قَالَ اٰمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ اَنْ اٰذَنَ لَكُمْۜ اِنَّهُ لَكَب۪يرُكُمُ الَّذ۪ي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَۚ فَلَاُقَطِّعَنَّ اَيْدِيَكُمْ وَاَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَاُصَلِّبَنَّكُمْ ف۪ي جُذُوعِ النَّخْلِۘ وَلَتَعْلَمُنَّ اَيُّـنَٓا اَشَدُّ عَذَاباً وَاَبْقٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
“Firavun şöyle çıkıştı: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? Anlaşılıyor ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür. Ama ahdim olsun ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Böylece hangimizin cezasının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu anlayacaksınız!’”
Firavun şöyle çıkıştı: ‘Ben size izin vermeden ona inandınız öyle mi? Anlaşılıyor ki o size sihri öğreten büyüğünüzdür. Bazıları bu çıkışmayı yapanın Mûsâ (a.s.) olduğunu söylerken, bazıları başkalarına sihir öğreten sihirbazların büyüğü olduğunu belirtmişlerdir. Allah Teâlâ bir başka âyette Firavunun sihirbazlara söylediği sözü meâlen şöyle nakleder: “Şüphe yok ki bu, halkını şehirden çıkarmak için orada kurduğunuz bir tuzaktır”. Firavun bunun sihir ve yaptıklarının hile olmadığını biliyordu. Fakat Mûsa'nın (a.s.) durumu konusunda yanlış bir izlenim uyandırmak ve gerek kendi ve gerekse getirdiği mûcize ve deliller hakkında kafalarını karıştırmak istedi. Çünkü Mûsâ’yı (a.s.) yetiştiren kendisiydi. Ve o Firavunun ve ailesinin yanında yetişmişti. Dolayısıyla onun hiçbir kimseden sihir öğrenmediğini biliyordu. Sonra Mûsâ (a.s.) ondan ayrılıp Medyene doğru yola çıkınca orada sihir öğreneceği hiçbir sihirbaz yoktu. Fakat Firavun meseleyi çarpıtmak ve kavminin kafasını karıştırmak istedi. Mekke halkı da böyle idi. Onlar da Hz. Peygamber’i sihirbaz, kâhin, iftiracı olmakla, akıl hastalığına tutulmakla ve başka şeylerle suçlamışlardı. Halbuki onun sihirbaz, kâhin, akıl hastası ve iftiracı olmadığını biliyorlardı. Çünkü küçükken aralarında yetişmiş ve hiçbir kimseye yalan iftira atmakla suçlanmamıştı, Allah’a nasıl iftira atar! Sonra Mekkeliler onun büyücülük ve kehânet öğrenmek için herhangi bir büyücü ve kâhinin yanına gidip geldiğini de rivayet etmemişlerdir. Fakat onlar söz konusu iddialarla insanları kandırmak ve kafalarını karıştırmak istemişlerdi ki ona uymasınlar, Allah’ın dinine ve tevhidine yaptığı davetine olumlu cevap vermesinler.
Öte yandan peygamberlerin yanlarında insanları benzerini getirmekten aciz bırakan mûcizeler ve parlak deliller olmasaydı bile nefisleri ve güzel bir hayat sürme şeklindeki karakterleri, güzel ahlâkları ve tercih ettikleri yüce durumlar, resûl ve nebî olduklarına işaret ederdi. O zaman bir de mûcize ve kesin deliller getirdiklerinde durum nice olur. Sihirbazların kötü yaşantıları, düşük ahlâkları ve aşağılık durumları onların yalancı olduklarını ve söyledikleri şeylerin aslının ve astarının olmadığını gösterir. O zaman risâleti sihirden ve çarpıtmayı gerçek delilden ayırmakta nasıl olur da zorlanırlar! Fakat onlar bu hareketleriyle kavimlerine karşı durumu çarpıtmak istediler. En doğrusunu Allah bilir.
Ama ahdim olsun ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına asacağım! Bu tehdit, Firavun tarafından iki ayrı zamanda yapılmışa benzemektedir. Önce sihirbazlar belki tercih ettikleri fikirden vazgeçerler umuduyla onları öldürmeden ellerini ve ayaklarını çaprazlama kesmekle tehdit etti. Ama vazgeçmeyince onları öldürmekle ve hurma dallarına asmakla tehdit etti. Çünkü öldürme ve asmada (ölüm cezasından) daha hafif olan organların da telef edilmesi söz konusudur. Prensip bu olduğuna göre suçlunun öldürülmesinin hedeflenmediği tüm cezalarda bütün organlar telef dilmez. Hırsızlık suçunda el kesme ile hırsızın öldürülmesi hedeflenmez. Bundan dolayı kesme cezası bütün organlara uygulanmaz. Yol kesme cezası da böyledir. Çünkü bu ceza ile faillerin öldürülmesi hedeflenmez. Çaprazlama olarak el ve ayaklarının kesilmesinin ötesine geçilmez.
Ebû Avsece der ki; “Cüzuu’n-nahl” (النخل جذوع) hurma ağacmm dalları ve kökü demektir. '
Böylece hangimizin cezasının daha şiddetli ve kalıcı olduğunu anlayacaksınız! O Firavun melunu Rabb’inin azabından bir parça tatmış olsaydı böyle bir söz söylemezdi. Rabb’inin müsamahasını bilmeseydi böyle bir sözü söylemeye ve vereceği azabın Allah Teâlâ’nın azabından daha şiddetli olduğunu söyleyerek sihirbazları tehdit etmeye cesaret edemezdi.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız, dil ve dudakların hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, kelam" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini içsel bir iradenin dışa vurumu olarak tanımlar. Firavun'un, on binlerce kişinin önünde kendi büyücülerinin secdeye kapanmasıyla yaşadığı o devasa siyasi ve ontolojik çöküş anında; sessiz kalıp yenilgiyi kabullenmek yerine derhal "dedi ki" (kâle) eylemine geçmesinin, hakikati şiddet ve manipülasyon yoluyla (kelamla) yeniden örtbas etme telaşı olduğunu analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın diyalojik kurgusunda Firavun'un bu fiiline özel bir önem atfeder. Mutlak otoritenin, gözleriyle gördüğü ilahi mucize karşısında aklını kullanmak (idrak) yerine; inisiyatifi ve kitlelerin algısını yeniden ele geçirmek için "sözü" (kavl) bir demagoji ve terör silahı olarak kullanmaya giriştiğini detaylandırır.
Âmentum (آمَنْتُمْ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun zıttı, güven bulmak, kalbin sükunete ermesi ve tasdik etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, iman kavramının kişinin kendini mutlak bir güvenceye teslim etmesi olduğunu kaydeder. Cümledeki kullanımın soru (istifham) edatı taşımasa da vurgu yoluyla şiddetli bir kınama, şaşkınlık ve suçlama (inkârî bir soru) barındırdığını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik bağlamına dikkat çeker. Firavun'un sihirbazlara "İman mı ettiniz?" derken, onların eylemini teolojik bir "hakikati bulma/aydınlanma" olarak değil; devlete, rejime ve Firavun'un şahsına karşı yapılmış bir "siyasi ihanet, kalkışma ve komplo" olarak çerçevelediğini, olayı inanç zemininden çıkarıp devlet güvenliği zeminine çektiğini sosyolojik bir perspektifle kaydeder.
Lehû (لَهُ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" harfinin üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hû" / ona) birleşiminin belagat işlevini aktarır. Firavun'un "Allah'a iman ettiniz" demek yerine "Ona (Musa'ya) iman ettiniz" diyerek; sihirbazların eylemindeki o aşkın ve ilahi boyutu (Rabbülalemin'i) bilinçli olarak silip, meseleyi sadece Musa adındaki bir isyancıya (beşere) uyma ve biat etme seviyesine indirgediğini gramatik olarak sabitler.
Kable (قَبْلَ)
İbn Fâris, k-b-l kökünün "bir şeyin ön tarafı, yönelinen taraf ve zaman/mekan olarak bir şeyden daha önce olma durumu" anlamlarına geldiğini belirtir.
En (أَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, edatın işlevi bağlamında (en-i masdariyye) kendisinden sonra gelen muzari fiili masdar (isim) formuna soktuğunu ve eylemi nesnelleştirerek "benim izin vermemden önce" şeklinde kesin bir hukuki şarta dönüştürdüğünü aktarır.
Âzene (آذَنَ)
İbn Fâris, e-z-n kökünün Arap dilindeki asli anlamının "kulak, işitmek, bilmek ve bir şeye ruhsat/müsaade vermek" olduğunu belirtir. Bilginin kulağa ulaşması gibi, otoritenin iradesinin de tebaaya ulaşmasını ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "izin" kavramının, bir eylemin yapılabilmesi için mutlak yetki sahibinin yasağını kaldırması ve onay vermesi olduğunu detaylandırır.
Gabriel Said Reynolds, Mısır'ın antik devlet yapısını ve Firavun'un siyasi teolojisini incelerken bu kelimeye odaklanır. Firavun'un "Ben size izin vermeden önce" (kable en âzene) ifadesini kullanmasının, onun sadece bedenlere ve topraklara değil; insanların kalplerine, inançlarına, neyi düşüneceklerine ve kime inanacaklarına (vicdanlarına) kadar her şeye hükmeden o totaliter ve hastalıklı "tanrılık" (kibir) iddiasının en saf itirafı olduğunu teolojik bir dille analiz eder.
Lekum (لَكُمْ)
İbn Fâris, yönelim ve tahsis bildiren "lâm" edatının, ikinci çoğul şahıs zamiri ("kum" / size) ile birleşerek hitabı doğrudan secdeye kapanan o büyücülere kilitlediğini ifade eder.
İnnehû (إِنَّهُ)
Râgıb el-İsfahânî, "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatının ismini nasb edip haberini ref eden, cümleye mutlak bir kesinlik (tekit) katan edat olduğunu belirtir. Firavun'un, az sonra uyduracağı o devasa yalanı ve komplo teorisini halka "tartışılmaz bir gerçekmiş gibi" yutturmak için cümleye bu şiddetli pekiştirme edatıyla başladığını analiz eder.
Le kebîrukumu (لَكَبِيرُكُمُ)
İbn Fâris, k-b-r kökünün "yaşça büyük olmak, hacimce geniş olmak, makamca üstün olmak ve efendi/lider" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, başındaki "lâm" (lam-ı tekit) edatıyla pekiştirilen bu ismin; bir topluluğun üzerinde otorite sahibi olan, onları eğiten, yönlendiren "baş usta, şef, efendi" manasına geldiğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin kitle manipülasyonundaki yerini irdeler. Firavun'un halkın gözü önündeki o büyük mucizeyi (asânın sihirleri yutmasını) izah edemediği için; "O sizin en büyük ustanızdır" diyerek Musa'yı bir peygamber değil, sihirbazların en yetenekli şefi olarak etiketlediğini belirtir. Bu ifadenin, Mısır halkının zihnine "Burada bir mucize yok, sadece baş büyücü ile çırakları arasında devlete karşı önceden tezgahlanmış bir tiyatro var" şüphesini eken kusursuz bir şeytani algı operasyonu olduğunu vurgular.
Ellezî (الَّذِي)
İbn Fâris, ism-i mevsul (bağlaç) olan bu kelimenin, bilinen ve belirli bir niteliği taşıyan varlığı işaret etmek için kullanıldığını ifade eder.
Allemekumu (عَلَّمَكُمُ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin izini sürmek, hakikatini kavramak ve alamet" anlamlarına geldiğini; tef'il babından gelen "ta'lim" eyleminin ise bir bilgiyi, sanatı veya pratiği başkasına adım adım, sistematik bir şekilde aktarmak, öğretmek olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ta'lim" kavramının sıradan bir bilgilendirme değil, usta-çırak ilişkisi içinde uzun süreli bir pedagojik aktarım olduğunu kaydeder. Firavun'un bu fiili kullanarak, Musa ile sihirbazlar arasında geçmişe dayanan gizli bir hoca-talebe ilişkisi olduğu yalanını kurguladığını analiz eder.
Es-Sihra (السِّحْرَ)
İbn Fâris, s-h-r kökünün "bir şeyi hakikatinden saptırmak, gizli bir nedene dayandırarak göz boyamak ve illüzyon yapmak" olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin kökenlerini (Süryanice "sahrâ") ve Antik Yakın Doğu'daki resmi ruhban pratiğini inceler. Firavun'un "Size sihri o öğretti" diyerek, Musa'nın getirdiği vahyi kendi kurumlarının yozlaşmış bir ürününe (sihre) eşitleyip itibarsızlaştırma çabasını filolojik bir bağlamda sunar.
Fe le ukattıanne (فَلَأُقَطِّعَنَّ)
İbn Fâris, k-t-a kökünün "bir bütünü parçalamak, bağları koparmak, kesmek ve ayırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'il babından (taktî') gelen bu eylemin, sıradan bir kesme değil, "parça parça etmek, şiddetle ve defalarca kesmek" manası taşıdığını kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin barındırdığı muazzam gramatik dehşete dikkat çeker. Başındaki "fe" (takip), kasem bildiren "lâm" (lam-ı tekit) ve fiilin sonuna eklenen şeddeli "nûn" (nûn-ı müşeddede) harflerinin birleşmesiyle; Firavun'un "Yemin olsun ki, mutlaka ama mutlaka paramparça edeceğim" şeklindeki o geri dönülemez, kin dolu ve kanlı infaz kararını dilbilgisel olarak zirveye taşıdığını aktarır.
Eydiyekum (أَيْدِيَكُمْ)
İbn Fâris, y-d-y kökünün insanın eylem, tutma ve güç merkezi olan "eller, kollar" anlamına geldiğini belirtir. Çoğul formdadır.
Ve erculekum (وَأَرْجُلَكُمْ)
İbn Fâris, r-c-l kökünün insanın yeryüzünde durmasını,ürümesini ve denge kurmasını sağlayan "ayaklar, bacaklar" anlamına geldiğini ifade eder.
Min hılâfin (مِنْ خِلَافٍ)
İbn Fâris, h-l-f kökünün "bir şeyin arkasında kalmak, zıt olmak, muhalefet etmek ve ters yön" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "min hılâfin" tamlamasının bedensel ceza hukukunda (çaprazlama kesim) sağ el ile sol ayağın veya sol el ile sağ ayağın kesilmesi eylemini ifade ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu, bu eylemin (çapraz kesimin) barındırdığı ontolojik şiddeti ve felsefi dehşeti çözümler. Firavun'un sadece öldürmekle yetinmeyip uzuvları çapraz kesmesinin; insanın ayakta durma, yürüme ve dengede kalma (kıyam) yetisini bütünüyle yok ederek, ilahi yaratılış formunu (insan bedeni estetiğini) en acımasız şekilde bozma ve muhatabı bir "ucubeye" çevirerek aşağılama güdüsünden kaynaklandığını estetik bir dille analiz eder.
Ve le usallibennekum (وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ)
İbn Fâris, s-l-b kökünün "bir şeyin özünü çıkarmak, sertlik, kemik iliği ve bir insanı yüksek bir ağaca/direğe asarak germek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik izlerini (Süryanice "slîbâ" / haç, asmak) takip eder. Bu infaz yönteminin Antik Yakın Doğu'da devlete isyan edenleri ibret-i alem için günlerce teşhir etmek amacıyla kullanılan en ağır ve onur kırıcı ceza olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin tef'il babında ve pekiştirme ekleriyle (lâm ve şeddeli nûn) gelmesinin, asma eyleminin sıradan bir idam olmadığını; cesedin çürüyene kadar o direklerde/ağaçlarda halka gösterilmek üzere "çivilenip bekletilmesi" şiddetini yansıttığını detaylandırır.
Fî (فِي)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, zarfiyet bildiren bu edatın "üzerinde" (alâ) yerine "içinde" (fî) şeklinde kullanılmasının inceliğine değinir. Firavun'un sihirbazları sadece ağaçların gövdesine asmakla kalmayıp, o hurma kütüklerinin "tam içine" (gövdesini yararak veya çivileri derinlere saplayarak) bedenleri o ahşapla bütünleştirecek kadar vahşi bir işkence yöntemini gramatik olarak sabitlediğini aktarır.
Cuzûı (جُذُوعِ)
İbn Fâris, c-z-a kökünün "bir ağacın kökünden dallarına kadar olan ana gövdesi, kalın kütüğü" anlamına geldiğini belirtir.
En-Nahli (النَّخْلِ)
İbn Fâris, n-h-l kökünün kökleri derine inen, gövdesi sağlam ve uzun olan "hurma ağacı" anlamına geldiğini ifade eder.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu ayetteki estetik ve çevresel tasvirini inceler. Hurma ağacının (en-nahl), Mısır coğrafyasının en temel yaşam kaynağı, bereketi ve tarımsal peyzajının simgesi olduğunu hatırlatır. Firavun'un o hayat veren güzel ağaçları, paramparça edilmiş insan bedenlerinin sergilendiği birer "ölüm ve terör anıtına" (işkence aletine) dönüştürmesinin; zalim bir diktatörün sadece insanı değil, doğayı ve yaşam alanlarını da nasıl ifsat edip dehşet sahnesine çevirdiğini edebi bir okumayla analiz eder.
Ve le ta'lemunne (وَلَتَعْلَمُنَّ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin izini sürmek, hakikatini kavramak ve kesin olarak bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin pekiştirme ekleriyle (lâm ve şeddeli nûn) kullanılmasının, eylemin sıradan bir bilgi edinme değil; yaşayarak, tadarak ve bütün hücreleriyle hissederek (ontolojik bir tecrübeyle) "mutlak surette öğreneceksiniz" şeklindeki bir tehdidi ifade ettiğini kaydeder.
Eyyunâ (أَيُّنَا)
İbn Fâris, "eyyu" (hangisi) soru edatının, birinci çoğul şahıs zamiriyle ("nâ" / biz) birleştiğini belirtir. Firavun'un kendisini ve ilahlık iddiasını bir tarafa, secde edilen Allah'ı (veya Musa'yı) diğer tarafa koyarak kibirli bir kıyaslama yaptığını ifade eder.
Eşeddu (أَشَدُّ)
İbn Fâris, ş-d-d kökünün "sıkılık, bağların sağlamlığı, güç, kuvvet, şiddet ve zorluk" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil formunda "en şiddetli, en çetin, en dayanılmaz" manasını taşır.
Azâben (عَذَابًا)
İbn Fâris, a-z-b kökünün "insanın yemesinden, içmesinden veya uykusundan alıkoyan, fıtri tatlılığı bozan ve hayatı çekilmez kılan acı, işkence" anlamına geldiğini belirtir. Temyiz olarak kullanılmıştır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin psikolojik derinliğine odaklanır. İdeolojik olarak çöken, asânın mucizesi karşısında söyleyecek hiçbir sözü kalmayan Firavun'un; kendi tanrılığını ve otoritesini yeniden ispatlamak için başvurabileceği tek yöntemin "insan bedenine fiziksel acı (azap) vermek" olduğunu belirtir. Fikren biten tiranların, ontolojik çaresizliklerini ancak bedensel işkence (azap) ile bastırmaya çalışmalarını kusursuz bir edebi tahlille çözümler.
Ve ebkâ (وَأَبْقَى)
İbn Fâris, b-k-y kökünün "yok olmanın zıttı, kalıcı olmak, devam etmek, kesintiye uğramamak ve kalıntı" anlamlarına geldiğini belirtir. İsm-i tafdil formunda "en kalıcı, en sürekli ve ebedi olan" manasını taşır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın varlık ve zaman felsefesinde bu kelimenin barındırdığı teolojik ironiyi inceler. Allah'ın bizzat kendisine ait olan "El-Bâkî" (mutlak kalıcı/ebedi) sıfatını, Firavun'un "Kimin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış (ebkâ) göreceksiniz" diyerek kendi dünyevi ve fani işkencesine atfetmesini analiz eder. Kur'an'ın bu ifadeyle, yeryüzünde tanrılık taslayan kibrin, zamanın ve ahiretin (ebediyetin) sahibinin kim olduğunu anlayamadığı o derin ontolojik yanılgıyı (kategori hatasını) gözler önüne serdiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla