Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 92. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 92. Ayet

    قَالَ يَا هٰرُونُ مَا مَنَعَكَ اِذْ رَاَيْتَهُمْ ضَلُّواۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle yâ hârûnu mâ mene’ake iż raeytehum dallû

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      92. “(Mûsâ dönünce) dedi ki: ‘Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi?”

      93. “Yoksa emrime isyan mı ettin?’”

      (Mûsâ dönünce) dedi ki: “Ey Hârun! Onların saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Bu cümle, Hârun’un (a.s.) “innemâ fütintüm bih” (به فتنتم إنما) derken onların (doğru yoldan) saptıklarını kastettiğini göstermektedir. Çünkü Mûsâ (a.s.) onlara, “Onlarm saptıklarını gördüğünde beni izleyip gelmekten seni alıkoyan neydi? Yoksa emrime isyan mı ettin? demektedir. Beni izleyip gelmekten meâlindeki cümle iki mânaya muhtemeldir. Birincisi: Onlarm saptıklarını gördüğünde benim gittiğim yere gitmekten seni alıkoyan neydi? Oysa sen benim nereye gittiğimi biliyordun. Ya da onlarm saptıklarını gördüğünde benim dinime ve gittiğim yola uymaktan seni alıkoyan neydi? Mûsâ'nın (a.s.) gittiği yol ve mezheb, Allah’ın dinini terkedip, ondan saptıkları zaman savaşmak ve çarpışmaktı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini içsel bir iradenin ve şiddetli bir duygunun dışa vurumu olarak tanımlar. Musa'nın, İsrailoğullarının mazeretlerini dinlemeyi bırakıp, hedefini ve öfkesini anında (kâle eylemiyle) doğrudan kendi yardımcısına ve dindeki ortağına (Harun'a) çevirmesinin, liderin hesap sorma hiyerarşisini ve kriz anındaki refleksini yansıttığını analiz eder.

        Yâ (يَا)

        İbn Fâris, Arap dilinde muhatabın dikkatini çekmek, hitabı belirginleştirmek ve ona yönelmek için kullanılan temel nida (seslenme) edatı olduğunu ifade eder.

        Hârûnu (هَارُونُ)

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde ismin etimolojisini inceler ve İbranice "Aharon" kökeninden geldiğini, kadim Yakın Doğu lügatinde aydınlanmış veya elçi manalarına gelebileceğini filolojik verilerle sunar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın dramatik kurgusunda hitabın bu sarsıcı boyutuna dikkat çeker. Dağdan inen öfkeli peygamberin (Musa'nın), kardeşi ve aynı zamanda bir diğer peygamber olan Harun'a resmi bir unvanla veya saygı ifadesiyle değil; doğrudan, hesap soran ve sert bir şekilde o çıplak ismiyle "Ey Harun!" (Yâ Hârûnu) diye seslenmesinin; o anki ihanetin ve hayal kırıklığının, kardeşlik bağını bile aşan devasa bir teolojik kriz yarattığını edebi bir tahlille okur.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, cansızlar veya durumlar için kullanılan bir ism-i istifham (soru edatı) olduğunu ve "ne, hangi şey, hangi sebep" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu soru edatının basit bir bilgi talebinden ziyade, Arap belagatinde "tevbîh ve takrîr" (şiddetle kınama ve hesaba çekme) işlevi gördüğünü; ortada hiçbir geçerli mazeretin olamayacağını baştan ilan eden gramatik bir baskı aracı olduğunu aktarır.

        Meneake (مَنَعَكَ)

        İbn Fâris, m-n-a kökünün "bir şeyi korumak, esirgemek, şiddetle engellemek, set çekmek ve alıkoymak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "men'" eyleminin insanın iradesine veya bedenine dışarıdan müdahale ederek onu yapması gereken fıtri veya hukuki bir görevden zorla geri durdurmak/alıkoymak olduğunu kaydeder. Kelimenin sonuna eklenen ikinci tekil şahıs zamiriyle ("ke" / seni), failin bizzat Harun olduğunu belirginleştirdiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin siyasi ve teolojik bağlamını irdeler. Musa'nın "Seni engelleyen neydi?" sorusuyla, Harun'un o anki pasifliğini veya çaresizliğini sıradan bir eylemsizlik olarak değil; bizzat peygamberlik misyonunun (itaat ettirme görevinin) önüne dikilmiş gizemli ve kabul edilemez bir "engel/bariyer" (mâni) olarak sorguladığını analiz eder.

        İz (إِذْ)

        İbn Fâris, zarf-ı zaman (zaman zarfı) olup geçmişteki belirli, kesin ve yaşanmış bir anı işaret ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu edatın, hesaba çekme eylemini (soruyu) soyut bir zamandan çıkarıp, doğrudan fitnenin patlak verdiği o spesifik, kaotik ve travmatik "kırılma anına" (şirkin başladığı o saniyeye) kilitlediğini gramatik olarak sabitler.

        Raeytehum (رَأَيْتَهُمْ)

        İbn Fâris, r-e-y kökünün "gözle görmek, idrak etmek, şahit olmak ve kalple bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin "rü'yet" (gözle görme) kökünden geldiğini ve eylemin sonundaki üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("hum" / onları) birleşerek hedefin kavim olduğunu ifade eder. Harun'un İsrailoğullarının putperestliğini başkasından veya uzaktan bir dedikodu olarak duymadığını, bizzat olay mahallinde, o ayinin tam ortasında "kendi gözleriyle apaçık gördüğünü" (raeyte) detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bilginin kesinliği ile eylemin pasifliği arasındaki o sosyolojik çatışmaya odaklanır. Bir liderin (Harun'un), kitlelerin yozlaşmasını bizzat gözleriyle görmesine rağmen olayların akışına yeterince müdahale edememesini (Musa'nın bakış açısıyla) bir kusur olarak görmesini inceler. Kitle psikolojisinin (linç ve isyan güdüsünün) bireysel otoriteyi nasıl paralize edebildiğini ve hakikati "görmenin" tek başına kitleyi durdurmaya yetmediğini gösteren sosyolojik bir vaka olduğunu vurgular.

        Dallû (ضَلُّوا)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, hedefi şaşırmak ve helak olmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki semantiğinde "dalâlet" kavramının hidayetin mutlak ontolojik zıttı olduğunu ifade eder. Fiilin çoğul formda ("onlar saptılar") gelmesinin; buzağıya tapma eyleminin bireysel bir hata değil, bütün bir toplumun (İsrailoğullarının) ortak bir hezeyanla, kitle halinde ve şuursuzca hakikatten kopuşunu simgelediğini analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal estetiğini çözümler. Mısır'dan ilahi mucizelerle (hidayetle) çıkarılan bir halkın, çölün ortasında o sahte buzağının etrafında dönerek aslında fiziksel olarak değil, manevi ve idraki olarak bütünüyle "yollarını kaybetmelerinin" (dallû); insanın ne kadar kolayca kendi yarattığı putların karanlığında kaybolabileceğini gösteren sarsıcı bir ontolojik trajedi olduğunu edebi bir dille tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X