وَلَقَدْ اَرَيْنَاهُ اٰيَاتِنَا كُلَّهَا فَكَذَّبَ وَاَبٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
“Andolsun ona bütün kanıtlarımızı gösterdik; fakat o yalan saydı ve kabule yanaşmadı.”
Andolsun ona bütün kanıtlarımızı gösterdik. Cenâb-ı Hak ona bütün kanıtların tamamını değil sadece bazılarım göstermiştir. Fakat kanıt kelimesinden maksat bunları ona bildirmek ise bütün kanıtlarını bildirmiştir. Çünkü ona bir kanıt veya bazı kanıtları gösterdiği zaman bir kanıtı veya bazı kanıtları görmek, diğer kanıtları bildirmeye işaret eder. Bu bildirme anlamındadır. Allah Teâlâ bütün kanıtları ona bildirmiştir. Mûsâ’nın Firavuna söylediği de aynen böyleydi: “Çok iyi biliyorsun ki, bunları birer ibret olmak üzere ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi”. Lânetlenmiş Firavun o sözlerin sihir değil Allah’ın varlığına işaret eden kanıtlar olduğunu biliyordu. Ya da bütün “âyât” kelimeleriyle yüce Allah Mûsâ’ya gönderdiği mûcizeleri de kastetmiş olabilir. Mûsâ onların tümünü Firavuna göstermişti. Fakat o, bu mûcizeleri yalan saydı ve onları kabule ve tasdike yanaşmadı. Kabul edip de müslüman olmayı tercih etmedi.
Yorumu Yorumla
-
Ve lekad (وَلَقَدْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisi kuralları çerçevesinde "vav", "lâm" (lam-ı kasem/yemin lamı) ve "kad" (tahkik) edatlarının üst üste gelmesinin, cümleye çok katmanlı bir pekiştirme (tekit) kattığını aktarır. Yaratıcı'nın, Firavun'a sunulan delillerin kesinliğini ve büyüklüğünü muhatabın zihnine şüphe götürmez bir biçimde kazıdığını gramatik bir mühürle sabitler.
Eraynâhu (أَرَيْنَاهُ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde r-e-y kökünün "gözle fiziksel olarak görmek ve akılla, kalple kavramak, müşahede etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. İf'al babında (irâe) "göstermek" manasını taşıdığını ve birinci çoğul şahıs kalıbıyla "Biz ona gösterdik" şeklinde mutlak bir ilahi müdahaleyi işaret ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "irâe" eyleminin sıradan bir sergileme olmadığını, muhatabın (Firavun'un) o mucizeleri bizzat yaşamasını, onlara dokunmasını ve hiçbir mazeret üretemeyecek kadar yakından şahit olmasını sağlayan bir "tecrübe ettirme" eylemi olduğunu analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi teorisinde "gösterme" fiilinin, Yaratıcı'nın insana hakikati sunmasındaki en dikey ve güçlü ontolojik temas olduğunu belirtir. Allah'ın bizzat "Biz ona gösterdik" diyerek sorumluluğu tamamen Firavun'un hür iradesine yüklediğini, gerçeği görememe (bilgisizlik) ihtimalini tamamen ortadan kaldırdığını detaylandırır.
Âyâtinâ (آيَاتِنَا)
İbn Fâris, e-y-y kökünün "açık alamet, yönlendirici işaret, nişan ve kesin kanıt" anlamlarına geldiğini ifade eder. Kelimenin çoğul (âyât) formatı, gösterilen delillerin azametine ve çokluğuna işaret eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Sami dilleri havzasındaki (Süryanice "âthâ", İbranice "ôth") kullanımına işaret eder. Bu kelimenin kadim monoteist gelenekte doğrudan Tanrı'nın doğaüstü müdahaleleri (mucizeleri) için kullanıldığını ve Kur'an'ın bu mirası devralarak onu kendi tevhid sisteminin ontolojik kanıtlarına dönüştürdüğünü filolojik olarak analiz eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sonundaki birinci çoğul şahıs zamirine ("nâ" / bizim) dikkat çekerek; Firavun'a gösterilen asâ, parlayan el (yed-i beyzâ) ve diğer mucizelerin Musa'nın şahsi hünerleri veya sihir gücü olmadığını, bütünüyle "Allah'a ait olan" mutlak belgeler olduğunun mealler tarafından hassasiyetle vurgulanması gerektiğini savunur.
Kullehâ (كُلَّهَا)
İbn Fâris, k-l-l kökünün "bütün, tamamı, istisnasız hepsi" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin, sunulan delillerde hiçbir eksiklik, kapalılık veya bahane üretilecek bir boşluk bırakılmadığını göstermek için kullanıldığını kaydeder. Firavun'un, hidayet için gereken "bütün" kanıtları gördüğünü, ondan hiçbir argümanın esirgenmediğini detaylandırır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal boyutunu irdelerken, ilahi adaletin (hüccetin ikamesinin) kusursuzluğuna vurgu yapar. Yaratıcı'nın, Firavun gibi mutlak bir zalimi bile cezalandırmadan önce ona gerçeği "bütünüyle ve eksiksiz" (kullehâ) sunmasının, Kur'an'ın ahlak felsefesindeki o muazzam merhamet ve adalet dengesini gösterdiğini analiz eder.
Fe kezzebe (فَكَذَّبَ)
İbn Fâris, k-z-b kökünün "gerçeğin zıttını söylemek, doğruyu saptırmak, asılsız iddiada bulunmak ve yalanlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'il babından (tekzib) geldiği için eylemin ısrarlı, kasıtlı ve şiddetli bir reddedişi ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, başındaki "fe" (takip ve sebep bildiren harf) edatının, mucizeler bütünüyle gösterilir gösterilmez Firavun'un hiç düşünmeden, inatla ve anında "yalanlama" refleksini devreye soktuğunu gösterdiğini analiz eder. Bu tekzibin, aklın gerçeği kavrayamaması değil, kibrin gerçeği bilinçli olarak örtbas etmesi olduğunu vurgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-politik bağlamına dikkat çeker. Firavun'un "yalanlamasının" (tekzib), sadece bireysel bir inançsızlık sorunu olmadığını; kendi siyasi statükosunu ve ilahlık illüzyonunu korumak adına, gözleriyle gördüğü o mutlak gücü (Allah'ın ayetlerini) bir sihir veya komplo olarak etiketleyip Mısır toplumunu manipüle etme operasyonu olduğunu kaydeder.
Ve ebâ (وَأَبَى)
İbn Fâris, e-b-y kökünün Arap dilinde "şiddetle reddetmek, imtina etmek, ayak diremek, yüz çevirmek ve kabule yanaşmamak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâ" eyleminin, sunulan teklifin (hidayetin) apaçık doğruluğuna rağmen, kişinin kendi içindeki büyüklenme duygusu (kibir) sebebiyle o teklifi elinin tersiyle itmesi olduğunu ifade eder. Tekzib (yalanlama) dille ve zihinle yapılan bir itiraz iken; "ibâ" (diretme) eyleminin kalbin ve iradenin hakikate karşı uyguladığı o katı ve mutlak boykot olduğunu detaylandırır.
Dücane Cündioğlu, Firavun'un bu iki eyleminin (kezzebe ve ebâ) yan yana gelişindeki felsefi yıkım (nihilizm) tablosunu irdeler. Hakikati gördüğü halde onu yalanlamak ve ona inatla direnmek, insanın kendi fıtratıyla girdiği en büyük ontolojik savaştır. Yaratıcı'nın "bütün" (kullehâ) delillerine karşı, insanın "mutlak bir ret" (ibâ) ile cevap vermesinin; Firavun'u sadece tarihi bir despot değil, küfrün ve kibrin en saf, en trajik arketipi kıldığını estetik bir dille çözümler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla