Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 85. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 85. Ayet

    قَالَ فَاِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمَكَ مِنْ بَعْدِكَ وَاَضَلَّهُمُ السَّامِرِيُّ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kâle fe-innâ kad fetennâ kavmeke min ba’dike ve edallehumu-ssâmiriyy(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Allah, ‘Fakat’ dedi, ‘Biz senden sonra kavmini sınadık ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.’”

      Allah, fakat dedi, biz senden sonra kavmini sınadık. “Fetennâ” (فتنا) fiilinin türediği “fitne” (فتنة) içinde belâların ve zorlukların olduğu büyük sıkıntı demektir. Bu âyette sözü edilen “iftitân” (افتتان) İsrâiloğulları'nın Sâmirî’nin tanrı edindiği buzağı fitnesi üe sınanmalarıdır. Rivayete göre yüce Allah o buzağı heykelini kanı ve eti olan bir buzağıya dönüştürmüş, bedenine ruh üflemiş ve böğürme yeteneği vermişti. Allah Teâlâ’nın onları sınamasının anlamı bu idi. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve Sâmirî onları yoldan çıkardı. Allah Teâlâ “yoldan çıkarma” fiilini Sâmirî’ye nispet etmektedir. Çünkü İsrâiloğulları'nın yoldan çıkmalarının sebebi onlara bir buzağı edinmesi, buna tapmaya davet etmesi ve “İşte bu sizin de tanrınız, Mûsa'nın da tanrısıdır” demesi sebebiyle Sâmirî idi. Yüce Allah yoldan çıkarma fiilini, buzağıya tapmaya çağırması ve buna sebep olması hasebiyle Sâmirî’ye nispet etti. Yoksa kimse kimseyi yoldan çıkaramaz. Buna karşılık yüce Allah “sınama” fiilini kendi nefsine nispet etti, zira belirttiğimiz gibi buzağı heykelini eti, kanı ve ruhu olan bir buzağıya çeviren O idi.

      Şöyle bir soru sorulabilir: Sâmirî sapkınlık içinde olduğu halde onun önünde gerçekleşen buzağıya et, kan ve can verme mûcizesi ne anlama gelmektedir?

      Buna şu cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, Sâmirî kendisinin peygamber olduğunu iddia etseydi ona bu fırsat verilmezdi. Fakat o sadece buzağının ilâh olduğunu iddia etti. Halbuki onun bir kul olduğunun alâmetleri üzerinde açıktan görülüyordu ve mevcuttu. Onun ilâh olmadığını herkes biliyordu. Peygamberliğe gelecek olursak; bu konuda insanlar kafa karışıklığına düşüp şaşırabilirler. Bu nedenle peygamber olmayan bir kimse, peygamber olduğunu iddia ettiği takdirde insanların kafaları karışacağı için yüce Allah onun peygamber olduğuna dair delilleri ortaya koymasına engel olur. İlâhlık iddiasına gelince bunun için yapılacak faaliyete engel olmaz. Çünkü kulluk izleri ve acizlik belirtileri gayet açıktır. Ve bunun böyle olduğunu herkes biHr. Aynı şekilde bir kimse şu elimizdeki Kur anı duymayan bir beldeye gitse ve onlara bu kitabı okusa sonra da “Ben Allah Teâlâ'nın size gönderdiği peygamberim” dese Cenâb-ı Hak Kur anı okumasına fırsat vermez. Ama bu kitabı göstererek Rab olduğunu iddia etse yüce Allah buna engel olmaz. Çünkü böyle bir kitabı getirmekten aciz olduğunun alâmetleri gayet açıktır. Ama peygamberlikte böyle değildir. Dolayısıyla bu iki iddia birbirinden farklıdır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız, dil ve dudakların hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini içsel bir iradenin dışa vurumu olarak tanımlar. Musa'nın büyük bir şevkle "Rabbim, razı olman için acele ettim" diyerek sunduğu o heyecanlı mazeretine karşı; ilahi makamın anında "kâle" (dedi ki) eylemiyle araya girmesinin, elçinin ruhsal coşkusunu kesen sarsıcı ve beklenmedik bir hakikat bildirimi olduğunu analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalojik kurgusunda bu fiilin yarattığı psikolojik kırılmaya dikkat çeker. Musa'nın mutlaklık (vahiy) alanına duyduğu o vecd halinin; ilahi bir "söz" (kavl) ile aniden kesilerek, onu yeniden o dertli, kaotik ve yozlaşmaya müsait beşeri gerçekliğe (kavminin ihanetine) geri döndürdüğünü detaylandırır.

        Fe innâ (فَإِنَّا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, başındaki "fe" (takip) harfinin Musa'nın mazeretine anında verilen bir karşılık olduğunu; "inne" (pekiştirme) ve "nâ" (biz) zamirinin birleşmesiyle de cümlenin "Fakat şu kesin bir gerçektir ki Biz..." anlamına kavuştuğunu aktarır. Bu gramatik yapının, dağın eteklerinde yaşanan o büyük ihanetin başıboş bir tesadüf olmadığını, bizzat ilahi iradenin ontolojik bir "sınama/test" planı dahilinde gerçekleştiğini sabitlediğini belirtir.

        Kad (قَدْ)

        İbn Fâris, mazi (geçmiş zaman) fiilinin önüne gelerek eylemin şüphe götürmez bir kesinlikle gerçekleştiğini (tahkik) bildiren edat olduğunu ifade eder.

        Fetennâ (فَتَنَّا)

        İbn Fâris, f-t-n kökünün Arap dilindeki asli anlamının "altın veya gümüşü, içindeki sahte ve değersiz maddelerden (cüruftan) ayırmak için ateşe atıp eritmek" olduğunu belirtir. İnsanın inancının, sadakatinin ve kalitesinin de zorluklarla ateşe atılıp test edilmesine bu kökten ötürü "fitne" dendiğini kaydeder. Birinci çoğul şahıs mazi formundadır ("Biz sınadık/ateşe attık").

        Râgıb el-İsfahânî, "fitne" kavramının Kur'an'daki kullanımında insanın içyüzünü ortaya çıkaran mutlak bir sınav olduğunu ifade eder. İsrailoğullarının Firavun'un zulmünden kurtulmalarının nihai bir zafer olmadığını; asıl büyük sınavın (fitnenin), özgürleşmiş bir aklın kendi putlarını yaratıp yaratmayacağı noktasında başladığını detaylandırır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve mekânsal zıtlığı çözümler. Musa'nın dağın zirvesinde (Tûr'da) vahyin ışığıyla aydınlanırken ve manevi olarak yücelirken; dağın eteklerindeki kavminin yozlaşmanın, putperestliğin ve ihanetin ateşi (fitne) içinde "eritildiğini" belirtir. Liderin fiziksel yokluğunun, kitlelerin gerçek karakterini ortaya çıkaran en acımasız pota (fitne) olduğunu estetik bir tahlille analiz eder.

        Kavmeke (قَوْمَكَ)

        İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayakta durmak, kıyam etmek ve bir arada bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonuna eklenen ikinci tekil şahıs zamirinin ("ke" / senin) taşıdığı sosyolojik ve hukuki ağırlığa dikkat çeker. İlahi hitabın "Biz İsrailoğullarını sınadık" yerine "Senin kavmini sınadık" diyerek topu bütünüyle Musa'nın kucağına bıraktığını belirtir. Bir peygamberin öncelikli sorumluluğunun bireysel arınması (dağa çıkması) değil, bizzat kendisine emanet edilen "kendi kitlesini" (kavmini) şirkten korumak olduğunu sosyolojik bir perspektifle vurgular.

        Min ba'dike (مِن بَعْدِكَ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün "zaman veya mekan olarak ayrılık, sonralık ve bir şeyin geride kalması" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik derinliğine odaklanır. "Senin ardından/Sen ayrıldıktan hemen sonra" ifadesinin, İsrailoğullarının tevhid inancının ne kadar sığ ve kişiye bağımlı olduğunu ifşa ettiğini belirtir. Vahye ve Allah'a değil, sadece Musa'nın fiziksel otoritesine (korkuya) dayalı bir inancın, liderin gözden kaybolduğu ilk fırsatta (min ba'dike) nasıl anında çökerek putperest fıtrata geri döndüğünü kusursuz bir edebi tahlille okur.

        Ve edallehumu (وَأَضَلَّهُمُ)

        İbn Fâris, d-l-l kökünün "doğru yoldan sapmak, hedefi şaşırmak ve kaybolmak" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'al babından gelen "idlâl" eyleminin, "birini kasten yanlış yola sevk etmek, saptırmak ve körleştirmek" manasını taşıdığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin sonundaki üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("hum" / onları), bu sapmanın kavmin kendi içsel cehaletiyle kendiliğinden gelişmediğini; aksine onları planlı, zeki ve manipülatif bir şekilde yönlendiren aktif bir "saptırıcı fâil" (müdill) bulunduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu "saptırma" (idlâl) eyleminin mekanizmasını irdeler. Samiri'nin kavmi zorla saptırmadığını; onların kölelik döneminden kalma somut ve görülebilir bir tanrıya (Mısır'ın Apis öküzü kültüne) duydukları gizli zaafı ustalıkla işleyerek (altın buzağı üreterek) onları kendi zaaflarıyla vurduğunu analiz eder.

        Es-Sâmiriyyu (السَّامِرِيُّ)

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde bu gizemli ismin etimolojik kökenlerini tartışır. İsim, Yahudi tarihinde sonradan ortaya çıkan "Sâmirîler" (Shomeronim) mezhebini çağrıştırsa da, Musa döneminde böyle bir mezhebin olmadığını belirterek bu kelimenin Antik Mısır'daki "Shemer" (yabancı, göçmen) veya İbranicedeki "Şamar" (koruyan, bekçi) köklerinden türeyen spesifik bir kabileye veya şahsa ait kadim bir adlandırma olabileceğini filolojik verilerle sunar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ismin başındaki harf-i tarifin (el), bu kişinin rastgele biri değil, İsrailoğulları içinde zekası, hitabeti veya sanatkârlığı (altın eritme ve döküm bilgisi) ile tanınan, bilindik ve spesifik bir figür olduğunu gramatik olarak sabitler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın bu karakteri (Samiri'yi) hikayeye dahil etmesinin yarattığı devasa teolojik devrimi analiz eder. Kitab-ı Mukaddes (Tevrat) anlatılarında, Musa dağdayken altın buzağıyı yapıp halkı saptıran kişinin bizzat Musa'nın kardeşi (Peygamber Harun) olarak suçlandığını hatırlatır. Kur'an'ın ise "Samiri" figürünü sahneye sürerek, putperestliğin mimarını Harun'dan alıp bu demagoga yüklediğini; böylece peygamberlerin mutlak masumiyetini (ismet sıfatını) koruyan kusursuz bir edebi ve teolojik düzeltme (tashih) yaptığını detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X