Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 96. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 96. Ayet

    قَالَ بَصُرْتُ بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِه۪ فَقَبَضْتُ قَبْضَةً مِنْ اَثَرِ الرَّسُولِ فَنَبَذْتُهَا وَكَذٰلِكَ سَوَّلَتْ ل۪ي نَفْس۪ي​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle basurtu bimâ lem yebsurû bihi fekabedtu kabdaten min eśeri-rrasûli fenebeżtuhâ vekeżâlike sevvelet lî nefsî

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      95. “Mûsâ sordu: ‘Peki senin zorun neydi ey Sâmirî?’”

      96. “‘Ben onların görmediklerini gördüm, bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. Nefsim beni böyle yapmaya itti’ diye cevap verdi.”

      Mûsâ sordu: Peki senin zorun neydi ey Sâmirî? Hasan-ı Basrî bu beyanı şöyle açıklamıştır; Peki yaptığına delilin neydi ey Sâmirî? ve onun asla herhangi bir delili yoktu demiştir. Bir başkası ise Senin halin neydi? İşin neydi? demiştir. Âyette geçen “el-hatbu” (الخطب) sözlükte “durum” ve “hal” demektir. Âyetin teviline gelince -en doğrusunu Allah bilir ya- şöyledir: Senin durumun nedir? Yani yaptığın işi yapmaya seni iten nedir?

      Sâmiri’ye bu ismin verilmesi “es-sâmira” isimli bir kabileye mensup olmasıydı. Hârun (a.s.) Mûsanm ana baba bir kardeşi olduğu halde “Ey anamın oğlu” demesini şöyle açıklamışlardır: Hârun bu ifadeyle kardeşinin kendisine acımasını ve yakasını bırakmasını istemişti.

      Ben onların görmediklerini gördüm. Bu âyetin metninde geçen “Yebsurû” (يبصروا) fiili yâ ile okunduğu gibi “tebsurû” (تبصروا) şeklinde “tâ” ile de okunmuştur. Sâmirî daha sonra kendisinin gördüğü onların da görmediği şeyi açıklamakta ve şöyle demektedir: Bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım. Müfessirlerin geneli şöyle diyorlar: Sâmirî Cebrâü’in atının izinin toprağından bir avuç almış ve onu atmıştır. Âyet-i kerîmede topraktan, attan, bu elçinin Cebrâil veya bir başkası olduğundan söz edilmemektedir. Sâmirî’nin avuçlayıp aldığı şeyin tevil âlimlerinin dediği gibi at izinden alınmış bir avuç toprak olabilir. Übeyy’in mushafmda âyet “fe kabaztu kabzaten min eseri ferasi’r-resûli” (الرسول فرس أثر من قبضة فقبضت) şeklindedir. Müfessirlerin dedikleri sabit ve sahih olması halinde buna diyecek bir şey yoktur. Aksi takdirde Kur an’da belirtilenlere herhangi bir şey ilâve edemeyiz. Çünkü bu haberler ve kıssalar onların kitaplarmdaydı. Kur anda bunlardan bahsedildi, bu sayede Hz. Peygamber bunları onlara (peygamber olduğuna dair) delil olarak göstersin ve bunları yüce Allah’tan öğrendiğini anlasınlar. Onların kitaplarında bulunan haberlere ilâve edilecek ya da eksik anlatılacak olursa âyetin, onlara karşı delil getirme özelliği ortadan kalkar. Hatta bu onlara iftira atma gibi bir sonuç doğurur. Bundan dolayı Kur anda yer alan haberleri iftiracı duruma düşmemek için üzerine bir şey eklemeden ve çıkarmadan olduğu gibi korumak gerekir. Ancak Hz. Peygamber’den şöyle olmuştu şeklinde sahih bir rivayet olursa bu söylenebilir. Aksi takdirde Kur anda belirtilenlere eklemek veya eksiltmekten kaçınmak daha uygundur. Çünkü bu âyetin kıraat şeklini ela alırken Hasan-ı Basrî ve Katâde’nin âyeti “fe kabastu kabsaten” (قبصة فقبصت) şeklinde okuduklarını belirterek şöyle demiştik: “Kabs” bir şeyi parmak uçlarıyla almak, “kabza” ise avuçla yapılır. Bu iki kıraatin aynı anda sahih olması ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü parmak uçlarıyla almak, avuçlamaktan başka bir şeydir. Bu onların kitaplarında olan bir haberdir. Sâmirî ya parmak ucuyla almıştır ya da avuçlayarak. Ama ikisiyle birlikte olması muhtemel değildir. Ancak şöyle söylenebilir: Sâmirî toprağı önce parmak uçlarıyla almış sonra da avucuna aktarmıştır. Bu takdirde olabilir veya toprağı iki kez de almış olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Nefsim beni böyle yapmaya itti diye cevap verdi. Bu cümle iki mânaya gelebilir. Birincisi: Nefsim bana dedi ki; Elçinin izinden bir avuç alır da onu ziynet eşyalarının içine atarsan (buzağı) canlanacaktır. Ya da nefsi onu, görmedikleri ve gözlerinin önünde olmayan ilâha tapmama doğrultusundaki âdetlerine ve yaratılışlarına göre hareket etmeye itti. Çünkü onlar “Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi sen de bizim için bir tanrı yap”, bir diğer âyete göre de “Ey Mûsâ! Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayız” demişlerdi. Bu karakter ve yapıları dolayısıyla Sâmirî şöyle demiştir: Nefsim beni gördükleri bir buzağıyı onlar için (tanrı) edinmeye ve ona taptırmaya itti. Ya da nefsim elçinin ayak izinden bir avuç avuçlamada büyük bir haber olduğu düşüncesine itti. Ya da Sâmirî bu cümleyi işin başından sonuna kadar yaptıklarından özür dilemek için söylemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      [Ebû Avsece] “basurtu bimâ lem yebsurû bihî” (به يبصروا لم بما بصرت) cümlesindeki “basurtu” fiilinin “basurtu” ve “ebsartü” (أبصرت و بصرت) şeklinde kullanıldığını, mâzi, muzârî ve mastarının “basura, yebsuru, basaran” (بصرا يبصر بصر) şeklinde olduğunu, “kabaztu kabzaten” (قبضة قبضت) kullanımındaki “kabza” (قبضة) kelimesinin âyette parmak uçlarıyla almak mânasına geldiğini ifade eder.​

      96. âyet İbn Mesûd mushafında şu şekilde rivayet edilmiştir; “Basurtu bimâ lem yebsurû bihî iz câe’r-rasûlü fekabaztü kabzaten fe elkaytuhâ” (فألقيتها قبضة فقبضت الرسول جاء إذ به يبصروا لم بما بصرت), yani “Elçi geldiği zaman onların görmediklerini gördüm. Ve bir avuç avuçlayıp attım”. Hafsa mushafında “iz câe’r-rasûlü” (الرسول جاء إذ) yerine “iz merra’r-rasûlü” (الرسول مر إذ) ifadesi yer almaktadır. Her iki cümle de elçi geldiği zaman anlamına gelir.

      ​“Sevvelet lî nefsî” (نفسي لي سولت) cümlesindeki “sevvelet” fiiline bazıları “nefsim beni teşvik etti” anlamı vermişlerdir. Ancak fiilin zâhiri, nefsim bana süslü gösterdi anlamındadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini içsel bir iradenin, düşüncenin ve kurgunun dışa vurumu olarak tanımlar. Musa'nın o son derece öfkeli, bedensel ve sarsıcı sorgulamasına karşı, Samiri'nin en ufak bir panik veya pişmanlık emaresi göstermeden anında "dedi ki" (kâle) eylemine geçmesinin; onun profesyonel bir demagog olduğunu ve yapacağı savunmayı (o ezoterik yalanı) zihninde çok önceden hazırladığını analiz eder.

        Basurtu (بَصُرْتُ)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün "gözle görmek, bir şeyin içyüzünü kavramak, bilmek ve derin bir idrakle farkına varmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, eylemin sadece yüzeysel bir "görme" değil; olayların arkasındaki gizemi, kitlelerin fark edemediği metafizik veya gizli hakikati sezme (basîret) iddiası taşıdığını kaydeder. Birinci tekil şahıs ("tu" / ben) formuyla kullanılmıştır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı ontolojik kibri ve epistemolojik hileyi çözümler. Samiri'nin "Ben gördüm" (basurtu) diyerek kendi şahsına elitist, gizemli ve "aşkın bir görüş yeteneği" atfetmesini irdeler. Dini manipülasyonun (demagojinin) her zaman kitlelere tepeden bakan, "Sizin aklınızın ve gözünüzün yetmediği o gizli/batıni hakikati sadece ben bilirim" diyen o narsisistik seçilmişlik psikolojisinden (sahte basîret iddiasından) beslendiğini estetik bir dille analiz eder.

        Bimâ (بِمَا)

        İbn Fâris, harf-i cer (bâ) ve ism-i mevsulden (mâ) oluşan bu yapının, eylemi doğrudan o "görülen gizemli ve tanımlanması zor" nesneye/olaya bağladığını belirtir.

        Lem yebsurû (لَمْ يَبْصُرُوا)

        İbn Fâris, b-s-r kökünün muzari formunun önüne gelen "lem" edatıyla "kesinlikle görmediler/fark edemediler" anlamı taşıdığını ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, olumsuzluk bildiren bu gramatik yapının çoğul bir zamirle (onlar) kurgulanmasının; Samiri'nin, etrafındaki bütün o İsrailoğulları toplumunu (avamı) bütünüyle "kör, cahil ve hakikatten habersiz" bir sürü olarak kategorize ettiği o nobran ve üstenci retoriği sabitlediğini aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik yıkımına odaklanır. Sahte ruhani liderlerin kitleleri saptırırken kullandıkları o meşhur "avam ve havass" (cahil halk ve aydınlanmış elit) ikiliğinin tam olarak bu ayette özetlendiğini belirtir. Samiri'nin "Onların göremediğini ben gördüm" diyerek, Musa'nın rasyonel ve şeffaf vahyine karşı, kitleleri kendi uydurduğu o karanlık ve tekelci ezoterizme (gizemciliğe) hapsetme çabasını sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Bihî (بِهِ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet ve yönelim edatının sonundaki "hî" zamirinin o meçhul olaya (Cebrail'in gelişine veya atının izine) işaret ettiğini, gizemi gramatik olarak daha da derinleştirdiğini aktarır.

        Fe kabadtu (فَقَبَضْتُ)

        İbn Fâris, k-b-d kökünün "parmakları bir şeyin üzerine sıkıca kapatmak, bütün avuç içiyle kavramak, avuçlamak ve el koymak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki "fe" edatı, görme eyleminin hemen ardından gelen hızlı bir fiziksel reflekse işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kabz" eyleminin sadece dokunmak olmadığını, nesneyi ele geçirip sımsıkı sahiplenmek olduğunu ifade eder.

        Kabdaten (قَبْضَةً)

        İbn Fâris, k-b-d kökünün masdar/isim formu olup "tek bir avucu dolduracak miktar, tam bir tutam" manasına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın teolojik ironisini irdeler. Bütün bir ulusu peşinden sürükleyen ve onlara "İşte ilahınız!" diye sunulan o devasa şirk kurgusunun temel malzemesinin; sadece basit, küçük ve değersiz "bir avuç toz/toprak" (kabza) olmasındaki trajediyi analiz eder. İnsanın ne kadar küçük ve değersiz nesneleri kendi zihninde tanrılaştırabildiğini vurgular.

        Min (مِنْ)

        İbn Fâris, ibtidaiyye (başlangıç, kaynak ve parça) bildiren edat olup, o "bir avucun" bütünden koparılan bir parça olduğunu işaretlediğini belirtir.

        Eseri (أَثَرِ)

        İbn Fâris, e-s-r kökünün "bir şeyin geçtiği yerde geride bıraktığı fiziksel iz, ayak basılan yerin nişanesi ve belirti" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada toprağa kazınmış veya kumda kalmış somut bir ayak/toynak izi (kalıntısı) olduğunu kaydeder.

        Er-Resûli (الرَّسُولِ)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün "yumuşaklık, ardı ardına gitmek, gönderilmek ve elçilik yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki harf-i tarif (el), bunun sıradan bir elçi değil, bilinen ve yüce bir makamı temsil eden mutlak elçi (Cebrail) olduğunu gösterir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "resul" kelimesinin Sami dilleri havzasındaki kökenlerini inceler; ilahi bir mesajla donatılmış elçiyi tanımlayan kadim bir teolojik terim olduğunu doğrular.

        Gabriel Said Reynolds, Samiri'nin kurgusundaki bu teolojik sapkınlığı analiz eder. İslami ve kadim tefsir geleneğine göre Samiri, Firavun ordusu boğulurken Kızıldeniz'de Musa'ya rehberlik eden meleğin (Cebrail'in) atının ayak izinden bir avuç toprak aldığını iddia etmektedir. Samiri'nin, yeryüzünün en büyük tevhid elçisi olan "Meleğin/Resul'ün izini" kullanarak, yeryüzünün en büyük putunu (altın buzağıyı) inşa etmesinin; batılın her zaman hakikatin kutsal kavramlarını (resul, melek, kutsal toprak) çalarak ve istismar ederek kendini var edebildiği o muazzam teolojik kurnazlığı gösterdiğini detaylandırır.

        Fe nebeztuhâ (فَنَبَذْتُهَا)

        İbn Fâris, n-b-z kökünün "bir şeyi değersiz bularak, önemsemeyerek veya ondan kurtulmak maksadıyla elden fırlatıp atmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebz" eyleminin özenli bir yerleştirme değil, sert ve umursamaz bir fırlatma olduğunu kaydeder. Samiri'nin o kutsal (!) saydığı toprağı, erimiş altın kütlesinin içine bir büyücü edasıyla "fırlattığını" ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi estetiğine ve fâilin psikolojisine dikkat çeker. Samiri az önce "Meleğin izinden aldım" diyerek kutsallaştırdığı o bir avuç toprağı; "ihtimamla yerleştirdim" demek yerine, değersiz bir çöpü atar gibi "fırlatıp attım" (nebeztuhâ) kelimesiyle ifade etmesinin; aslında kendi kurguladığı o "kutsallık" yalanına bizzat kendisinin inanmadığını (o toprağın onun gözünde sadece bir simya malzemesi/katalizör olduğunu) deşifre eden kusursuz bir metinsel incelik olduğunu estetik bir tahlille çözümler.

        Ve kezâlike (وَكَذَٰلِكَ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf (vav) ve işaret (kezâlike) edatlarının birleşimiyle oluşan bu yapının "İşte aynen böyle, bu şekilde, bu mantıkla" manasına geldiğini aktarır. Samiri'nin, işlediği o akıl almaz ve sapkın suçu Musa'ya anlatırken, onu son derece doğal, mantıklı ve sıradan bir sanatsal süreçmiş gibi (mekanikleştirerek) meşrulaştırmaya çalıştığını gramatik olarak sabitler.

        Sevvelet (سَوَّلَتْ)

        İbn Fâris, s-v-l kökünün "bir şeyi aslından farklı göstererek süslemek, çirkin ve kötü olanı nefse güzel ve çekici bir ambalajla sunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tesvîl" kavramının insanın iç dünyasındaki en tehlikeli psikolojik illüzyon olduğunu ifade eder. İnsanın açıkça kötü olan bir şeyi reddedeceğini; ancak içsel dürtülerin (nefsin) o kötülüğü erdem, keşif, sanat veya ilahi bir ilham gibi göstererek aklı "kandırıp ikna etmesi" (tesvîl) olduğunu detaylandırır.

        Lî (لِي)

        İbn Fâris, yönelim bildiren "lâm" edatının birinci tekil şahıs zamiriyle ("yâ" / bana) birleşerek, bu içsel manipülasyonun dışarıdan (şeytandan veya toplumdan) değil, doğrudan fâilin bizzat kendi benliğine yönelik özel bir fısıltı olduğunu belirttiğini ifade eder.

        Nefsî (نَفْسِي)

        İbn Fâris, n-f-s kökünün "can, ruh, nefes, kan ve insanın içsel kimliği, özü" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik ahlak sisteminde bu kelimenin itiraf boyutunu inceler. Samiri'nin "Melek, kutsal iz, ilham" diyerek anlattığı o devasa mistik ve ezoterik yalanın; cümlenin en sonunda bir anda çökerek o yalın ve acımasız hakikate ("Nefsim/Egom bana bunu süslü gösterdi") toslamasına dikkat çeker. Yeryüzündeki bütün sahte ilahların, putların ve dini manipülasyonların temelinde melekler, gizemler veya kutsal tozların değil; sadece ve sadece insanoğlunun kendi "nefsinin" (ego, iktidar hırsı, yığınlara hükmetme arzusu) yattığını ilan eden, putperestliğin en sarsıcı ve en çıplak itirafı (psikanalizi) olduğunu felsefi bir dille analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X