümler. Dünyadayken bitmeyecekmiş gibi yaşanan, uğruna zulümler edilen, Firavunlar veya Samiriler gibi sahte tanrılıklar kurgulanan o "devasa ve kibirli hayatın"; ölüm ötesindeki mutlak sonsuzlukla (mahşerle) yüzleşildiği o ilk saniyede pörsüyerek, büzülerek ve hiçleşerek sadece "on günlük kısacık bir anı/yanılsama" (aşrâ) seviyesine inmesini tahlil eder. İnsanın dünyevi hırslarının, ahiret gerçeği karşısındaki o kaçınılmaz ontolojik iflasını estetik bir dille analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla