فَرَجَعَ مُوسٰٓى اِلٰى قَوْمِه۪ غَضْبَانَ اَسِفاًۚ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَمْ يَعِدْكُمْ رَبُّكُمْ وَعْداً حَسَناًۜ اَفَطَالَ عَلَيْكُمُ الْعَهْدُ اَمْ اَرَدْتُمْ اَنْ يَحِلَّ عَلَيْكُمْ غَضَبٌ مِنْ رَبِّكُمْ فَاَخْلَفْتُمْ مَوْعِد۪ي
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 86. Ayet
Daralt
X
-
“Bunun üzerine Mûsâ öfkeli halde ve hayıflanarak kavmine döndü. Şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Rabb’iniz size güzel bir vâdde bulunmamış mıydı? Peki size bu süre çok mu uzun geldi, yoksa Rabb’inizin gazabına uğramak istediniz de onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz!’”
Bunun üzerine Mûsâ öfkeli halde ve hayıflanarak kavmine döndü. Âyetin metninde geçen “esef” (أسف) kelimesi gazabın da üzüntünün de zirvesi demektir. Allah Teâlâ peygamberlerini böyle yaratmıştır. Kendisine muhalif olma ve yalanlama tavrını gördükleri zaman Rab’leri için gazabın ve üzüntünün zirvesine çıkacak bir karakterde onları yetiştirmiştir. Tıpkı yüce Allah’ın peygamberi hakkında belirttiği beyanlarda olduğu gibi: “Neredeyse kendini helâk edeceksin”, “O halde onlar için üzülerek kendini helâk etme”. En doğrusunu Allah bilir
Şöyle dedi: Ey kavmim! Rabb’iniz size güzel bir vâdde bulunmamış mıydı? Hasan-ı Basrî’nin teviline göre “va'den hasenen” (حسنا وعدا) tabiri yüce Allah’ın dini ve yolu karşılığında vâdettiği sevap demektir. Mûsâ (a.s.) “Onlar da benim izimdeler”, yani benim dinim ve yolun üzeredirler, demişti. Bazıları da “va‘den hasenen” tabirini âdil ve doğru vâd şeklinde açıklamışlardır. Çünkü rivayete göre Hz. Mûsâ onlara kırkıncı veya otuzuncu gecenin başında geleceğini vâdetmişti. Peki size bu süre çok mu uzun geldi meâlindeki beyan Hasan-ı Basrî’ye göre şöyle tevil edilir: Peki Rabb’inizin dinine girme ve yoluna uyma karşılığı size vâdettiği sevap ve mükâfat verme süresi çok mu uzun geldi ki bunu unuttunuz. Âyette sözü edilen “vâd”in Hz. Mûsanın belli bir günün geçmesinin ardından yanlarına döneceği yolundaki vâdi olduğunu söyleyenlere göre aynı beyan şöyle tevil edilir: Peki size bu süre çok mu uzun geldi ve vâdim mazide mi kaldı ki yaptığınız o hareketleri yaptınız? Yoksa Rabb’inizin gazabına uğramak istediniz de, yani Rabb’inize kasten muhalif davrandınız da onun gazabına uğradınız ve onun için mi bana verdiğiniz sözden döndünüz!” Verilen söz, daha önce zikrettiğimiz iki vâde de muhtemeldir.
Yorumu Yorumla
-
Fe racaa (فَرَجَعَ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde r-c-a kökünün "önceki bir duruma, mekana veya başlangıç noktasına geri dönmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "rücu" eyleminin fiziksel bir dönüş olduğu kadar, aynı zamanda yarıda kalan bir meseleyi çözmek için geriye yönelmek olduğunu kaydeder. Başındaki "fe" (takip) edatının, Musa'nın Allah'tan kavminin saptığı haberini (fitneyi) alır almaz, araya hiçbir zaman boşluğu sokmadan, büyük bir hız ve telaşla dağdan aşağıya (kavmine doğru) inişini gramatik olarak gösterdiğini analiz eder.
Mûsâ (مُوسَىٰ)
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde ismin etimolojisini inceler ve kelimenin Eski Mısırca ("ms" / çocuk) veya İbranice ("Moşeh" / sudan çıkarılan) kökenlerine dayandığını filolojik verilerle sunar.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın dramatik kurgusunda ismin burada tekrar zikredilmesinin önemine değinir. Vahyi almak için heyecanla dağa tırmanan o vecd halindeki peygamber ile; ihanet haberini alıp öfkeyle dağdan inen hayal kırıklığına uğramış liderin aynı şahıs (Musa) olduğunu belirterek, elçinin ruhsal dünyasındaki o devasa ve ani değişimi (trajediyi) edebi bir dille vurgular.
İlâ (إِلَىٰ)
İbn Fâris, yönelim ve hedefin son noktasını bildiren bu harf-i cerin, Musa'nın bütün o öfkesinin ve hızının doğrudan kilitlendiği hedefi işaret ettiğini ifade eder.
Kavmihî (قَوْمِهِ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayakta durmak ve bir arada bulunmak" anlamlarına geldiğini, liderin etrafında toplanan kitleye bu isim verildiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonuna eklenen aidiyet zamirinin ("hî" / onun) barındırdığı sosyolojik ağırlığı irdeler. Musa'nın onca nankörlüğe ve ihanete (altın buzağıya tapmalarına) rağmen, o kitleyi reddetmeyip hala "onun kavmi" olarak nitelendirilmesinin; bir peygamberin kendi toplumuna karşı taşıdığı o koparılamaz sorumluluğu ve sosyo-politik aidiyeti yansıttığını kaydeder.
Gadbâne (غَضْبَانَ)
İbn Fâris, g-d-b kökünün "sertlik, şiddet, nefret ve sükunetin bozulması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "gazap" kavramının insanın içinde kanın kaynaması ve öfkenin iradeyi zorlaması olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin gramatik formuna (sıfat-ı müşebbehe) dikkat çeker. "Gadbân" kelimesinin Arapçada (fa'lân vezninde gelerek) bardağın taşıp dolması gibi "öfke ile dopdolu, hınçtan taşmış, patlamaya hazır" mutlak bir psikolojik yoğunluğu ifade ettiğini belirtir. Musa'nın sıradan bir sinirlenme değil, varoluşsal bir hiddet krizi yaşadığını estetik bir tahlille okur.
Esifen (أَسِفًا)
İbn Fâris, e-s-f kökünün "şiddetli üzüntü, keder, elden kaçan bir şeye duyulan derin pişmanlık ve esef" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "esef" kavramının, öfke ile hüznün birbirine karıştığı o en trajik ve acı verici duygu hali olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın duygu semantiğinde bu iki kelimenin (gadbân ve esifen) yan yana gelişindeki o muazzam felsefi derinliği analiz eder. Musa'nın ruhundaki ikiye bölünmüşlüğü gösterir: "Gadbân" (öfke), kavminin Allah'a karşı işlediği o devasa şirke, nankörlüğe ve ahmaklığa duyulan dışa dönük hiddettir. "Esifen" (hüzün) ise, onca mucizeye ve kurtuluşa rağmen fıtratlarını kendi elleriyle kirleten, uçuruma sürüklenen ve kendi kendilerini mahveden o zayıf insanlara (kavmine) duyulan içe dönük, şefkat dolu bir peygamberi trajedidir.
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan kelam" olduğunu belirtir. Dağdan inen Musa'nın, kavminin o putperest ayinini gördüğü anda araya hiçbir eylem sokmadan (önce konuşarak) tepkisini kelama döktüğünü kaydeder.
Yâ kavmi (يَا قَوْمِ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, nida edatı (yâ) ve aidiyet zamiriyle (benim kavmim) kurulan bu hitabın; Musa'nın bütün o öfkesine rağmen, onları düşmanlaştırmadan, aradaki aidiyet bağını koruyarak (Ey benim halkım) şefkat ve sitem yüklü bir feryatla onlara seslendiğini gramatik olarak aktarır.
E lem (أَلَمْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, soru edatı (hemze) ve olumsuzluk edatının (lem) birleşmesiyle oluşan bu yapının, Arap belagatinde "istifham-ı takrîrî" (inkarı mümkün olmayan bir gerçeği muhataba zorla onaylatma ve kınama) işlevi gördüğünü sabitler.
Yaıdkum (يَعِدْكُمْ)
İbn Fâris, v-a-d kökünün "ileride gerçekleşmesi kararlaştırılan bir söz, taahhüt" anlamlarına geldiğini belirtir.
Rabbukum (رَبُّكُمْ)
İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olan, terbiye eden ve koruyan" olduğunu belirtir. Musa'nın "Benim Rabbim" değil de "Sizin Rabbiniz" demesinin, kavminin Allah ile olan bağını (ve nankörlüğünü) onlara hatırlatma çabası olduğunu ifade eder.
Va'den (وَعْدًا)
İbn Fâris, eylemi pekiştiren mutlak meful (masdar) olarak "kesin ve sağlam bir söz/vaat" manasını taşıdığını belirtir.
Hasenen (حَسَنًا)
İbn Fâris, h-s-n kökünün "güzellik, fıtrata ve akla hoş gelen, kusursuz ve iyi olan" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hasen" kavramının sıradan bir iyilik olmadığını; Allah'ın onlara Mısır'dan kurtuluşu, düşmanlarının helakini ve kendilerine kılavuz olacak kutsal yasayı (Tevrat'ı) bahşetme sözünün mutlak bir "kurtuluş ve güzellik" projesi olduğunu detaylandırır.
E fe (أَفَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, soru edatı ile atıf harfinin (fe) birleştiği bu yapının; muhatabın eylemindeki o akıl almaz mantıksızlığı ve çelişkiyi vurgulamak için kullanılan şiddetli bir şaşkınlık ve kınama bağlacı olduğunu aktarır.
Tâle (طَالَ)
İbn Fâris, t-v-l kökünün "uzamak, sürenin genişlemesi, mesafenin artması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin barındırdığı zaman felsefesine ve rölativiteye (göreceliğe) dikkat çeker. Musa'nın dağda kaldığı sürenin aslında sadece kırk gün olduğunu hatırlatır. Ancak manevi bir çapa (sağlam bir iman) olmayan, zihni Mısır'ın putperest alışkanlıklarıyla dolu olan bir toplum için bu kısacık sürenin "uzadıkça uzadığını" (tâle), inanç zayıflığının zaman algısını nasıl bozduğunu ve insanı aceleciliğe (şirke) nasıl hızla ittiğini analiz eder.
Aleykumu (عَلَيْكُمُ)
İbn Fâris, a-l-y kökünden gelen edatın "üzerine, size ağır gelerek" manasını taşıdığını ifade eder.
El-Ahdu (الْعَهْدُ)
İbn Fâris, a-h-d kökünün "bir sözü tutmak, bir şeyi zamanın yıpratmasına karşı korumak, sadakat ve antlaşma" anlamlarına geldiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik lügatinde "ahit" (misak) kavramının, Allah ile kul arasındaki o varoluşsal sadakat sözleşmesi olduğunu belirtir. Musa'nın "Ahit size çok mu uzun/ağır geldi?" sorusunun; İsrailoğullarının tevhide olan bağlılıklarının ne kadar kırılgan, kısa ömürlü ve zamana dayanıksız (kof) olduğunu ifşa eden sarsıcı bir teolojik yüzleşme olduğunu detaylandırır.
Em (أَمْ)
İbn Fâris, "yoksa, aksi takdirde" anlamlarındaki atıf harfi olup, cümlenin akışını daha da ağır bir teolojik suçlamaya (ikinci seçeneğe) kaydırdığını belirtir.
Eradtum (أَرَدْتُمْ)
İbn Fâris, r-v-d kökünün "bir şeyi talep etmek, arzu etmek, yönelmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramının, bir eylemi kazara veya bilgisizce değil; kalbin ve aklın onayıyla, bilinçli ve kasıtlı bir "tercih" olarak yapmak olduğunu kaydeder.
Gabriel Said Reynolds, kelimenin bu bağlamdaki teolojik dehşetine odaklanır. Musa'nın kavmine "Yoksa siz bunu bilerek mi istediniz?" (eradtum) diye sormasının; İsrailoğullarının o buzağıyı yaparken basit bir hataya düşmediklerini, içlerindeki o hastalıklı Mısır paganizmine duydukları özlemle "ilahi gazabı bizzat kendi özgür iradeleriyle çağırdıklarını" gösteren felsefi bir deşifre olduğunu analiz eder.
En (أَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, masdar edatı olan bu kelimenin, ardından gelen fiili isimleştirerek, o istenen şeyin (gazabın inmesinin) bizzat kendi niyetlerinin nesnesi olduğunu gramatik olarak sabitlediğini aktarır.
Yehılle (يَحِلَّ)
İbn Fâris, h-l-l kökünün "bir düğümü çözmek, inmek, konaklamak ve bir şeyin üzerine vacip olup çökmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hulûl" eyleminin, hakkedilmiş ve meşru bir cezanın kaçınılmaz bir ağırlıkla suçlunun tam tepesine inmesi olduğunu ifade eder.
Aleykum (عَلَيْكُمْ)
İbn Fâris, yönelim bildiren bu edatın, ilahi cezanın doğrudan o putperest eylemi gerçekleştirenlerin üzerine yöneldiğini belirttiğini kaydeder.
Gadabun (غَضَبٌ)
İbn Fâris, g-d-b kökünün "şiddet ve intikam" anlamlarına geldiğini belirtir. Nekra (belirsiz) formda gelmesi, inecek olan öfkenin boyutlarının hayal dahi edilemez olduğunu vurgular.
Dücane Cündioğlu, aynı ayet içindeki "gadab" (öfke) kavramının estetik ve ontolojik paralelliğini çözümler. Ayetin başında Musa'nın hissettiği beşeri ve fıtri öfke (gadbâne) varken; cümlenin sonunda uyardığı tehlike doğrudan "Allah'ın gazabı"dır. Elçinin kalbindeki o haklı öfkenin, aslında mutlak Yaratıcı'nın o şirke karşı duyduğu ilahi gazabın yeryüzündeki bir yansıması/tecellisi olduğunu estetik bir dille analiz eder.
Min (مِنْ)
İbn Fâris, ibtidaiyye (kaynak) bildiren bu edatın, inecek olan gazabın doğrudan ilahi makamdan koptuğunu işaretlediğini ifade eder.
Rabbikum (رَبِّكُمْ)
İbn Fâris, "Sizin Rabbiniz" tamlamasıdır. Kendilerini rızıklandıran, denizden kurtaran o merhametli makamın (Rabb'in), aynı zamanda şirke karşı nasıl dehşetli bir öfke kaynağına dönüşebileceğini hatırlatır.
Fe (فَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, sebep bildiren atıf harfidir. "Bütün bunların sonucunda, işte bu yüzden..." anlamı katarak, işlenen ihanetin mantıksal sonucunu bağlar.
Ahleftum (أَخْلَفْتُمْ)
İbn Fâris, h-l-f kökünün "bir şeyin arkasında kalmak, zıt olmak, muhalefet etmek" olduğunu; if'al babından gelen "ihlâf" eyleminin ise "verilen sözü tutmamak, vaatten dönmek, anlaşmayı bozmak ve ihanet etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ihlâf" kavramının, daha önce onaylanmış bir ahdin gereğini kasten yerine getirmeyerek sadakati parçalamak olduğunu kaydeder.
Mev'ıdî (مَوْعِدِي)
İbn Fâris, v-a-d kökünün ism-i zaman veya ism-i mekan formu olup, "sözleşilen zaman, randevu yeri ve verilen söz" anlamına geldiğini belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sonuna eklenen birinci tekil şahıs zamirinin ("yâ" / benim) çevirideki ve duygusal boyuttaki önemine dikkat çeker. Musa'nın "Allah'ın sözünü bozdunuz" demekle yetinmeyip "Bana verdiğiniz sözü (benim randevumu) bozdunuz" demesinin; ortada sadece teolojik bir sapmanın değil, aynı zamanda kendisini onlar için feda eden, dağa vahiy getirmeye giden o fedakar lidere karşı yapılmış apaçık bir "kişisel ihanet ve vefasızlık" olduğunu vurguladığını savunur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla