Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 88. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 88. Ayet

    فَاَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلاً جَسَداً لَهُ خُوَارٌ فَقَالُوا هٰذَٓا اِلٰهُكُمْ وَاِلٰهُ مُوسٰى فَنَسِيَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feaḣrace lehum ‘iclen ceseden lehu ḣuvârun fekâlû hâżâ ilâhukum ve-ilâhu mûsâ fenesiy(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Derken onlara böğürebilen bir buzağı heykeli yaptı. (Ona uyanlar) ‘İşte bu sizin de tanrınız, Mûsâ’nın da tanrısıdır, fakat o bunu unuttu’ dediler.”

      Derken onlara böğürebilen bir buzağı heykeli yaptı. Yani bedeni buzağı olan ama gerçekte buzağı olmayan bir heykel yaptı. Bazıları “iclen ceseden” (جسدا عجال) tabirini, inekten dünyaya gelen buzağının yaşadığı gibi yaşamayan bir buzağı diye açıklamışlardır. Ama birinci anlam daha uygundur.

      (Ona uyanlar) İşte bu sizin de tanrınız, Mûsâ’nın da tanrısıdır. (dediler) Bu sözü Sâmirî’den başkası söylememiştir. Fakat o bunu unuttu” dediler. Bazıları unutan Sâmirî idi demişler ve görüşlerini şöyle açıklamışlardır: Çünkü Sâmirî, İsrâiloğulları’na “Bu sizin de tanrınız, Mûsa'nın da tanrısıdır” demişti. Bu sözü ondan başkası söylememiştir. Unutan Sâmirî olarak açıklanırsa “nisyan” (نسيان) zayi etme ve terketme mânasında olur. Bu takdirde Allah Teâlâ şöyle demiş olur: “Sâmirî âlemlerin Rabb’ini tanıyıp bildikten sonra (bilgisini) zayi etti ve ilâhlığı buzağıya nispet etti.” Bazıları da âyeti şöyle açıklamışlardır; Sâmirî “Bu sizin de tanrınız, Mûsâ’nın da tanrısıdır” deyince Mûsâ bunu unuttu ve bir başkasını isteyerek (yola) çıktı. Ancak İsrâiloğulları'nın Sâmirî’nin bu sözünü kabul etmeleri ve Sâmirfnin tanrı olarak kabul ettiği buzağıyı tanrı kabul etmeleri ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü onlar buzağı heykelini Kıptîler’in getirdikleri ziynet eşyalarından yaptıklarını biliyorlardı. Fakat onların inancına göre kendilerini Cenâb-ı Hakka yakın kılar ümidiyle âlemlerin Rabb’i olan yüce Allah’ın yanı sıra başka bir tanrı edinmek ve ona ibadet etmek caizdi. Onlar şöyle dediler: “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”; “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” diyorlar”; “Bunun üzerine, ‘Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi, sen de bizim için bir tanrı yap’”. Bu beyanlarda belirtildiği gibi yüce Allah’ı bırakıp da putlara taptılar. Firavunun onlara Allah’ı bir yana bırakıp taptıkları tanrılar edinmesi de aynen böyledir. Yoksa onların nezdinde âlemlerin Rabb’inin o buzağı olması ihtimal dâhilinde değildir. Fakat belirttiğimiz gibi onlar inançları açısından Allah’tan başkasına ibadet etmeyi mümkün görüyorlardı. İşte yüce Allah onların inançlarını reddetmiş ve şöyle buyurmuştur:​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe ahraca (فَأَخْرَجَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde h-r-c kökünün "bir şeyin içinden dışarı çıkması, belirmesi ve saklı olanın görünür hale gelmesi" olduğunu belirtir. İf'al babından gelen "ihrâc" eyleminin, "bir nesneyi gizli olduğu yerden çıkarıp herkesin gözü önüne koymak, piyasaya sürmek" manasını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta bu eylemin sıradan bir çıkarma olmadığını; Samiri'nin gizlice tasarladığı, halkın süs eşyalarından eriterek şekil verdiği o metali, tam da liderin (Musa'nın) yokluğunda oluşan otorite boşluğunda, aniden, gösterişli ve kışkırtıcı bir teatral sahneyle kitlelerin "gözleri önüne çıkarması" olduğunu detaylandırır.

        Lehum (لَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" harfinin üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("hum" / onlara) birleştiğini aktarır. Samiri'nin ortaya çıkardığı bu putun rastgele bir sanat eseri olmadığını; bütünüyle "onlara (İsrailoğullarına) özel", onların Mısır'dan kalma hastalıklı bilinçaltlarına, zaaflarına ve görsel bir tanrı arzularına hitap edecek şekilde "özel olarak onlar için" tasarlandığını gramatik olarak sabitler.

        İclen (عِجْلًا)

        İbn Fâris, a-c-l kökünün "acele etmek, çabukluk ve hız" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak sığır yavrusuna (buzağı), doğumundan hemen sonra ayaklanıp annesine doğru çabucak koşmasından ve aşırı hareketliliğinden dolayı "icl" denildiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Sami dilleri havzasındaki kullanımına işaret eder. İbranice "egel" kelimesiyle akraba olduğunu; bu figürün Antik Yakın Doğu'daki "El'in Boğası" kültü veya Mısır'ın o meşhur tarım ve bereket tanrısı "Apis Öküzü" (Hapis) ile doğrudan teolojik bir bağı olduğunu filolojik verilerle sunar.

        Gabriel Said Reynolds, altın buzağının barındırdığı teolojik sapmayı inceler. İsrailoğullarının Firavun'un fiziksel köleliğinden kurtulduklarını, ancak zihinsel olarak Mısır'ın pagan (putperest) ikonografisinden hala kurtulamadıklarını belirtir. Samiri'nin yaptığı "icl" (buzağı), yüzlerce yıl maruz kalınan ve efendinin gücünü simgeleyen o ezici Mısır tapınak kültünün, özgürleşmiş (!) kölelerin zihninde yeniden dirilmesinin mutlak ve trajik bir kanıtı olduğunu analiz eder.

        Ceseden (جَسَدًا)

        İbn Fâris, c-s-d kökünün "ruhu, idraki ve hayatı olmayan; sadece hacmi, ağırlığı ve maddi kütlesi olan fiziksel yapı" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bedenin (cesed) canlılığı sağlayan ruhtan bütünüyle yoksun olduğunu ifade eder. Burada buzağının sıfatı olarak kullanılmasının; o ihtişamlı görünen altın figürün aslında nefes almayan, görmeyen, akletmeyen, içi boş ve bütünüyle ruhsuz mekanik bir kütleden (puttan) ibaret olduğunu vurguladığını kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, altından yapılmış bir "cesedin" ilah olarak kabul edilmesindeki devasa felsefi ironiyi çözümler. Kendilerine mucizeler indiren aşkın ve diri (Hayy) olan Allah'ı bırakıp; kendi elleriyle erittikleri, ne bir iradesi ne de bir ruhu olan cansız bir "madde yığınına" (ceseden) tapınmalarının; aslında insanın kendi ürettiği nesnenin kölesi haline gelmesi (bilincin cesetleşmesi) olduğunu estetik bir dille analiz eder.

        Lehû (لَهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet bildiren bu yapının, az sonra zikredilecek olan o sahte hayat belirtisinin (sesin) doğrudan o ruhsuz cesede aitmiş gibi gösterilmesini sağlayan bir gramatik hile (aldatmaca) taşıdığını aktarır.

        Huvârun (خُوَارٌ)

        İbn Fâris, h-v-r kökünün "sığır, inek ve öküz cinsinin çıkardığı boğuk, doğal olmayan, tiz ve ürkütücü böğürme sesi" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu "böğürme" (huvâr) sesinin o heykelde bir canlılığa (ruha) işaret etmediğini; Samiri'nin altını dökerken içine rüzgarın girip çıkabileceği özel kanallar veya boşluklar tasarlayarak o madenden "mekanik ve akustik" bir ses çıkmasını sağladığını detaylandırır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ruhsuz bir cesetten çıkan bu "böğürme" sesinin kitle manipülasyonundaki yerine odaklanır. Samiri'nin, rasyonel aklını kullanmayan kitleleri etkilemek için bu akustik illüzyonu "sahte bir mucize" olarak sunduğunu belirtir. Batıl inançların ve sahte ilahların her zaman içi kof, anlamsız ama yüksek çıkan gürültülerle (böğürmelerle) avamı hipnotize ettiğini ve düşünmelerini engellediğini sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Fe kâlû (فَقَالُوا)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan kelam, söz" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalojik kurgusunda Samiri ve etrafındaki yandaşların (veya o heykeli gören avamın) bu sahte mucize karşısında anında "dediler" (kâlû) eylemine geçmelerinin; batılı meşrulaştırmak ve kitle psikolojisini (sürü güdüsünü) ateşlemek için o an üretilen ortak ve kışkırtıcı bir manipülasyon dili olduğunu detaylandırır.

        Hâzâ (هَٰذَا)

        İbn Fâris, ism-i işaret (gösterme zamiri) olan bu kelimenin, hemen göz önünde bulunan, elle tutulabilen ve doğrudan duyulara hitap eden somut bir nesneyi işaret etmek için kullanıldığını ifade eder.

        İlâhukum (إِلَٰهُكُمْ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünün "ibadet edilen, sığınılan, yüceltilen ve mutlak otorite kabul edilen makam" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, gözle görülmeyen, mekana sığmayan, aşkın ve soyut bir Yaratıcıyı (Allah'ı) anlamlandıramayan o zayıf idrakin; ancak gözüyle gördüğü, dokunabildiği ve "İşte bu!" (hâzâ) diyerek parmağıyla gösterebildiği altından, somut ve değersiz bir maddeyi "İlahınız" olarak benimseyebileceğini kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik yıkım boyutuna dikkat çeker. "Sizin ilahınız budur" diyerek sunulan o altın buzağının; Musa'nın getirdiği ahlaki, sorgulayıcı ve bedel isteyen tevhid dinine karşı; etrafında anında ritüel/dans yapılabilen, hiçbir ahlaki kural koymayan, sadece parıldayan ve kitleyi uyuşturan o ilkel, kolaycı ve popülist "paganizme" duyulan tehlikeli arzuyu analiz eder.

        Ve ilâhu (وَإِلَٰهُ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf harfi (vav) ile bağlanan bu kelimenin, Samiri'nin o akıl almaz iftirasının sınırlarını genişleterek; kendi ürettiği o madeni putun ilahlık kapsamını arsızca büyüttüğünü ve muhatabın zihnindeki bütün teolojik dengeleri yıktığını gramatik olarak sabitler.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi kurgusundaki retorik gaspı bu isim üzerinden okur. Samiri'nin, kendi ürettiği heykeli meşrulaştırmak için "Musa'nın da ilahı buydu" yalanını uydurmasının; kitlelerin Musa'ya olan o derin saygısını ve bağlılığını sömürüp (isim hırsızlığı yaparak), o meşruiyeti bizzat kendi tasarladığı buzağıya transfer eden kusursuz ve şeytani bir politik demagoji olduğunu analiz eder.

        Fe nesiye (فَنَسِيَ)

        İbn Fâris, n-s-y kökünün "bilinen ve akılda olan bir şeyi hafızadan kaybetmek, unutmak ve bir şeyi kasten terk etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nesiye" (unuttu) eyleminin cümlede iki farklı faili ve okuması olabileceğini ifade eder. Ya Samiri'nin halka söylediği "Musa asıl ilahını (bu buzağıyı) burada unuttu da onu bulmak için dağa gitti" şeklindeki küstah yalanıdır; ya da metnin/ilahi makamın kendi tespiti olarak "Samiri/kavim Allah'ın kendilerine verdiği o büyük sözü ve nimetleri unuttu (tevhid ahdini terk etti)" şeklindeki mutlak nankörlük beyanıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı sarsıcı edebi ironiye odaklanır. Mısır imparatorluğunu yıkan, kızıldenizi yaran, gökten rızık indiren o mutlak ve sarsılmaz ilahi kudretin; Samiri'nin o alaycı diliyle "Musa'nın aradığı ama burada unuttuğu" aciz, cansız ve daracık bir metal parçasına indirgenmesindeki o devasa ontolojik sapmayı çözer. İnsanın, elindeki bütün hakikati (Tûr'u) bir anda silip atarak, kendi ürettiği sahte bir sese (buzağıya) nasıl anında râm olduğunu "unutma" (nesiye) eyleminin trajedisi üzerinden estetik bir tahlille çözümler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X