Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 77. Ayet

    وَلَقَدْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اَنْ اَسْرِ بِعِبَاد۪ي فَاضْرِبْ لَهُمْ طَر۪يقاً فِي الْبَحْرِ يَبَساًۚ لَا تَخَافُ دَرَكاً وَلَا تَخْشٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad evhaynâ ilâ mûsâ en esri bi’ibâdî fadrib lehum tarîkan fî-lbahri yebesen lâ teḣâfu deraken velâ taḣşâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Mûsâ’ya şöyle vahyetmiştik: ‘Kullarımı geceleyin yola çıkar, yetişecekler diye korku ve endişe duymaksızın onlara denizde kupkuru bir yol aç.’”

      Mûsâ’ya şöyle vahyetmiştik: Kullarımı geceleyin yola çıkar. “Esri” (أسر) fiilinin kökü “el-İsrâ” (اإلسراء) gece yürüyüşü demektir. Yetişecekler diye korku ve endişe duymaksızın onlara denizde kupkuru bir yol aç. Yani asânı denize vur ve denizde onlara kupkuru bir yol aç. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Bunun üzerine denize vur! diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı”.

      Yetişecekler diye korku ve endişe duymaksızın. Yani Firavun ve askerleri yetişecek diye korku ve denizde boğuluruz diye endişe duymaksızın. Bu beyan, korku ve endişeyi yasaklama anlamında değil, korkuyu gidermeye ve Firavunun onlara yetişemeyecekleri güvencesi vermeye yöneliktir. Görmez misin ki bir başka beyanda Mûsâ’nın arkadaşları şöyle demiştir: “İki topluluk birbirini görünce, Mûsâ’nın adamları, ‘İşte yakalandık!’ dediler. Mûsâ, ‘Hayır! Eminim ki Rabb’im benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir’ dedi”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve lekad (وَلَقَدْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisi kuralları çerçevesinde "vav", kasem (yemin) bildiren "lâm" ve tahkik (kesinlik) bildiren "kad" edatlarının üst üste bindiği bu yapının; geçmişte yaşanmış bir olayı aktarırken, o ilahi müdahalenin mutlaklığını, şüphe götürmezliğini ve büyüklüğünü muhatabın zihnine kazıyan gramatik bir pekiştirme (tekit) zinciri olduğunu aktarır.

        Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde v-h-y kökünün "gizli, hızlı, sessizce ve işaret yoluyla yapılan bildirim, ilham" anlamlarına geldiğini belirtir. Dışarıdan üçüncü bir şahsın algılayamayacağı o süratli ve örtülü iletişimi ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta if'al babından gelen "ivhâ" eyleminin, Yaratıcı'nın kendi iradesini ve emirlerini peygamberinin kalbine doğrudan, aracısız ve anında nakletmesi olduğunu detaylandırır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim semantiğinde bu kavramı inceler. Firavun'un sihirbazları asma tehdidinin ve Mısır'daki gerilimin zirveye çıktığı o kaotik ortamda; ilahi makamın Musa'ya "vahyettiğini" (evhaynâ) belirterek, Allah ile elçisi arasındaki o ontolojik bilgi akışının hiçbir dünyevi gürültü, tehdit veya mesafe tarafından kesintiye uğratılamayacağını felsefi bir dille analiz eder.

        İlâ (إِلَىٰ)

        İbn Fâris, yönelim, gaye ve bir hedefin son noktasını (intihâ-i gaye) bildiren temel bir harf-i cer olduğunu belirtir. Vahyin (ilahi mesajın) yöneldiği o yegane ve mutlak muhatabı işaretler.

        Mûsâ (مُوسَىٰ)

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde ismin etimolojik kökenlerini tartışırken, kelimenin Eski Mısırca "ms" (çocuk/doğmuş) veya İbranice "Moşeh" (sudan çıkarılan) formlarına dayandığını filolojik kanıtlarıyla sunar.

        Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi kurgusunda, çıkış (exodus) emrinin bizzat Musa'nın şahsına yöneltilmesinin; onun artık sadece bir tebliğci değil, bir ulusu kölelikten kurtaracak olan mutlak bir "siyasi ve ruhani önder" olarak yetkilendirildiğini gösteren teolojik bir onay olduğunu analiz eder.

        En (أَنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki edatın (en-i müfessire/tefsiriye) "şöyle ki, şu yolda" anlamı taşıdığını; kapalı olan vahiy eyleminin (evhaynâ) içeriğini açığa çıkaran, açıklayan ve doğrudan eylem emrine bağlayan gramatik bir köprü işlevi gördüğünü aktarır.

        Esri (أَسْرِ)

        İbn Fâris, s-r-y kökünün "geceleyin yürümek, karanlık çöktükten sonra yol almak ve sessizce ilerlemek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, gündüz yapılan yürüyüşten (seyr) farklı olarak "isrâ" eyleminin; güvenlik, gizlilik ve düşmanın dikkatinden kaçmak amacıyla özellikle "gece vakti" icra edilen stratejik bir intikal olduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin rasyonel ve tarihi bağlamına dikkat çeker. İlahi vahyin, Musa'ya sadece mucizevi bir kurtuluş vadetmekle kalmayıp; Firavun'un istihbaratından, saray muhafızlarından ve ordusundan kurtulmak için "gece karanlığında gizlice yola çık" (esri) diyerek son derece gerçekçi, askeri ve stratejik bir tahliye planı (tedbir) emrettiğini sosyolojik bir perspektifle vurgular.

        Bi ıbâdî (بِعِبَادِي)

        İbn Fâris, a-b-d kökünün "boyun eğmek, itaat etmek, köle olmak ve kulluk yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "İbâd" bu kelimenin çoğuludur.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sonuna eklenen birinci tekil şahıs zamiriyle ("yâ" / benim) oluşan "kullarım" tamlamasının, Allah'ın o ezilmiş topluluğa duyduğu şefkati ve onları kendi özel himayesine aldığını gösterdiğini detaylandırır.

        Dücane Cündioğlu, kelimedeki ontolojik statü değişimini felsefi bir estetikle çözümler. Nesiller boyunca Firavun'un kırbaçları altında "devletin ve diktatörün köleleri" olarak aşağılanan bir halkın; ilahi vahiy aracılığıyla Firavun'un mülkiyetinden çıkarılıp doğrudan Allah'ın "Benim kullarım" hitabına muhatap olmalarının, yeryüzündeki en görkemli varoluşsal özgürleşme ve onurlandırma (şeref) eylemi olduğunu analiz eder.

        Fadrib (فَاضْرِبْ)

        İbn Fâris, d-r-b kökünün Arap dilinde "vurmak, çarpmak, yeryüzünde adım atmak/yol tepmek ve bir şeyi şiddetle yararak açığa çıkarmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "darb" fiilinin başındaki "fe" (takip) edatıyla birlikte, yola çıkış emrinin hemen ardından asâ ile denize vurarak veya ayaklarla yürüyerek "yeni ve daha önce hiç var olmayan bir yol inşa etmek/açmak" manasına geldiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emir kipinin barındırdığı kozmik müdahaleyi irdeler. İnsan aklının bittiği, önünde devasa bir denizin ve arkasında acımasız bir ordunun olduğu o mutlak kilitlenme anında; ilahi iradenin "Vur/Aç" (fadrib) emriyle eşyanın tabiatına müdahale ettiğini ve tabiat yasalarını kendi inananları lehine askıya aldığını (mucizeyi) vurgular.

        Lehum (لَهُمْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tahsis ve aidiyet bildiren "lâm" harfinin üçüncü çoğul şahıs zamiriyle ("hum" / onlara) birleştiğini aktarır. Denizde açılacak olan o yolun rastgele bir doğa olayı (med-cezir) olmadığını; doğrudan ve "sadece onlara (İsrailoğullarına/müminlere) özel olarak" kurgulanmış ilahi bir lütuf olduğunu gramatik olarak sabitler.

        Tarîkan (طَرِيقًا)

        İbn Fâris, t-r-k kökünün asli anlamının "vurmak, çarpmak ve ayakların peş peşe basmasıyla oluşan, gidile gidile belirginleşen yol" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, denizin içinde açılacak olan geçidin, yürünmesi zor, dar veya tehlikeli bir yarık olmadığını; aksine insanların, hayvanların ve kağnıların rahatça, güvenle yürüyüp geçebileceği geniş ve belirgin bir "yol" (tarîk) olduğunu detaylandırır.

        Fî'l-bahri (فِي الْبَحْرِ)

        İbn Fâris, b-h-r kökünün "suyu bol, geniş, derin ve uçsuz bucaksız alan" anlamlarına geldiğini belirtir. Arapçada büyük nehirlere de (Nil gibi) denize de bu ismin verildiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Sami dilleri havzasındaki kullanımını inceler ve geniş su kütlelerini anlatan kadim bir terim olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, zarfiyet edatı "fî" (içinde) ile birlikte, açılacak olan o yolun denizin kenarında veya kıyısında değil; bizzat o boğucu ve derin "su kütlesinin tam kalbinde/içinde" inşa edileceğini gramatik olarak ifade eder.

        Yebesen (يَبَسًا)

        İbn Fâris, y-b-s kökünün "kuruluk, ıslaklığın, suyun ve nemin bütünüyle yok olması, katılaşma" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin masdar veya sıfat olarak kullanıldığını; denizin tabanının saniyeler içinde çamurdan, balçıktan ve kayganlıktan arınarak "kupkuru, sert ve yürümeye elverişli" hale gelmesi şeklindeki o muazzam fiziksel dönüşümü anlattığını kaydeder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın bu kelimedeki sarsıcı görsel ve edebi zıtlığına odaklanır. Suyun doğası mutlak ıslaklık, akışkanlık ve insan için boğulma iken; ilahi iradenin denizin ortasından "kupkuru ve sert" (yebesen) bir zemin çıkarmasının, Allah'ın madde üzerindeki mutlak egemenliğini (halk/yaratma gücünü) gösteren kusursuz bir edebi tablo olduğunu analiz eder.

        Lâ tehâfu (لَا تَخَافُ)

        İbn Fâris, h-v-f kökünün "beklenen bir zarar veya helak ihtimali karşısında duyulan endişe, ürperti ve kalbin sükunetinin bozulması" olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, cümlenin kurgusunda bu ifadenin hal (durum) cümlesi veya istinaf (yeni bir başlangıç) olabileceğini; "Korkmayacağın bir yol..." şeklinde, o yolda yürürken kalpteki bütün endişelerin ilahi bir garantiyle sıfırlanacağını aktarır.

        Derakan (دَرَكًا)

        İbn Fâris, d-r-k kökünün "arkadan gelip yetişmek, ensesinde bitmek, yakalamak ve bir şeyin en alt/dip noktasına ulaşmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "derak" kavramının, Firavun ordusunun arkadan hızla kovalayarak İsrailoğullarına "yetişme, onları enselerinden yakalama ve kılıçtan geçirme" ihtimali/tehlikesi olduğunu detaylandırır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, çeviri bağlamında kelimenin hissettirdiği o fiziksel dehşete dikkat çeker. "Derak" kelimesinin salt soyut bir korku olmadığını; arkadan gelen atlıların nal seslerini duymak, o acımasız devlet ordusunun nefesini kendi ensesinde hissetmek (yakalanma paniği) olduğunu, meallerin bu arkadan sarılma/yetişme dehşetini koruması gerektiğini savunur.

        Ve lâ tahşâ (وَلَا تَخْشَىٰ)

        İbn Fâris, h-ş-y kökünün "saygı, bilgi, bir şeyin azametinden ve büyüklüğünden kaynaklanan derin korku, çekinme ve ürperti" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın duygu semantiğinde "havf" ile "haşyet" arasındaki o devasa felsefi ve psikolojik uçurumu bu ayet üzerinden muazzam bir şekilde çözer. Allah'ın Musa'ya "Lâ tehâfu derakan" (Arkadan gelen ordunun size yetişmesinden, o somut tehlikeden korkma/havf etme) dedikten hemen sonra; "Ve lâ tahşâ" (Haşyet de duyma) demesinin tesadüf olmadığını belirtir. Deniz ikiye yarıldığında sağda ve solda dağlar gibi duran o devasa, ürkütücü su duvarlarının arasında yürürken; insanın o muazzam kozmik manzara ve doğanın ezici büyüklüğü karşısında hissedeceği o ontolojik ürpertinin, dehşetin ve ezilmişliğin adının "haşyet" olduğunu detaylandırır. İlahi kelamın, Musa'yı ve inananları hem arkadaki beşeri tehditten (havf) hem de etraftaki o ezici kozmik manzaradan (haşyet) bütünüyle yalıtarak mutlak bir psikolojik zırh giydirdiğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X