Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 100. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 100. Ayet

    مَنْ اَعْرَضَ عَنْهُ فَاِنَّهُ يَحْمِلُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وِزْراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Men a’rada ‘anhu fe-innehu yahmilu yevme-lkiyâmeti vizrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      100. “Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü sırtında ağır bir yükle huzurumuza gelecektir.”

      101. “Ebedî olarak o yükün altında kalacaklardır. Kıyamet günü bu onlar için ne kötü bir yüktür!”

      Kim ondan yüz çevirirse bilsin ki kıyamet günü sırtında ağır bir yükle huzurumuza gelecektir.

      Âyetin metninde geçen “el-vizrü” (الوزر) yük anlamına gelir. Günahlara “yük” denilmiştir. Çünkü günahlar, dünya hayatmda insanın taşıdığı yükün belini büktüğü ve kırdığı gibi cehennem ateşinde onları işleyenlerin belini bükecek ve kıracaktır. Nitekim bu yük İnşirâh sûresinde şöyle zikredilir: “Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?”

      “Kur andan yüz çevirme” iki şekilde mânaya gelebilir. Birincisi, onu inkâr etme, yalan sayma ve dönüp bakmama mânasında olabilir. İkincisi ise içinde bulunan hükümlere göre amel etmeme anlamında olabilir. Müslümanlardan Kuranda bulunan hükümlere göre amel etmeyen bir kimsenin bu âyetin tehdidi kapsamına girmesinden korkulur.

      Ebedî olarak o yükün altında kalacaklardır. Yani o yükün altında ebedî olarak kalacaklardır. Bir başka ifadeyle; yükleri onlardan ebediyyen ayrılmayacaktır. Kıyamet günü bu onlar için ne kötü bir yüktür! Öyle bir yük ki sahibini cehenneme götürür. Sahibini cehenneme sürükleyen bir yük ne kötü bir yüktür. Ve denilir ki: Nefislerine ne kötü ameller yüklemişlerdir!​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde m-n kökünden gelen bu kelimenin akıl sahibi varlıklar için kullanılan ism-i mevsul ve şart edatı (kim, her kim) olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin şart edatı olarak cümleye "umum" (genellik) kattığını aktarır. İlahi mesaja karşı takınılacak tavrın (yüz çevirmenin) cezasının sadece o dönemin müşriklerine has olmadığını, zaman ve mekandan bağımsız olarak evrensel, değişmez ve istisnasız bir yasa (hüküm) olduğunu gramatik bir dille sabitler.

        A'rada (أَعْرَضَ)

        İbn Fâris, a-r-d kökünün "genişlik, bir şeyin eni, yan dönmek ve yüz çevirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'al babından gelen "i'râz" eyleminin, "bir şeye kasten yanını dönmek, yüzünü başka tarafa çevirmek ve sırt dönerek uzaklaşmak" manasını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "i'râz" kavramını sadece bedensel veya fiziksel bir bakış açısı değişikliği olarak tanımlamaz; kalbin, aklın ve idrakin hakikati kabullenmekten kaçınması, ilahi mesaja (vahiye) karşı zihinsel ve bilinçli bir sağırlık/körlük geliştirmesi olduğunu detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-psikolojik arka planını irdeler. "İ'râz" eyleminin bilgi eksikliğinden (cehaletten) kaynaklanan pasif bir sapma olmadığını; aksine kişinin hakikati (zikri/Kur'an'ı) duymasına, bilmesine veya hissetmesine rağmen, kendi dünyevi konforunu, siyasi statüsünü veya kibrini korumak uğruna o hakikati kasten "görmezden gelmesi ve ona arkasını dönmesi" olduğunu sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Anhu (عَنْهُ)

        İbn Fâris, a-n kökünün uzaklaşma, geçip gitme ve mücâveze (bırakıp aşma) bildiren bir harf-i cer olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu edatın üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hu" / ondan) birleşerek, bir önceki ayette bahsi geçen o mutlak ilahi lütfa (Zikir/Kur'an) işaret ettiğini aktarır. Yüz çevirme eyleminin sıradan bir nesneye değil, insanın varoluşsal rehberine karşı yapıldığını gramatik olarak sabitler.

        Fe innehû (فَإِنَّهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, şartın cevabını bağlayan atıf harfi (fe) ile mutlak kesinlik bildiren pekiştirme edatının (inne) birleşiminden oluştuğunu aktarır. Hakikate sırt dönmenin (i'râzın) evrende bedelsiz kalmayacağını; bu mantıksal ihlalin, kaçınılmaz, şüphesiz ve sarsılmaz bir hukuki sonuca (cezaya) bağlanacağını pekiştiren gramatik bir mühür olduğunu belirtir.

        Yahmilu (يَحْمِلُ)

        İbn Fâris, h-m-l kökünün "bir nesneyi sırta almak, yüklenmek, kaldırmak ve taşımak" anlamlarına geldiğini belirtir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "haml" eyleminin yalnızca fiziksel ve maddesel bir kütleyi taşımak olmadığını; insanın kendi özgür iradesiyle işlediği günahların, ahlaki suçların ve inkârın ahirette somutlaşıp ruhu ezen manevi bir ağırlık olarak bizzat failin "omuzlarına yüklenmesi" olduğunu kaydeder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı felsefi ironiyi analiz eder. Dünyada ilahi mesajın (Kur'an'ın) getirdiği o aydınlık, fıtri ve insanı hafifleten ahlaki sorumluluktan "kaça" (yüz çeviren) insanın; ahirette bu kaçışın bedeli olarak çok daha karanlık, acımasız ve ontolojik bir felaketi (günahı) "bizzat kendi iradesiyle ve çaresizce sırtlanmaya" (yahmilu) mahkum edildiğini detaylandırır.

        Yevme (يَوْمَ)

        İbn Fâris, y-v-m kökünün "güneşin doğuşundan batışına kadar olan zaman dilimi veya mutlak bir zaman aralığı" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Kur'an lügatinde "yevm" kelimesinin sadece 24 saatlik dünyevi ve astronomik bir döngüyü ifade etmediğini; başlangıcı ve sonu ilahi iradeyle belirlenmiş devasa, kozmik ve uhrevi evreleri (hesap gününü) tanımlamak için kullanılan geniş bir zaman/mekan zarfı olduğunu ifade eder.

        El-Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayakta durmak, doğrulmak, dikilmek ve kıyam etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Kıyâmet" kavramının, ölülerin dirilerek kabirlerinden kalkmaları ve ilahi mahkemenin mutlak otoritesi karşısında "hesap vermek üzere boyun eğerek ayakta dikilmeleri" olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı varoluşsal sarsıntıyı ve edebi zıtlığı çözümler. İnsanın dünyadayken hakikate karşı kibirle "yan dönerek / yüz çevirerek" (a'rada) sergilediği o konforlu ve kaçak duruşun; Kıyamet gününde mutlak hakikatin önünde zorunlu, çaresiz ve bütünüyle savunmasız bir "dikilmeye / hizaya geçmeye" (kıyâmet) dönüştüğünü estetik bir tahlille okur. Dünyevi kaçışın, uhrevi bir yüzleşmeyle son bulduğunu analiz eder.

        Vizran (وِزْرًا)

        İbn Fâris, v-z-r kökünün "insanın belini büken, hareketini kısıtlayan, ezici ve ağır yük" anlamına geldiğini belirtir. Devletin ağır yükünü çeken yöneticiye (vezir) veya ruhu ezen günaha da etimolojik olarak bu ezici ağırlıktan dolayı bu ismin verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "vizr" kelimesinin burada sıradan bir maddi eşya veya yük olmadığını; kişinin dünyada işlediği şirk, inkar ve zulümlerin ahiret boyutunda somutlaşarak, varlığı ve bilinci ezen mutlak bir "azap kütlesine" dönüşmesini ifade ettiğini detaylandırır. Nekra (belirsiz) formda gelmesi, bu yükün insan aklının sınırlarını aşan dehşet verici büyüklüğünü gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramın teolojik adalet terazisindeki yerine işaret eder. Yeryüzünde vahyin getirdiği arınmayı ve fıtri ilkeleri "kendisine ağır geldiği, nefsine zor geldiği için" reddeden insanın; hesap gününde bu dünyevi kolaycılığın bedelini, altında inleyeceği, belini kıracak olan devasa ve karanlık bir "günah yüküyle" (vizran) ödeyeceğini varoluşsal bir yasa olarak vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X