Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 99. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 99. Ayet

    كَذٰلِكَ نَقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ اَنْـبَٓاءِ مَا قَدْ سَبَقَۚ وَقَدْ اٰتَيْنَاكَ مِنْ لَدُنَّا ذِكْراًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keżâlike nakussu ‘aleyke min enbâ-i mâkad sebak(a)(c) vekad âteynâke min ledunnâ żikra(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Kuşkusuz sana katımızdan bir zikir (Kur’ân) verdik.”

      İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz. Yani geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana böyle anlatıyoruz ki senin resûl ve nebi olduğuna alâmet olsun. Ya da bu haberi sana nasıl anlatıyorsak aynı şekilde diğer peygamberleri de anlatıyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

      Kuşkusuz sana katımızdan bir zikir (Kur’ân) verdik. Müfessirlere göre âyetin metninde geçen “zikir” kelimesi ile kastedilen Kur andır. Görmez misin ki bundan sonra şöyle buyurmuştur: “Kim ondan yüz çevirirse şöyle şöyle olacaktır”. Kuşkusuz sana katımızdan bîr zikir (Kur’ân) verdik meâlindeki cümlenin “şeref” ve Kurandan sonra ebediyete kadar zikredilecek “anılma” gelmesi de mümkündür. Kim ona uyar ve davetine icabet ederse Kur an sayesinde anılan biri olur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde "k" (teşbih/benzetme) ve "zâlike" (işaret zamiri) edatlarının birleşiminden oluştuğunu ve "işte tıpkı bunun gibi, bu şekilde" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bağlaç görevi gören bu yapının, az önce uzun uzun anlatılan devasa Musa, Firavun ve Samiri kıssasını (tarihsel bloğu) toparlayıp, onu peygamberin (Hz. Muhammed'in) şu anki gerçekliğine bağlayan çok güçlü bir gramatik geçiş (köprü) edatı olduğunu aktarır.

        Nekussu (نَقُصُّ)

        İbn Fâris, k-s-s kökünün asli anlamının "bir şeyin izini sürmek, peşinden gitmek, kesmek ve bir haberi adım adım, sırasıyla aktarmak" olduğunu belirtir. Geçmiş olayların adım adım izi sürüldüğü için bu anlatı formuna "kıssa" denildiğini kaydeder. Birinci çoğul şahıs muzari formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kass" eyleminin sıradan bir hikaye anlatıcılığı veya masal (ustûre) olmadığını; bir olayın parçalarını hakikate bütünüyle sadık kalarak, öğretici ve ibret verici bir silsileyle "iz sürerek / kesitler halinde" nakletmek olduğunu detaylandırır.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "kıssa" formunu ve bu fiilin edebi işlevini ele alır. İlahi anlatının (nekussu), geçmiş olayları salt bir tarih kroniği (geçmişin arşivi) olarak aktarmadığını; o anki muhatabın yaşadığı güncel krizlere cevap verecek, onları teselli edecek ve uyaracak şekilde geçmişi şimdiki zamana taşıyan dinamik, teolojik ve litürjik bir eylem olduğunu analiz eder.

        Aleyke (عَلَيْكَ)

        İbn Fâris, "alâ" (üzerine) edatının ikinci tekil şahıs zamiriyle ("ke" / sana) birleşerek, hitabın ve eylemin doğrudan yöneldiği o yegane hedefi (Hz. Muhammed'i) işaretlediğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu yönelim edatının barındırdığı psikolojik teselli boyutunu irdeler. Musa'nın kavmiyle yaşadığı o devasa krizlerin (nankörlük, buzağı, isyan) bizzat elçinin "üzerine/zihnine" indirilerek; onun kendi kavmiyle yaşadığı ağır sıkıntılarda yalnız olmadığını, peygamberlik misyonunun doğasında bu ağır yükleri taşımak olduğunu hissettiren varoluşsal bir destek beyanı olduğunu vurgular.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu harf-i cerin burada "teb'îziyye" (bir kısmı, bazısı) işlevi gördüğünü belirtir. İlahi iradenin, geçmişte yaşanan her ince detayı ve gereksiz teferruatı değil; "sadece ibret alınması gereken, amaca hizmet eden o sarsıcı kısımlarını" seçip anlattığını gramatik olarak sabitler.

        Enbâi (أَنْبَاءِ)

        İbn Fâris, n-b-e kökünün "haber, önemli bilgi ve sarsıcı havadis" anlamlarına geldiğini belirtir. İlahi haberleri getiren elçiye de bu kelimenin kökünden ötürü "nebî" denildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe'" kavramının sıradan, günlük ve basit bir bilgi (haber) olmadığını; muhatabın dünyasında şok etkisi yaratan, onun inanç veya eylem dünyasında kesin bir değişiklik talep eden "büyük, sarsıcı ve hayati öneme sahip" bir bildirim olduğunu ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı edebi ağırlığa odaklanır. Tâ-Hâ suresinde anlatılan Firavun ve Samiri vakalarının basit birer tarihsel anı değil; insanlığın evrensel putperestlik zaafını, kibrini ve nankörlüğünü deşifre eden, her dönemde canlılığını koruyan devasa bir "ontolojik uyarı / hayati havadis" (enbâ) olduğunu estetik bir tahlille okur.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, ism-i mevsul (bağlaç) olan bu edatın "şey, o şeyler ki" anlamında kullanılarak, anlatılan haberlerin ve olayların kapsamını zaman ekseninde genelleyen bir çerçeve çizdiğini belirtir.

        Kad (قَدْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, mazi (geçmiş zaman) fiilinin önünde yer alan bu edatın "tahkik" (kesinlik ve şüphesizlik) bildirdiğini aktarır. Aktarılan olayların kurgulanmış mitolojik efsaneler değil, tarih sahnesinde kesinlikle ve bizzat yaşanmış mutlak gerçekler olduğunu gramatik bir mühürle sabitler.

        Sebaka (سَبَقَ)

        İbn Fâris, s-b-k kökünün "öne geçmek, önce olmak, geçmişte kalmak ve zaman/mekan olarak geride bırakmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebk" eyleminin zaman ekseninde kesin bir önceliği ifade ettiğini belirtir. İnsanlığın daha önce deneyimlediği, bedelini ödediği ve tarih sahnesinde "bütünüyle geçip gitmiş" olayları, kavimleri ve felaketleri tanımladığını kaydeder.

        Ve kad (وَقَدْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (vav) ve tahkik (kad) edatlarının birleşimiyle, kıssanın (geçmişin) bitip asıl maksada (Kur'an'a ve şimdiki zamana) geçiş yapıldığını; geçmiş haberlerin şu an inmekte olan ilahi mesaja sarsılmaz bir zemin hazırladığını aktarır.

        Âteynâke (آتَيْنَاكَ)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün asli anlamının "gelmek, varmak" olduğunu; if'al babından gelen "îtâ" eyleminin ise "birine bir şeyi lütfetmek, ihsan etmek, vermek" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "îtâ" eyleminin, basit bir nesnenin el değiştirmesi veya sıradan bir verme işlemi olmadığını; verenin o mutlak yüceliğini ve ihsanı alanın (elçinin) o seçilmiş onurunu gösteren "özel, eşsiz ve mutlak bir lütuf" olduğunu detaylandırır.

        Min ledunnâ (مِن لَّدُنَّا)

        İbn Fâris, "ledün" kelimesinin zaman veya mekan bildiren bir zarf olup "katından, yanından, bizzat huzurundan" anlamına geldiğini belirtir. Sonuna eklenen birinci çoğul şahıs zamiriyle ("nâ" / bizim) "bizzat kendi katımızdan" manasını taşır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık felsefesinde "Ledün" kavramının ontolojik kökenini inceler. Bu kavramın, Hz. Muhammed'e verilen o bilginin (vahyin) beşeri bir kaynaktan, yazılı bir tarihsel metinden, bir felsefe okulundan veya başka bir bilgeden öğrenilmediğini; bütünüyle dikey bir boyuttan, "doğrudan doğruya mutlak ilahi merkezden" (Allah'ın şahsi katından) indirildiğini ispatlayan sarsıcı bir teolojik bildirim olduğunu analiz eder.

        Zikran (ذِكْرًا)

        İbn Fâris, z-k-r kökünün "hatırlamak, anmak, zihinde tutmak, unutmanın zıttı ve şeref/ün" anlamlarına geldiğini belirtir. Nekra (belirsiz) formda kullanılması, o zikrin büyüklüğünü ve ihtişamını vurgular.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikir" kavramını hem dille anmak hem de kalple şuurlu bir şekilde hatırlamak olarak tanımlar. Burada bizzat Kur'an'ın kendisine (ilahi mesaja) "zikir" denildiğini; çünkü vahyin, insanın fıtratındaki o ezeli Tevhid sözleşmesini ona yeniden hatırlatan ve gaflet uykusundan uyandıran mutlak bir araç olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi estetiğini çözümler. İnsanın yeryüzündeki temel probleminin "bilgisizlik" değil, hakikati "unutmak" (nisyan) olduğunu belirtir. Tâ-Hâ suresinin başından beri anlatılan Firavun'un, İsrailoğullarının ve Samiri'nin düştüğü o büyük varoluşsal "unutuşa / putperestliğe" karşı; Allah'ın Hz. Muhammed'e mutlak bir "Hatırlatma" (Zikir / Kur'an) verdiğini estetik bir tahlille okur. Vahyin, kirlenmiş insanlık hafızasını tedavi eden devasa bir kozmik müdahale olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve dilbilimsel boyutuna değinir. "Zikir" kelimesinin Arapçada aynı zamanda "şeref, onur, itibar ve şan" manasına da geldiğini hatırlatır. Allah'ın bu mesajı vererek sadece kuru bir bilgi aktarmadığını, aynı zamanda o elçiyi (Hz. Muhammed'i) ve ona inanan o ilk zayıf topluluğu tarih sahnesinde eşsiz bir onurla, şerefle ve namla (zikirle) yücelttiğini sosyolojik bir perspektifle vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X