اِنَّـمَٓا اِلٰهُكُمُ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَسِعَ كُلَّ شَيْءٍ عِلْماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 98. Ayet
Daralt
X
-
“Sizin yegâne tanrınız O Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.”
Sizin yegâne tanrınız O Allah’tır ki O’ndan başka ilâh yoktur. Hz. Mûsâ’nın “Sizin yegâne tanrınız” tanıdığınız “o Allah’tır ki ondan başka ilâh yoktur. O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır, hiçbir şey O’nun bilgisi dışında kalmaz ve O’na gizli kalmaz sözünü buzağı heykelini yakıp denize savurunca söylemiş olması mümkündür. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Mûsâ bunları onlara -Allah Teâlâ’nın “İnkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle dopdoluydu” beyanında haber verdiği üzere- buzağı sevgisini kalplerinde saklayıp içlerinde gizledikleri zaman söylemiştir. Hz. Mûsâ onlara O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır, sizin gizlediklerinizi de açık ettiklerinizi de bilir demiştir. Ya da İsrâiloğulları Allah Teâlâ’nın onların gizlediklerini, kalplerinde sakladıklarını ve insanların bilmediği şeyleri bildiğini bilmiyorlar, Cenâb-ı Hakk’ı huzurlarında meydana gelen açık şeyleri bilen, ama gizli ve huzurlarında olmayan şeyleri bilmeyen yeryüzü hükümdarları gibi zannediyorlardı. İşte bunun üzerine yüce Allah açık olanı da, gizli olanı da, aşikâre olanı da, karşısında olanı ve olmayanı da bildiğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İnnemâ (إِنَّمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "inne" (pekiştirme) ve "mâ" (Kâffe/engelleyici) edatlarının birleşimiyle oluşan bu yapının Arap belagatinde "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tahsis) işlevi gördüğünü aktarır. Altın buzağının parçalanıp denize savrulmasının hemen ardından; cümlenin bu edatla başlamasının, ilahlık vasfını sadece ve mutlak surette yegane yaratıcıya tahsis eden, kitlelerin zihnindeki diğer bütün sahte alternatifleri gramatik olarak yıkan sarsılmaz bir başlangıç olduğunu sabitler.
İlâhukumu (إِلَٰهُكُمُ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde e-l-h kökünün "ibadet edilen, sığınılan, yüceltilen ve mutlak otorite kabul edilen makam" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "ilah" kavramını insanın fıtri olarak yöneldiği yegane varlık ekseni olarak tanımlar. Sonuna eklenen ikinci çoğul şahıs zamiriyle ("kum" / sizin), Samiri'nin "Sizin ilahınız budur" diyerek sunduğu o cansız buzağıya karşı; "Sizin gerçek ilahınız ancak ve ancak..." şeklinde, bozulan teolojik algıyı doğrudan onaran ve kitleye yeniden asıl hedefini gösteren bir idrak inşası olduğunu detaylandırır.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen ve bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayan yüce yaratıcının o mutlak ve özel ismi olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik semantiğinde "Allah" lafzının kullanımını irdeler. İsrailoğullarının zihninde şekillenen, altından yapılmış, gözle görülen ve böğüren o sonlu/fani (pagan) ilah tasavvurunun bütünüyle iptal edilerek; yerine hiçbir sınırın, bedenin ve maddenin içine hapsedilemeyen, aşkın, sonsuz ve mutlak tek bir yaratıcının (Allah'ın) ikame edildiğini felsefi bir dille analiz eder.
Ellezî (الَّذِي)
İbn Fâris, ism-i mevsul (bağlaç) olan bu kelimenin, işaret edilen o mutlak ilahın bilinen, sarsılmaz ve eşsiz durumunu (tevhid sıfatını) tanımlamak için kullanılan bağlayıcı bir köprü olduğunu ifade eder.
Lâ (لَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, cinsini nefyeden (mutlak olumsuzluk bildiren) "lâ" edatının, kendisinden sonra gelen kavramın (ilahlığın) bütün cüzlerini, ihtimallerini, kırıntılarını ve gölgelerini kökünden kazıdığını, şirk ihtimalini sıfırlayan en şiddetli gramatik araç olduğunu aktarır.
İlâhe (إِلَٰهَ)
İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen ve "kendisine ibadet edilen/yönelinen varlık" anlamına gelen bu kelimenin, "lâ" edatıyla birlikte (hiçbir ilah) evrendeki sahte tanrıların tamamını hiçliğe mahkum ettiğini belirtir.
İllâ (إِلَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, istisna edatı olan bu kelimenin, "lâ" edatının yarattığı o devasa ontolojik boşluğu (yokluğu), tek, mutlak ve sarsılmaz bir varlıkla (ispatla) doldurmak üzere cümlenin akışını çevirdiğini gramatik olarak sabitler.
Hû / Huve (هُوَ)
Râgıb el-İsfahânî, üçüncü tekil şahıs (O) zamiri olan bu kelimenin, mutlak varlık alanında sadece Allah'ı işaret ettiğini ifade eder.
Dücane Cündioğlu, "Lâ ilâhe illâ huve" (O'ndan başka ilah yoktur) cümlesinin barındırdığı felsefi ve teolojik zirveyi çözümler. Altından yapılmış somut bir "şey"e (buzağıya) tapınmaya alışkın kitlelere karşı; cismaniyetten, mekandan, zamandan ve insani bütün sınırlardan münezzeh, bütünüyle "soyut, aşkın ve mutlak Bir" (Huve / O) tasavvurunu inşa eden sarsıcı bir estetik aydınlanma ve put kırma (dekontrüksiyon) eylemi olduğunu tahlil eder.
Vesia (وَسِعَ)
İbn Fâris, v-s-a kökünün "dar olmamanın zıttı, genişlik, her tarafı içine almak, ihata etmek, kapasite ve güç yetirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Mazi (geçmiş zaman) formunda mutlak bir yasayı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "vüs'at" eyleminin fiziksel veya maddesel bir alan kaplamak olmadığını; ilahi sıfatların mevcudattaki her zerreye nüfuz etmesi, hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde varlığı bütünüyle kuşatması olduğunu kaydeder.
Kulle (كُلَّ)
İbn Fâris, k-l-l kökünün "parçaları bir araya getirmek, bütünsellik, istisnasız tamamı ve hepsi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Şey'in (شَيْءٍ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "var olmak, varlığı murat edilmek, mevcudat ve nesne" anlamlarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin rasyonel ve felsefi genişliğine odaklanır. "Her şey" (kulle şey'in) ifadesinin evrendeki mikrodan makroya, en soyut düşüncelerden en somut maddelere kadar "varlık" kategorisindeki her nesneyi kapsadığını belirtir. Samiri'nin elindeki bir avuç toprağın, insanların kalplerindeki şirk kırıntılarının veya Musa'nın dağdaki sessizliğinin bile bu mutlak ilahi kuşatmanın (vüs'atin) içinde eridiğini, Allah'ın evrene olan mutlak hakimiyetini sosyolojik ve kozmolojik bir perspektifle vurgular.
Ilmâ / Ilmen (عِلْمًا)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin izini sürmek, hakikatini kavramak, kesin olarak bilmek, cehaletin ve karanlığın zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik yapısına (temyiz / açıklayıcı nesne) odaklanarak barındırdığı edebi estetiği irdeler. Allah'ın evrendeki her şeyi "ne ile" kuşattığı (vesia) sorusuna, kaba bir güçle, mekansal bir kütleyle veya ordularla değil; doğrudan "ilimle" (mutlak ve sınırsız bilgiyle) cevabını vermesinin sarsıcı olduğuna dikkat çeker. Bu ifadenin, sadece rüzgarın girmesiyle anlamsız bir şekilde böğüren o ruhsuz, bilgisiz ve kör (ceseden) buzağıya karşı atılmış kusursuz bir teolojik tokat olduğunu estetik bir tahlille okur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bilgi (ilim) ile ilahlık (tevhid) arasındaki o devasa ontolojik bağa işaret eder. Gerçek bir ilah olmanın temel ve değişmez şartının evrendeki her zerreyi (kulle şey'in) "bilmek" (ilim) olduğunu; Samiri'nin sahte putunun bu vasıftan zerre kadar pay alamadığını belirtir. Kendi etrafında dönen dolaplardan ve kendi çıkardığı sesten bile habersiz olan bir altının karşısına; karanlıkta gizlenen en ufak bir niyet sapmasını bile "ilmiyle bütünüyle kuşatan" (vesia kulle şey'in ılmâ) mutlak Rabb'in ihtişamlı tasvirinin konduğunu detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla