Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 97. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 97. Ayet

    قَالَ فَاذْهَبْ فَاِنَّ لَكَ فِي الْحَيٰوةِ اَنْ تَقُولَ لَا مِسَاسَۖ وَاِنَّ لَكَ مَوْعِداً لَنْ تُخْلَفَهُۚ وَانْظُرْ اِلٰٓى اِلٰهِكَ الَّذ۪ي ظَلْتَ عَلَيْهِ عَاكِفاًۜ لَنُحَرِّقَنَّهُ ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمِّ نَسْفاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle feżheb fe-inne leke fî-lhayâti en tekûle lâ misâs(e)(s) ve-inne leke mev’iden len tuḣlefeh(u)(s) venzur ilâ ilâhike-lleżî zalte ‘aleyhi ‘âkifâ(en)(s) lenuharrikannehu śümme lenensifennehu fî-lyemmi nesfâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “(Mûsâ) şöyle dedi: ‘Haydi git! Artık hayatın boyunca sana düşen ‘Bana dokunmak yok!’ demekten ibarettir. Ve bil ki asla kaçıp kurtulamayacağın bir hesap günü de seni beklemektedir. Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak; biz onu iyice yakacağız sonra da un ufak edip denize savuracağız!’”

      (Mûsâ) şöyle dedi: Haydi git! Artık hayatın boyunca sana düşen ‘Bana dokunmak yok!’ demekten ibarettir. Bazıları Sâmirî’ye ceza ve yaptıklarına karşılık olarak Mûsâ’nın (a.s.) söylediğini şöyle yorumlamıştır: “Artık hayatın boyunca hep bana dokunmak yok diyecek bundan başka bir şey demeyeceksin dedi”. Bazıları da “bana dokunmak yok” meâlindeki cümleyi şöyle yorumlamıştır: “Asla bana dokunmayacaksın. Ben de sana dokunmayacağım”, yani ebediyyen bana dokunmayacaksın. Mûsâ (a.s.) Sâmiri’nin yaptıklarını öğrenince onu İsrâiloğulları’nın arasından çıkarmıştır.

      [Ebû Avsece] “lâ misâse” (مساس ال) kelimesini şöyle açıklamıştır: “Sana hiçbir kimse dokunmayacak ve kimse sana eziyet etmeyecek”. Ebû Avsece “zalte aleyhi” (عليه ظلت) fiilini “zılte” (ظلت) şeklinde okumuştur ama bu yanlış bir kullanımdır. Fiilin asıl doğru kullanımı “zalte ve zalilte” (ظللت و ظلت) şeklindedir.

      Übey b. Kâb’ın mushafında âyet “tekûle” (تقول) fiili olmaksızın “inne leke fı’l-hayâti en lâ misâse” (مساس ال أن الحياة في لك إن), yani artık hayatın boyunca sana dokunmak yok, şeklindedir. Hafsa’nın mushafmda ise “inne leke fi’l-hayâti’t-dünyâ en tekûle lâ misâse” (مساس ال تقول أن الدنيا الحياة في لك إن), yani “Artık dünya hayatı boyunca sana düşen ‘Bana dokunmak yok!’ demekten ibarettir” şeklindedir. Bazıları âyeti şöyle tevil etmiştir: İnsanlarla kaynaşma, onlar da seninle dostluk kurmayacaklar. Ebû Muâz “el-misâs” (المساس) kelimesinin “mâsse” fiilinin mastarı olduğunu ve diğer mastarının da “mümâsse” (مماسة) şeklinde geldiğini ifade eder. Kelime bu haliyle “dârrahû dırâran ve sârrehû sirâran ve müsârraten” (مسارّة و سرارا سارّه و ضرارا ضارّه) şeklindeki kullanımlara benzer. Kelime “lâ mesâse” (مساس ال) şeklinde okunursa “nezâli ve derâki” (دراك و نزال) demen gibidir.

      Ve bil ki asla kaçıp kurtulamayacağın bir hesap günü de seni beklemektedir. Âyette geçen “mevid” (موعد) kelimesinin, azabın için tayin edilmiş bir gün anlamına gelme ihtimali vardır. Kaçıp kurtulamayacağın cümlesi de dünya ve âhirette kaçıp kurtulamayacağın anlamına gelmesi muhtemeldir.

      Şimdi şu tapıp durmakta olduğun tanrına bir bak. Bu beyanın anlamı şöyledir: İlâh olduğunu iddia ettiğin tanrına bir bak. Yoksa ona Mûsâ (a.s.) “ilâh” ismini vermiş değildir. Âyetin ifadesi “İbrahim gizlice tanrılarının yanına vardı”, yani zanlarına göre tanrılarının yanına vardı beyanına benzer. “Zalte” (ظلت) bir fiile gündüz devam etmek “bâte” (بات) ise gece sabaha kadar devam etmek anlamına gelir. İbn Mesûd ve Übey mushaflarmda âyet “venzur ilâ ilâhikellezî zılte aleyhi âkifen le nezbehannehû sümme le nuharrikannehu” (لنحرقنّه ثم لنذبحنّه عاكفا عليه ظلت الذي إلهك إلى وانظر) şeklindedir. Aynı şekilde ateşin altın ve gümüşten yapılmış ziynet eşyalarını yakıp küle çevirecek bir özelliği yoktur.

      Biz onu iyice yakacağız sonra da un ufak edip denize savuracağız! Bu ifadede Mûsâ’nın (a.s.) mûcizesi ispat edilmektedir. Çünkü o, biz onu yakacağız diyor. Eti ve kanı olan buzağıyı ateşin yakma özelliği yoktur. Fakat eritir. Sonra Mûsâ (a.s.) onu yakacağını haber veriyor ki bu yapacağı işin mûcize olduğunu gösterir.

      “Le nuharrikannehû” fiili iki türlü okunur. Baştaki “nûn” zammeli okunursa ateşe atıp yakmak anlamına gelirken, “nûn” harfinin fethası ile “le nahrukannehû” (لنحرقنّه) şeklinde okunduğunda törpülemek anlamına gelir. Ebû Muâz der ki; Kelime “nûn” harfinin nasbı ile “le nahrukannehû” şeklinde okunursa şöyle açıklamak uygun olur: İsrâiloğulları’nın taptıkları buzağı ziynet eşyalarından yapılmıştı. Mûsâ (a.s.) onu ateşle yakamadı ve törpü ile un ufak etti. Aynı fiilin “le nuharrikannehû” şeklinde okunması halinde mâna şu şekli alır: Buzağı eti ve kanı olan bir buzağı idi. Mûsâ (a.s.) onu ateşte yaktı. Buzağı küle döndü. Ve külü denize savruldu.

      Ebû Muâz'ın nakline göre Mukâtil b. Süleyman şu açıklamayı yapmıştır: Mûsâ (şöyle dedi): Biz onu yakacağız (le nuharrikannehû), sonra da törpü ile un ufak edeceğiz (“le nahrukannehû”). Sübhânallah! Onu ateşle yaktığında törpülemeye ihtiyaç kalır mı? Mukâtil, her iki kırâat şeklini ve tevilini bir kıraat şeklinde ve tevilinde birleştirmek istemiştir. Fakat iki kırâat tarzından birine göre buzağının eti ve kanı olan bir buzağı olması, diğer kırâata göre de eti ve kam olmayan ziynet eşyalarından yapılmış bir buzağı heykeli olması ve her iki kırâatm da nâzil olmuş olması bizce mümkün değildir. Mukâtü’in buzağının ateşte yakılmış sonra da törpü ile un ufak edilmiş olduğu yolundaki görüşü güzeldir. Çünkü buzağı eti ve kanı olan bir buzağı ise ateş onu yakmaz fakat eritir. Sonra da törpü ile un ufak edilir. İşte o zaman denize savrulur.

      Ebû Muâz’ın nakline göre Araplar “neseftul-bürra ensifuhû nesfen” (نسفا أنسفه البرّ نسفت) derler. Buğdayı elekten geçirdim ve samanını havaya uçurdum, demektir. Yürüyüş için de “mâ zilnâ nensifü yevmenâ küllehû nesfen” (نسفا كلّه يومنا ننسف ما زلنا) tabirini kullanırlar ki bütün gün yürüyoruz demektir.

      Ebû Avsece “nensifennehû” fiili için şu açıklamayı yapmıştır: “le nensifennehû nesfen” (نسفا لننسفنّه): “Onu öyle bir atacağız ki!” “en-Nesfu” (النسف) bir şeyi kökünden sökmek demektir. Fiilin çekimi “nesefe- yensifü- nesfen” (نسفا ينسف نسف) şeklindedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini içsel bir iradenin ve kesin bir kararın dışa vurumu olarak tanımlar. Musa'nın, Samiri'nin o mistik ve ezoterik yalanını (nefsinin ona süslü gösterdiği kurguyu) dinledikten sonra; onunla teolojik bir tartışmaya girmeyi bütünüyle reddedip, peygamberi ve hukuki nihai hükmünü vermek üzere doğrudan "dedi ki" (kâle) eylemine geçmesini analiz eder.

        Fezheb (فَاذْهَبْ)

        İbn Fâris, z-h-b kökünün "bir yerden ayrılmak, çekip gitmek, uzaklaşmak ve gözden kaybolmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "fe" (takip ve sonuç) edatıyla birlikte kesin bir emir kipidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zehâb" eyleminin sadece fiziksel bir yürüyüş değil, bulunulan mekandan mutlak bir kopuş (sürgün) olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emir kipinin barındırdığı hukuki ve sosyolojik dehşeti irdeler. Musa'nın Samiri'ye fiziksel bir idam (ölüm cezası) vermek yerine "Defol git!" (fezheb) demesinin; onu İsrailoğulları toplumunun bütünüyle dışına atarak, çölün ortasında mutlak bir hiçliğe ve "sosyal ölüme" mahkum eden çok daha ağır bir varoluşsal tecrit kararı olduğunu analiz eder.

        Fe inne (فَإِنَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (fe) ve pekiştirme (inne) edatlarının birleşimiyle oluşan bu yapının, verilen sürgün kararının arkasındaki o kaçınılmaz, kesin ve şüphe götürmez ilahi/hukuki gerekçeyi (kaderi) başlattığını aktarır.

        Leke (لَكَ)

        İbn Fâris, tahsis ve aidiyet bildiren "lâm" edatının ikinci tekil şahıs zamiriyle ("ke" / sana) birleşerek; verilecek olan bu eşi benzeri görülmemiş cezanın sadece ve özel olarak Samiri'nin şahsına mühürlendiğini ifade eder.

        Fî'l-hayâti (فِي الْحَيَاةِ)

        İbn Fâris, h-y-y kökünün "canlılık, dirilik, hareket ve ölümün zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı edebi ve psikolojik paradoksu çözer. İnsanın en temel arzusu olan "yaşamak" (hayat) kavramının, zarfiyet edatıyla (fî / içinde) kullanılarak bizzat cezanın kendisine dönüştürülmesini inceler. Samiri'nin öldürülmediğini, ancak ona "yaşadığın süre boyunca" denilerek; o çok sevdiği hayatın, ölümden daha ağır bir eziyete ve nefes alan bir cehenneme çevrildiğini estetik bir tahlille okur.

        En tekûle (أَنْ تَقُولَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, masdar edatı (en) ve muzari fiilin (tekûle) birleşerek eylemi süreklilik bildiren bir isme (senin sürekli söylemen) dönüştürdüğünü; Samiri'nin varlığının sadece bu sarsıcı cümleyi tekrarlamaktan ibaret bir otomata (cezaya) indirgendiğini gramatik olarak sabitler.

        Lâ misâse (لَا مِسَاسَ)

        İbn Fâris, m-s-s kökünün "iki tenin birbirine değmesi, dokunmak, temas etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, cins-i nefyeden "lâ" (mutlak olumsuzluk) edatıyla birleşen bu kelimenin; fiziki, sosyal ve insani her türlü temasın "asla ve katiyen olmaması" (Bana dokunmayın / Ben kimseye dokunamam) manasına geldiğini kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik ironisini ve felsefi dehşetini çözümler. Az önce bütün bir ulusu (İsrailoğullarını) peşinden sürükleyen, kitleleri kendi etrafında toplayan ve onlara hükmetme kibri taşıyan bir demagogun; "Bana dokunmayın" (lâ misâse) diye bağırarak insanlardan kaçan, kimsenin yanına yaklaşamadığı mutlak bir "yalnıza/cüzzamlıya" dönüştürülmesini analiz eder. Topluma sahte bir tanrı icat edenin, toplumdan bütünüyle yalıtılmasını kusursuz bir ilahi adalet estetiği olarak sunar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve sosyolojik karşılığına dikkat çeker. "Lâ misâse" cezasının, antik dönemlerde bulaşıcı hastalık (cüzzam) taşıyanlara veya dini/sosyal aforoz (ostracism) yemiş "lanetliler" sınıfına uygulanan bir yaptırım olduğunu; Samiri'nin biyolojik olarak hastalanmasa bile, sosyolojik olarak toplum için "dokunulmaz ve iğrenç bir virüs" haline getirildiğini vurgular.

        Ve inne (وَإِنَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (vav) ve pekiştirme (inne) harflerinin birleşimiyle, cezanın sadece dünyadaki bu sosyal tecritle (lâ misâse) sınırlı kalmadığını; mutlak ve daha büyük bir uhrevi yaptırımın kapısını açan gramatik bir geçiş olduğunu aktarır.

        Leke (لَكَ)

        İbn Fâris, yönelim ve tahsis edatının, bu ikinci büyük cezanın da doğrudan ve sadece Samiri'ye kilitlendiğini belirttiğini ifade eder.

        Mev'ıden (مَوْعِدًا)

        İbn Fâris, v-a-d kökünün "ileride gerçekleşmesi kararlaştırılan bir söz, randevu yeri ve zamanı" anlamlarına geldiğini belirtir. Nekra (belirsiz) formda gelmesi, o anın büyüklüğünü ve dehşetini vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik zaman algısında bu kavramı irdeler. Samiri'nin "nefsiyle" kurduğu o dünyevi kumpasın, zamanın ötesindeki mutlak hesap günüyle (mev'ıd) kesildiğini; insanın dünyadaki yalıtılmışlığının (tecrit) aslında o büyük ilahi adalet mahkemesine kadar sürecek olan geçici bir bekleme odası olduğunu felsefi bir dille analiz eder.

        Len tuhlefehû (لَنْ تُخْلَفَهُ)

        İbn Fâris, h-l-f kökünün "bir şeyin arkasında kalmak, verilen sözü tutmamak ve sözden caymak" anlamlarına geldiğini belirtir. Meçhul (edilgen) muzari formundadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "len" edatının geleceğe yönelik mutlak ve ebedi bir olumsuzluk bildirdiğini aktarır. Samiri'nin o "Bana dokunmayın" şeklindeki dünyevi çaresizliğinin ardından, karşılaşacağı o uhrevi randevunun "asla, katiyen ve hiçbir şekilde iptal edilemeyeceğini / cayılmayacağını" gramatik bir mühürle sabitler.

        Venzur (وَانْظُرْ)

        İbn Fâris, n-z-r kökünün "gözle bakmak, dikkatle incelemek, beklemek ve gözlemlemek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin sıradan bir bakış değil, bir nesnenin hakikatini ve sonunu görmek amacıyla yapılan derin bir odaklanma olduğunu ifade eder. Emir kipiyle, Samiri'nin kendi eserinin yok oluşunu izlemeye zorlandığını kaydeder.

        İlâ (إِلَىٰ)

        İbn Fâris, yönelim bildiren bu edatın, Samiri'nin bakışlarını bizzat kendi ürettiği o sapkın nesneye (odak noktasına) kilitlediğini ifade eder.

        İlâhike (إِلَٰهِكَ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün "ibadet edilen, yüceltilen ve mutlak otorite kabul edilen" anlamına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sonuna eklenen ikinci tekil şahıs zamirinin ("ke" / senin) barındırdığı o devasa teolojik ironiye ve alaya dikkat çeker. Musa'nın, o cansız altın kütlesini işaret ederek "Şu senin ilahına bir bak" demesinin; fâilin kibrini, putun acizliğini ve şirk koşulan nesnenin değersizliğini yüzüne vuran son derece aşağılayıcı ve yıkıcı bir retorik olduğunu vurgular.

        Ellezî (الَّذِي)

        İbn Fâris, ism-i mevsul (bağlaç) olan bu kelimenin, işaret edilen o sahte ilahın spesifik ve akıl almaz durumunu (sıfatını) tanımlamak için kullanıldığını ifade eder.

        Zılte (ظَلْتَ)

        İbn Fâris, z-l-l kökünün "gündüz boyunca bir işe devam etmek, bir halde sabit kalmak ve süreklilik" anlamlarına geldiğini belirtir. Aslı "zalilte" olup tahfif (hafifletme) amacıyla "zılte" şeklinde kullanılmıştır.

        Aleyhi (عَلَيْهِ)

        İbn Fâris, "alâ" (üzerine) edatının, eylemin (tapınmanın) doğrudan o cansız heykeli merkez alarak yapıldığını belirttiğini ifade eder.

        Âkifen (عَاكِفًا)

        İbn Fâris, a-k-f kökünün "bir şeye yönelip ondan hiç ayrılmamak, sürekli meşgul olmak ve kapanmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Gabriel Said Reynolds, "itikaf" (âkif) kavramının Antik Yakın Doğu'daki putperest kült ayinleriyle olan bağını irdeler. Musa'nın Samiri'ye "Üzerine kapanıp taptığın/ritüel düzenlediğin ilah" demesinin, sadece bireysel bir günahı değil; çölde inşa edilen o kurumsal Mısır paganizmini (kesintisiz tapınak hizmetini) deşifre ettiğini analiz eder.

        Le nuharrikannehû (لَنُحَرِّقَنَّهُ)

        İbn Fâris, h-r-k kökünün "ateşle yakmak, kül etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'il babından (tahrîk) gelmesi, eylemin şiddetini ve çokluğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin başındaki kasem (yemin) lâmı ve sonundaki şeddeli pekiştirme nûnu (nûn-ı müşeddede) ile birlikte "Andolsun ki biz onu cayır cayır, paramparça edene kadar yakacağız" şeklindeki o mutlak imha kararlılığını kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, eylemin felsefi estetiğine odaklanır. Altının (zînetin) aslında ateşte eriyen ama yok olmayan bir maden olduğunu hatırlatarak; buradaki "yakma" eyleminin sadece metali eritmek değil, o nesneye yüklenen "kutsallığı, put formunu ve ilahlık kurgusunu" ontolojik olarak yakıp yok etmek (sahte kutsalı hiçleştirmek) olduğunu sarsıcı bir tahlille okur.

        Summe (ثُمَّ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, eylemler arasındaki sırayı ve bir zaman aralığını (terâhi) bildiren atıf harfi olduğunu; putun ateşte tamamen eriyip kimliğini kaybetmesinin ardından o nihai ve geri döndürülemez ikinci infaz aşamasına geçildiğini gramatik olarak aktarır.

        Le nensifennehû (لَنَنْسِفَنَّهُ)

        İbn Fâris, n-s-f kökünün "bir şeyi kökünden koparmak, un ufak etmek, rüzgarda savurmak ve toz haline getirip üflemek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, pekiştirme ekleriyle (lâm ve şeddeli nûn) gelen bu eylemin; yanan ve eriyen o putun törpülenerek, toz haline getirilerek ve zerrelere ayrılarak rüzgarın önüne katılması (mutlak dağıtılma) olduğunu detaylandırır.

        Fî'l-yemmi (فِي الْيَمِّ)

        İbn Fâris, y-m-m kökünden gelen "yemm" kelimesinin suyu bol olan, derin ve yutucu deniz/nehir anlamına geldiğini belirtir. Zarfiyet edatıyla (fî / içine) kullanılmıştır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dilleri havzasındaki (İbranice yâm, Süryanice yammâ) mitolojik ve coğrafi derinliğini inceler.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi kurgusundaki o muazzam teolojik simetriyi bu kelime üzerinden çözer. Musa'nın o toz haline getirilmiş putu fırlattığı yerin sıradan bir çukur değil, o engin ve yutucu "deniz" (yemm) olmasının tesadüf olmadığını belirtir. Tıpkı kibriyle ilahlık taslayan Firavun'un o aynı denizde (yemm) yutulup hiçliğe karışması gibi; İsrailoğullarının zihninde ilahlaştırılan bu altının da o aynı denizin derinliklerine (yemme) savrulmasının, Kur'an'ın şirke karşı uyguladığı kusursuz ve döngüsel bir ilahi adalet/imha estetiği olduğunu tahlil eder.

        Nesfen (نَسْفًا)

        İbn Fâris, n-s-f kökünün masdar formu olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin meful-i mutlak (mutlak tümleç) olarak kullanılmasının gramatik şiddetine dikkat çeker. "Savurdukça savuracağız / zerresini bırakmayacağız" anlamı katarak, o puttan geriye tek bir parçanın, tek bir hatıranın veya yeniden tapınılacak en ufak bir kalıntının bile bırakılmadığını; batılın yeryüzünden kökünün kazınmasını temsil eden o nihai ve mutlak yok oluşu (nesfen) vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X