قَالُوا مَٓا اَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلٰكِنَّا حُمِّلْـنَٓا اَوْزَاراً مِنْ ز۪ينَةِ الْقَوْمِ فَقَذَفْنَاهَا فَكَذٰلِكَ اَلْقَى السَّامِرِيُّۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 87. Ayet
Daralt
X
-
“Şöyle cevap verdiler: ‘Sana verdiğimiz söze bilerek ve isteyerek aykırı davranmış değiliz; fakat şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmını yüklenmiştik, onları (haram diye ateşe) attık; çünkü Sâmirî de aynı şekilde atmıştı.’”
Şöyle cevap verdiler: Sana verdiğimiz söze bilerek ve isteyerek aykırı davranmış değiliz. “Melkinâ” (بملكنا) kelimesi mim harfinin zammesi ile “mülkinâ” (بملكنا) ve esresi ile “milkinâ” (بملكنا) şeklinde de okunmuştur. “Mülkinâ” şeklinde okunursa kelimenin anlamı bizim gücümüz ve takatimiz şeklinde olur. Buna göre bu beyanın anlamı şöyle olur; Biz sana verdiğimiz söze kendi gücümüz ve takatimiz dâhilinde aykırı davranmış değiliz. Aynı kelime “milkinâ” şeklinde okunursa beyanın anlamı, Biz sana verdiğimiz söze elimizin malik olduğu güçle aykırı davranmış değiliz” demek olur. Fakat şu kavmin (Mısır halkının) ziynet eşyalarından bir kısmını yüklenmiştik. Âyette geçen “evzâran” (أوزارا) kelimesi ziynet eşyaları demektir. Kastedilen Kıbtîler’in ziynet eşyalarıdır. Onları (haram diye ateşe) attık. Yani onların ziynet eşyalarından yüklendiklerimizi (ateşe) attık. Çünkü Sâmirî de aynı şekilde atmıştı. Yani Sâmiri de yüklendiği onlara ait ziynet eşyalarını atmıştı. Bu son cümlenin, “bu yüzden elçinin izinden bir avuç avuçladım ve onu attım” beyanında olduğu gibi Çünkü Sâmirî de elçinin izinden aldığı bir avuç toprağı aynı şekilde atmıştı mânasında olması da mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta cümlenin başındaki bu çoğul (vav) formuna dikkat çeker. Musa'nın o devasa öfkesi ve hiddeti (gadbân ve esef) karşısında, İsrailoğullarının bireysel olarak sorumluluk almaktan kaçtıklarını ve suçluluk psikolojisiyle "tek bir ağızdan/kolektif bir savunma mekanizmasıyla" (kâlû) konuşmaya başladıklarını analiz eder.
Mâ ahlefnâ (مَا أَخْلَفْنَا)
İbn Fâris, h-l-f kökünün "bir şeyin arkasında kalmak, zıt olmak ve muhalefet etmek" olduğunu; if'al babından gelen "ihlâf" eyleminin "verilen sözü tutmamak, vaatten dönmek ve sadakati bozmak" manasına geldiğini belirtir. Başındaki "mâ" edatı geçmiş zaman için mutlak bir olumsuzluk (nefy) bildirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri ve bağlam uyumuna dikkat çeker. İsrailoğullarının "Biz sözünden dönmedik" şeklindeki ifadelerinin, eylemi (şirki) inkar etmek olmadığını; "Biz bu ihaneti bilerek, kasten ve kötü niyetle yapmadık" şeklinde bir kasıt inkarı olduğunu, meallerin bu psikolojik kıvırmayı yansıtacak bir dille çevrilmesi gerektiğini savunur.
Mev'ıdeke (مَوْعِدَكَ)
İbn Fâris, v-a-d kökünün ism-i zaman veya ism-i mekan formu olup "sözleşilen zaman, randevu ve verilen söz" anlamına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik semantiğinde "ahit ve vaat" kavramlarını inceler. İsrailoğullarının, Allah'ın vaadi yerine doğrudan "Senin randevun/sözün" (mev'ıdeke) diyerek, meseleyi ilahi bir isyan boyutundan çıkarıp sadece Musa ile aralarındaki "beşeri bir sözleşme" ihlaline indirgemeye çalıştıklarını; böylece suçun ontolojik ağırlığını hafifletme çabasına girdiklerini detaylandırır.
Bi melkinâ (بِمَلْكِنَا)
İbn Fâris, m-l-k kökünün "bir şeye sahip olmak, hükmetmek, iradeyi elde tutmak ve güç yetirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "melk" kavramının burada siyasi bir iktidar değil, insanın kendi nefsi üzerindeki "kişisel iradesi, kontrolü ve özgür seçimi" olduğunu kaydeder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi kaçışa (savunmaya) odaklanır. İsrailoğullarının "Kendi irademizle/kendi gücümüzle yapmadık" (mâ ahlefnâ bi melkinâ) demelerinin; ontolojik bir zayıflık itirafı olduğunu belirtir. Kendi işledikleri şirki, iradeleri dışındaki dışsal şartlara bağlayarak sorumluluktan kaçmalarının, kölelikten yeni çıkmış ve henüz kendi iradesinin (melk) efendisi olamamış o hastalıklı "köle ahlakının" en trajik dışa vurumu olduğunu estetik bir tahlille çözümler.
Ve lâkinnâ (وَلَٰكِنَّا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisinde bu edatın "istidrâk" (önceki hükmü düzeltme, eksikliği giderme ve karşıt bir mazerete geçiş) işlevi gördüğünü aktarır. Kitlelerin kendi suçlarını meşrulaştırmak için kullandıkları o klasik "Fakat, lakin, asıl mesele şu ki..." şeklindeki gramatik manevrayı sabitlediğini belirtir.
Hummilnâ (حُمِّلْنَا)
İbn Fâris, h-m-l kökünün "bir şeyi sırtlanmak, yüklenmek ve taşımak" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'il babının meçhul (edilgen) mazi formundadır ("bize zorla yüklendi/taşıtıldı").
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin meçhul (edilgen) kalıpta kullanılmasının psikolojik ve edebi derinliğini irdeler. İsrailoğullarının "Biz yüklendik" (hamele) demek yerine "Bize yüklendi" (hummilnâ) diyerek; altınları Mısır'dan bilerek ve isteyerek çalma eylemlerini gizlemeye çalıştıklarını, kendilerini olayların kurbanı (pasif nesnesi) gibi göstererek Musa'nın merhametine sığınma kurnazlığını uyguladıklarını muazzam bir psikolojik okumayla analiz eder.
Evzâran (أَوْزَارًا)
İbn Fâris, v-z-r kökünün "insanın belini büken, onu yoran ve hareketini kısıtlayan çok ağır yük" anlamına geldiğini belirtir. Günahın da ruhu ezen ağır bir yük olmasından dolayı etimolojik olarak bu kökten (vizr) türediğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sosyo-teolojik zıtlığına dikkat çeker. Mısır'dan çıkarken büyük bir ganimet, zenginlik ve zafer nişanesi olarak aldıkları o altınların; şimdi Musa'nın öfkesi karşısında aniden "bellerini büken ağır ve kirli bir yüke/günaha" (evzâr) dönüştürülmesini analiz eder. İnsanın çıkmaz sokağa girdiğinde, kendi hırsıyla elde ettiği serveti nasıl bir "belaymış" gibi sunmaya çalıştığını vurgular.
Min zîneti (مِن زِينَةِ)
İbn Fâris, z-y-n kökünün "güzellik, süs, bir şeyi göze hoş ve cazip gösteren eklenti" anlamlarına geldiğini belirtir.
Gabriel Said Reynolds, Mısır'ın kültürel ve teolojik arka planı bağlamında bu kelimeye odaklanır. İsrailoğullarının yanlarında taşıdıkları şeyin sadece ham bir maden değil, Mısır'ın o gösterişli, putperest ve estetik dünyasına ait "süs eşyaları" (zînet) olduğunu hatırlatır. O fiziksel süslerin eritilerek buzağıya dönüştürülmesinin, aslında zihinlerinde hala Mısır'ın o cazip ve materyalist tanrı tasavvurunu (zîneti) taşıdıklarının teolojik bir kanıtı olduğunu detaylandırır.
El-Kavmi (الْقَوْمِ)
İbn Fâris, k-v-m kökünden türeyen ve bir arada yaşayan insan topluluğunu ifade eden bu kelimenin, burada "o bilinen, asıl kavim" (Mısırlılar/Firavun'un halkı) anlamında kullanıldığını ifade eder.
Fe kazefnâhâ (فَقَذَفْنَاهَا)
İbn Fâris, k-z-f kökünün "bir şeyi elden hızla çıkarmak, uzağa ve şiddetle fırlatıp atmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kazf" eyleminin sadece sıradan bir atış olmadığını; iğrenilen, istenmeyen veya tehlikeli görülen bir şeyden kurtulma telaşıyla yapılan bir fırlatma eylemi olduğunu kaydeder. İsrailoğullarının bu fiili kullanarak; "Biz aslında put yapmak istemedik, sadece o ağır ve haram yükten (altınlardan) kurtulmak için onları ateşe fırlattık" diyerek eylemlerine meşru bir "arınma" kılıfı uydurduklarını analiz eder.
Fe kezâlike (فَكَذَٰلِكَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "işte böyle, tıpkı bunun gibi" anlamlarına gelen bu teşbih (benzetme) ve işaret edatının; anlatının yönünü aniden ve kasten başka bir failin üzerine çevirmek, dikkati kendi üzerlerinden uzaklaştırmak için kurulan bir belagat köprüsü olduğunu aktarır.
Elkâ (أَلْقَى)
İbn Fâris, l-k-y kökünün if'al babındaki mazi (geçmiş zaman) formu olduğunu ve "elden çıkararak yere atmak, fırlatmak, ortaya koymak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin kasıtlı ve iddialı bir atış olduğunu ifade eder. İsrailoğullarının kendi eylemleri için "kazf" (kurtulmak için fırlattık) fiiline sığınırken; Samiri'nin eylemini bilinçli bir "ilkâ" (tasarlayarak ateşe attı/kurguladı) olarak etiketlediklerini kaydeder.
Es-Sâmiriyyu (السَّامِرِيُّ)
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu ismin kökenlerini (Süryanice ve İbranice bağlamında) inceleyerek, Antik İsrail tarihinde veya Mısır'dan çıkış (Exodus) anlatısında bu karakterin "yabancı, göçmen (Shemer)" veya özel bir zanaatkar kastına ait (Şamar) bir figür olabileceğini filolojik kanıtlarıyla tartışır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik işlevini "günah keçisi" (scapegoat) mekanizması üzerinden irdeler. Bütün bir kitlenin kendi elleriyle o altınları toplayıp erittiği ve o buzağıya tapmak için sıraya girdiği halde; Musa'nın hiddeti karşısında aniden bütün suçu, günahı ve eylemin iplerini tek bir kişinin (Samiri'nin) üzerine yıkmalarını analiz eder. Kitlelerin, kendi içlerindeki putperest eğilimleri yüzleşmek yerine, bir "saptırıcı fâil" bularak kendilerini aklama çabasını sosyolojik bir dille vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla