قَالُوا لَنْ نُؤْثِرَكَ عَلٰى مَا جَٓاءَنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالَّذ۪ي فَطَرَنَا فَاقْضِ مَٓا اَنْتَ قَاضٍۜ اِنَّمَا تَقْض۪ي هٰذِهِ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
“Onlar şu cevabı verdiler: ‘Bize gelen bunca apaçtk kanıtlara ve bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz. Artık sen neye hükmedeceksen et; ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin.”’
Onlar şu cevabı verdiler: Bize gelen bunca apaçık kanıtlara ve bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz. Yüce Allah’ın Rab oluşuna, ulûhiyetine ve ona kul olmaya dair bize gelen bunca apaçık kanıtlara karşı senin Rab olmanı, sana ibadet etmeyi ve itaati tercih edemeyiz. Bazıları “vellezî fataranâ” (فطرنا والذي) cümlesini “tercih edemeyiz” fiiline bağlayarak âyeti, bizi yaratana karşı asla seni tercih edemeyiz diye anlamışlardır. Ancak bir başka ihtimal daha uygun gibi durmaktadır. Yani bizi yaratan cümlesinin yemin olması daha uygundur. Buna göre “Bizi yaratana and olsun ki” anlamına gelmiş olur. Sanki sihirbazlar Firavunun kendisine ibadete ve hizmete dönecekleri umudunu kesmek istemektedirler.
Artık sen neye hükmedeceksen et. Bu cümle. Firavuna emir verme mahiyetinde değildir, aksine onun bu konudaki umudunu kesme amaçhdır. Yani sen bize olan tehdidini yerine getirirsen de biz seni tercih edecek değiliz. Ama sen ancak bu dünya hayatında hükmünü geçirebilirsin. Yani sen ancak bu dünya hayatında hüküm verebilirsin.
Yorumu Yorumla
-
Kâlû (قَالُوا)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini incelerken, kelimenin sonundaki çoğul "vav" harfine dikkat çeker. Sihirbazların, Firavun'un o kan dondurucu "uzuvlarınızı çapraz keseceğim ve sizi asacağım" tehdidi karşısında zerre kadar dehşete düşmeden, dağılmadan ve birbirlerine bakmadan; tek bir ağızdan, ortak bir iradeyle "dediler" (kâlû) eylemine geçmelerinin, imanın verdiği o sarsılmaz ve kolektif cesareti yansıttığını analiz eder.
Len (لَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisi kurgusu bağlamında bu edatın sıradan bir olumsuzluk değil, geleceğe yönelik mutlak, kesin ve ebedi bir olumsuzluk (te'bîd-i nefy / asla) bildirdiğini aktarır. Sihirbazların cümleye bu edatla başlamasının; Firavun'un vaatlerine veya tehditlerine karşı kapıları "sonsuza dek" kapattıklarını gramatik bir mühürle sabitlediğini belirtir.
Nu'sireke (نُؤْثِرَكَ)
İbn Fâris, e-s-r kökünün "bir şeyi diğerine üstün tutmak, tercih etmek, öne almak ve seçmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Kendi hakkından feragat edip başkasına vermeyi ifade eden "îsâr" kelimesinin de bu kökten türediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "i'sâr" eyleminin sıradan bir seçim olmadığını, karşı karşıya kalınan iki seçenekten birini bilinçli, rasyonel ve kesin bir değer yargısıyla "üstün tutmak" olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki semantiğinde bu kavramı ontolojik bir tercih olarak okur. Sihirbazların "Seni asla tercih etmeyeceğiz/üstün tutmayacağız" diyerek; Firavun'un şahsını, onun dünyevi iktidarını, vaat ettiği serveti ve ölüm tehdidini terazinin bir kefesine; gördükleri ilahi hakikati ise diğer kefesine koyduklarını ve hakikati o devasa devlet gücüne karşı "üstün tuttuklarını" (değerler hiyerarşisi kurduklarını) detaylandırır.
Alâ (عَلَىٰ)
İbn Fâris, a-l-y kökünden türeyen bu edatın "üzerine, üstünlük, yönelim ve aleyhte olma" bildirdiğini ifade eder. Tercihin (îsâr) hangi yöne yapıldığını belirleyen bağlaçtır.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, ism-i mevsul (bağlaç) olan bu edatın "şey, o şey ki" anlamlarında kullanılarak, maruz kalınan hakikati genel bir çerçevede isimlendirdiğini belirtir.
Câenâ (جَاءَنَا)
İbn Fâris, c-y-e kökünün "bir yere gelmek, varmak, ulaşmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Sonundaki birinci çoğul şahıs zamiriyle ("nâ" / bize), hakikatin (mucizenin) bizzat kendi gözlerinin önüne, kendi zihinlerine ve kalplerine ulaştığını kaydeder.
Mine'l-beyyinâti (مِنَ الْبَيِّنَاتِ)
İbn Fâris, b-y-n kökünün "açıklık, iki şeyin birbirinden ayrılması, mesafe, örtünün kalkması ve şüphenin tamamen yok olması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramının, hak ile batılı birbirinden bıçak gibi ayıran, gözle net olarak görülen ve akılla idrak edilen mutlak, inkar edilemez kanıt (hüccet) olduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin epistemolojik (bilgi felsefesi) boyutuna dikkat çeker. Arenadaki sihirbazların kendi illüzyonlarının ve hilelerinin sınırlarını en iyi bilen "uzmanlar" olduklarını hatırlatır. Bu yüzden Musa'nın asâsının sergilediği şeyin bir el çabukluğu değil, doğrudan ilahi ve metafizik bir "apaçık kanıt" (beyyine) olduğunu en kesin biçimde onların kavradığını; bu mesleki ve rasyonel aydınlanmanın onlara Firavun'un kılıcına meydan okuma gücü verdiğini sosyolojik bir perspektifle kaydeder.
Vellezî (وَالَّذِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, atıf harfi (vav) ve ism-i mevsulün (ellezî) birleşiminden oluşan bu yapının, Arap belagatinde "kasem" (yemin) işlevi gördüğünü aktarır. Sihirbazların "Bize gelen o apaçık mucizelere ve bizi yaratana yemin olsun ki..." şeklinde, imanın verdiği o coşkun ve sarsılmaz heyecanla yemin ettiklerini gramatik olarak vurgular.
Fetaranâ (فَطَرَنَا)
İbn Fâris, f-t-r kökünün "bir şeyi uzunlamasına yarmak, çatlatmak, ilk defa icat etmek ve yoktan var etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "fıtrat" kavramının bu kökten geldiğini hatırlatır. Tıpkı bir tohumun karanlık toprağı yarıp güneşe çıkması gibi; Allah'ın da insanı yokluk perdesini yırtarak varlık sahnesine "çıkarmasını/yaratmasını" (fatr) ifade ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin bağlamındaki felsefi ve ontolojik estetiği çözümler. Firavun az önce sihirbazları "bedenlerinizi çapraz keseceğim/parçalayacağım" (taktî') diyerek tehdit etmişken; sihirbazların Allah'ı "bizi yokluktan yarıp çıkaran/fıtratımızı var eden" (fetaranâ) sıfatıyla anmalarının devasa bir meydan okuma olduğunu belirtir. Zalimin bedeni parçalamasına karşı, "Bizi asıl var eden (yaran) O'dur, senin bedeni parçalaman bizim ilahi aslımıza (fıtratımıza) zarar veremez" diyerek ölümü bütünüyle hiçleştirdiklerini estetik bir dille analiz eder.
Fakdı (فَاقْضِ)
İbn Fâris, k-d-y kökünün "bir işi tamamlamak, kesin hükme bağlamak, kesip atmak, bitirmek ve infaz etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Emir kipi olarak "hükmet, bitir, kararını ver" manasını taşır.
Râgıb el-İsfahânî, "kadâ" eyleminin, tereddüde yer bırakmayan mutlak icraat olduğunu ifade eder. Başındaki "fe" edatının, Firavun'un tehditlerine anında ve cüretkar bir karşılık verildiğini gösterdiğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu emir kipinin barındırdığı varoluşsal reste işaret eder. Sihirbazların, mutlak otoriteye "Ne hüküm vereceksen ver, elinden geleni ardına koyma" (fakdı) şeklinde seslenmelerinin; ölüm korkusunu bütünüyle aşmış, ruhunu özgürleştirmiş ve tiranın elindeki en büyük silahı (ölüm tehdidini) elinden almış bir "kurtuluş ilanı" olduğunu vurgular.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, ism-i mevsul olan bu edatın "şey, ne ise o" anlamında kullanıldığını belirtir. "Ne hüküm vereceksen" şeklindeki belirsizlik, Firavun'un işkence yöntemlerinin (asıp kesmesinin) sihirbazların gözünde hiçbir önemi ve farkı kalmadığını yansıtır.
Ente (أَنْتَ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ikinci tekil şahıs zamirinin (sen) fiilden ayrı ve açıkça zikredilmesinin özneyi belirginleştirdiğini aktarır. Hitabı doğrudan Firavun'un şahsına kilitleyerek restin şiddetini artırdığını belirtir.
Kâdın (قَاضٍ)
İbn Fâris, k-d-y kökünün ism-i fâil (özne) kalıbı olduğunu ve "hüküm veren, bitiren, uygulayan" anlamına geldiğini ifade eder.
İnnemâ (إِنَّمَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "inne" ve "mâ" edatlarının birleşimiyle oluşan bu yapının Arap dilinde "hasr ve kasr" (sınırlandırma ve tahsis) işlevi gördüğünü aktarır. Firavun'un "mutlak" sandığı o sınırsız yetkisinin ve ilahlık iddiasının; aslında sadece minicik, dar ve sonlu bir zamana (bu dünyaya) hapsedildiğini, yetkisinin sınırlarını yüzüne çarpan gramatik bir duvar olduğunu sabitler.
Takdî (تَقْضِي)
İbn Fâris, k-d-y kökünün muzari (şimdiki/geniş zaman) formu olduğunu belirtir. "Sen ancak hükmedersin" anlamına gelir.
Hâzihi (هَٰذِهِ)
İbn Fâris, ism-i işaret (gösterme zamiri) olup, yakında bulunan dişil varlıklar için kullanıldığını ifade eder.
El-Hayâte (الْحَيَاةَ)
İbn Fâris, h-y-y kökünün "canlılık, dirilik, büyüme ve ölümün zıttı" anlamlarına geldiğini belirtir.
Ed-Dunyâ (الدُّنْيَا)
İbn Fâris, d-n-v kökünün "yakın olmak, mesafenin kısalması, alçakta olmak ve değersizleşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil formunda "en yakın ve en aşağı" manasını taşır.
Râgıb el-İsfahânî, "dünya" kavramının insana zaman ve mekan olarak en yakın olan (şu anki) yaşam formu olduğunu; aynı zamanda ebedi olan ahirete kıyasla çok daha "alçak/aşağı" (denî) bir mertebeyi ifade ettiğini kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin barındırdığı edebi ve psikolojik kontrastı inceler. Sihirbazların, Firavun'un yarattığı o devasa "kolların ve bacakların çapraz kesilmesi, hurma ağaçlarında teşhir edilme" dehşetini; sadece şu geçici, kısacık ve değersiz (dunyâ) hayatın sınırlarına hapsederek küçültmelerini muazzam bir teolojik ironi olarak okur. Ölümün ötesindeki mutlak sonsuzluğa (ebediyete) uyanmış bir bilincin, dünyevi diktatörlerin işkencelerine nasıl tepeden baktığını ve onları nasıl "hiçliğe" indirgediğini estetik bir tahlille çözümler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla