Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 102. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 102. Ayet

    يَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ وَنَحْشُرُ الْمُجْرِم۪ينَ يَوْمَئِذٍ زُرْقاًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yevme yunfeḣu fî-ssûri venahşuru-lmucrimîne yevme-iżin zurkâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      102. “O gün sûra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız.”

      103. ‘“On günden fazla kalmadınız’ diyerek aralarında fısıldaşırlar.”

      O gün sûra üfürülür ve günahkârları o gün gözleri göğermiş olarak toplarız. “On günden fazla kalmadınız” diyerek aralarında fısıldaşırlar.

      Denildi ki: Aralarında fısıldaşıp gizlice konuşurlar ve On günden fazla kalmadınız derler. Bu sözü ancak kısa bir zamanda yaptıklarına hayıflandıkları ve üzüldükleri, dünyada kaldıkları süreyi az ve küçük gördükleri için söylerler. Şöyle derler: Bu kısacık zamanda bütün bunları nasıl işlemişiz?

      Kabir Azabı

      Sonra o sözünü ettikleri dünyada kalma süresi üzerinde ihtilaf ederler. Bazıları bunu dünya hayatı hakkında söyler. Bunlar âhirette olanları görünce dünyada kaldıkları süreyi kısa görürler. Bazıları da bunu kabir hakkında söyler. Kabir azabını inkâr edenler bu âyeti delil olarak alırlar ve şöyle derler: Çünkü onlar kabirlerde kaldıkları süreyi az bulurlar. Kabir azabı görselerdi bu süreyi büyük ve çok görürlerdi. Çünkü azap içinde geçen kısa bir süre büyük ve çok görülür. Az ve hakir görülmez. Kabirde kaldıkları süreyi az bulduklarına göre bu bize kabirde azap görmediklerini gösterir. Kabir azabını kabul etmeyenler bir de “Vay başımıza gelenler! Bizi yattığımız yerden kim diriltip kaldırdı” beyanına dayanırlar.

      Kabir azabının var olduğunu söyleyenler ise onların bu cümleyi kabirde sûra iki üfürüş arasında söyleyeceklerini ileri sürerler. Bu görüş sahipleri derler ki: Onlar kabirde sûra ilk üfürüşe kadar azap görecekler ve azap içinde olacaklar. Sonra sûra ikinci kez üfürülünceye kadara azapları kaldırılacak. İşte o zaman uyumaya başlayacaklar. Dolayısıyla uykuda geçen zamanlarının az olduğunu söyleyecekler. Uykuda geçen uzun bir süre Ashâb-ı Kehf kıssasında zikredildiği üzere az ve küçük görülebilir. Nitekim Ashâb-ı Kehf (mağarada kaldıkları süre için) “Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık” demişlerdi. Oysa orada (uykuda) üç yüz seneden daha fazla kalmışlardı. “Bu azap onların sabah akşam sokulacakları (arz olunacakları) ateştir” meâlindeki beyanda ifade edildiği üzere kabir azabının cehennem ateşininin kabir ehline gönderilme azabı, âhiret azabının da bizzat içine girme azabı olması da mümkündür. Cehennem ateşine girme azabını görünce ateşin gösterilmesi azabını küçük görmeleri ve az bulmaları mümkündür. On günden fazla kalmama sözünün dünya ile ilgili olduğunu söyleyenler bunu şöyle açıklarlar: Âhireti ve korkunçluklarını görünce dünya ve orada kalmaları gözlerinde hakir hale gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde y-v-m kökünün "zaman, gün, aydınlık vakit ve belirli bir süre" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesinde bu kelimenin ontolojik kopuşunu irdeler. Buradaki "yevm" (gün) kelimesinin güneşin hareketine bağlı yirmi dört saatlik fiziksel bir zaman dilimi olmadığını; dünyanın o bildik, doğrusal ve fani tarihinin bütünüyle çöktüğü, yerine "eskatolojik (ahiret) ve kozmik" yepyeni bir zaman boyutunun açıldığı o devasa ve sarsıcı eşiği felsefi bir dille analiz eder.

        Yunfehu (يُنْفَخُ)

        İbn Fâris, n-f-h kökünün "üflemek, rüzgar esmesi, nefes ve şiddetli ses" anlamlarına geldiğini belirtir. Meçhul (edilgen) muzari formundadır (üflenir).

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "nefh" eyleminin sadece havayı dışarı vermek olmadığını; ruhun bedene üflenmesinde olduğu gibi, ölü ve hareketsiz olanı aniden dirilten, sarsan ve varlık sahnesine çıkaran mutlak bir tetikleyici (kıyamet) eylemi olduğunu kaydeder.

        Fî (فِي)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, içindelik ve zarfiyet bildiren harf-i cer olduğunu; üfleme eyleminin ve o kozmik sesin boşlukta kaybolmayıp doğrudan doğruya o devasa aletin (Sûr'un) içine ve merkezine yöneltildiğini gramatik olarak aktarır.

        Es-Sûri (الصُّورِ)

        İbn Fâris, s-v-r kökünün "boynuz, şekil, suret ve ses çıkaran alet" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu eskatolojik terimin kökenlerini inceler. Kelimenin Aramice/Süryanice "şîpûrâ" veya İbranice "şôfâr" (ibadetlerde veya savaşta çalınan koç boynuzu/boru) kelimesiyle olan sarsılmaz filolojik bağını sunar ve kadim Ortadoğu lügatinde bütünüyle o nihai dirilişi veya kozmik yıkımı başlatan "ilahi boruyu/trompeti" temsil ettiğini doğrular.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin bu kozmolojik bağlamına odaklanır. "Sûr'a üflenmesinin" sadece sese dayalı mitolojik bir tasvir olmadığını; evrenin o mevcut fiziksel düzenini bütünüyle paramparça eden ve ölüleri yeni bir ontolojik forma sokarak uyandıran o devasa "kozmik frekans / kıyamet çığlığı" olduğunu kozmolojik bir dille analiz eder.

        Ve nahşuru (وَنَحْشُرُ)

        İbn Fâris, h-ş-r kökünün asli anlamının "bir topluluğu yerinden çıkarıp zorla bir araya getirmek, sürüp toplamak ve sevk etmek" olduğunu belirtir. Muzari birinci çoğul şahıs formundadır ("Biz toplarız").

        Râgıb el-İsfahânî, "haşr" eyleminin sıradan ve gönüllü bir toplanma (cem) olmadığını; etrafa dağılmış, parçalanmış (mezarlardaki) varlıkların, karşı konulmaz ilahi bir otoriteyle, hesap vermek üzere tek bir merkeze doğru "zorla ve dehşet içinde sürülerek cemedilmesi" olduğunu detaylandırır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi estetiğini ve trajedisini çözümler. Yeryüzünde (dünyada) iktidar, kibir ve özgürlük iddialarıyla asla bir araya gelmeyen, ilahi otoriteye boyun eğmeyen o kalabalıkların; Sûr'un sesiyle birlikte hiçbir iradeleri kalmaksızın, adeta sürüler halinde "haşredilmelerindeki" (zorla toplanmalarındaki) o devasa ontolojik çöküşü ve mutlak teslimiyeti estetik bir tahlille okur.

        El-Mucrimîne (الْمُجْرِم۪ينَ)

        İbn Fâris, c-r-m kökünün "kesmek, koparmak, meyveyi dalından ayırmak ve günah işlemek" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i fâil (özne) çoğul formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cürm" kavramının, kişinin işlediği ağır günahlar ve şirk sebebiyle kendisini ilahi rahmetten, fıtrattan ve hakikatten "kesip koparması" (kopukluk) hali olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde (semantiğinde) bu kelimenin ontolojik ağırlığını irdeler. "Mücrim" kelimesinin sıradan bir yasa ihlalcisi (suçlu) değil; varoluşun o mutlak sözleşmesini (tevhid) yırtıp atan, peygamberleri yalanlayan ve ilahi düzene bütünüyle başkaldıran o radikal "varoluşsal sınır ihlalcilerini / günahkarları" nitelediğini felsefi bir dille analiz eder.

        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zaman bildiren "yevm" (gün), "iz" (o vakit) ve tenvinin (in) birleşmesinden oluşan karmaşık bir gramatik zaman zarfı olduğunu belirtir. O dehşetli üfleme ve toplanma anının belirsiz bir zaman olmadığını; bütünüyle o sarsıcı ana, "işte o güne" (hesap gününe) kilitlenmiş sarsılmaz bir zamanlama mühürü olduğunu aktarır.

        Zurkâ (زُرْقاً)

        İbn Fâris, z-r-k kökünün "mavi renk, gözün mavisinin şiddetlenmesi, körlük, donuk ve korkunç bakış" anlamlarına geldiğini belirtir. Çoğul hal (durum) zarfı olarak kullanılmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zurk" (göğermiş/mavi) sıfatının, mücrimlerin o gün içine düşecekleri o devasa korku, susuzluk ve dehşet sebebiyle gözbebeklerinin renginin atması, ferinin sönmesi ve adeta "kör, donuk, cansız bir renge bürünmesi" durumu olduğunu kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı o muazzam edebi estetiği ve psikolojik şoku deşifre eder. Kıyamet sahnesinde zalimlerin ruhsal çöküntülerinin, bedensel bir deformasyonla (gözlerin veya yüzlerin göğermesi, donuklaşması) resmedilmesini inceler. Dünyadaki o keskin, kibirli ve alaycı bakışların; ilahi azap karşısında ışığını tamamen yitirmiş, donup kalmış ve dehşetten "renk değiştirmiş" (zurkâ) o trajik, ölü ve korkunç yüz ifadelerine dönüşümünü kusursuz bir metinsel estetikle tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve kültürel arka planına odaklanır. Antik Arap (cahiliye) toplumunda "gök gözlü / mavi donuk bakışlı" (zurk) olmanın, en korkulan düşmanı, uğursuzluğu, hastalığı ve ölümü temsil eden bütünüyle pejoratif (olumsuz) bir kültürel kod olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu kelimeyi seçerek; mücrimlerin ahiretteki o sefil durumlarını, muhatabın (Arap aklının) en çok dehşete düştüğü ve tiksindiği o sosyolojik "uğursuz/korkunç çehre" metaforu üzerinden zihinlere kazıdığını sosyolojik bir perspektifle vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X