قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
49. “Firavun, ‘Sizin Rabb’iniz de kimmiş ey Mûsâ?’ dedi.”
50. “Mûsâ, ‘Bizim Rabb’imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık veren, sonra da işin yolunu yordamını gösterendir’ diye cevap verdi.”
Firavun, “Sizin Rabb’iniz de kimmiş ey Mûsâ?” dedi. Bir başka âyette Firavunun şöyle dediği aktardır: “Firavun, ‘Âlemlerin Rabb’i de kimdir?’ diye sordu. Mûsâ, ‘Eğer gerçeğe inanmaya yatkınlığınız varsa bilin ki O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabb’idir’ diye cevap verdi”; “Şayet aklınızı kullanırsanız anlarsınız ki O, doğunun, batının ve bu ikisi arasında bulunanların Rabb’idir”. Firavun Mûsâ’ya (a.s.) Allah Teâlâ’nın mahiyetini sormuş o ise yaratma fiilindeki sanatının eserini anlatmış ve O’nun her şeyin ve sözü edilen varlıkların Rabb’i olduğu cevabını vermiştir. (Buna karşılık Firavuna) Allah Teâlâ’nın mahiyeti ve bunun nasıl olduğu konusunda cevap vermemiştir. Çünkü Firavun ona Sizin Rabb’iniz de kimmiş ey Mûsâ? diye sormuştu. Bu sorunun mahiyete dair cevabı “Rabb’imiz falandır. Ve O şöyle şöyledir” şeklinde olur. Âyet, Allah Teâlâ’nın mahiyet ve keyfiyet açısından bilenemeyeceğini de göstermektedir. Zira yüce Allah’ın mahiyeti de keyfiyeti de yoktur. Zira bunlar yaratılmışların vasfıdır. Cenâb-ı Hak ise yaratılmışlara dair bir sıfatla nitelenmekten münezzehtir.
Mûsâ, Bizim Rabb’imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık verendir, dedi. Bu beyan birkaç şekilde açıklamaya muhtemeldir. Bizim Rabb’imiz her şeye şeklini ve biçimini verendir ya da her şeye özünü ve şeklini verendir veya her şeye hayatta kalmasını ve geçimini sağlayacak şeyi verendir gibi anlamlar ihtimal dâhilindedir. Ya da şöyle denir: Bizim Rabb’imiz her şey [yok olup gittikten sonra] eski halleri üzere diriltmeye kadir olduğu bilinsin diye onlara eski şeklini verendir.
Sonra da işin yolunu yordammı gösterendir diye cevap verdi. Bu cümle Bizim Rabb’imiz her şeye özüyle ve biçimiyle varlık verendir cümlesi üzerine atfedilmiştir. Birinci cümle Bizim Rabb’imiz her şeye şeklini ve biçimini verendir şeklinde tevil edilirse bu cümle, sonra da kurtuluş için yol gösterendir şeklinde olur. Eğer cümle, bizim Rabb’imiz her şeye özünü ve şeklini verendir, mânasında olursa ikinci cümleye sonra da ona neslini gösterendir anlamı verilir. Birinci cümle, bizim Rabb’imiz her şeye hayatta kalmasını ve geçimini sağlayacak şeyi verendir diye anlaşılırsa ikinci cümle, sonra da onlara hayatlarını ve geçimlerini sürdürecekleri şeyleri, kendilerine uygun olanları ve olmayanları gösterendir mânasında olur.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan anlamlı sesler dizisi, söz ve kelam" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" fiilini içteki bir düşüncenin ve iradenin dışa vurumu olarak tanımlar. Firavun'un, elçilerin azap ve tevhid mesajı karşısında anında bu eyleme (kâle/dedi ki) geçmesinin, onun bu beklenmedik meydan okuma karşısında savunma mekanizmasını çalıştırarak sorgulamayı başlatan bir reaksiyonu temsil ettiğini analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki Tanrı-insan ve güç diyaloglarını irdelerken, Firavun'un bu "dedi ki" eyleminin sıradan bir iletişim olmadığını vurgular. Kendisinden üstün bir otoritenin varlığına tahammül edemeyen mutlakiyetçi aklın, sessiz kalmak yerine muhatabını hemen sorguya çekerek sarsılan ontolojik üstünlüğünü ve siyasi kontrolünü (kelam yoluyla) yeniden ele geçirme çabası olduğunu detaylandırır.
Fe men (فَمَنْ)
İbn Fâris, "men" edatının Arap dilinde akıl sahibi varlıklar (şahıslar) hakkında soru sormak, kimliğini öğrenmek maksadıyla kullanılan temel bir istifham (soru) aracı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, başındaki "fe" (takip ve sebep bildiren harf) edatının diyalogdaki bağlayıcı gücüne dikkat çeker. Firavun'un "Madem öyle, madem siz elçisiniz ve bir azaptan bahsediyorsunuz, o halde..." şeklindeki alaycı ve meydan okuyan mantıksal çıkarımını (istifham-ı inkârî) yansıttığını kaydeder.
Dücane Cündioğlu, Firavun'un "O halde kimdir?" sorusunun felsefi arka planını irdeler. Bunun masum bir bilgi arayışı değil, ontolojik bir küçümseme olduğunu; Mısır panteonunda ve siyasi hiyerarşisinde yeri olmayan, hiç tanımadığı bu yeni otoriteyi kendi akli sınırları içinde test etme, hafife alma ve aşağılama eylemi olduğunu estetik bir dille analiz eder.
Rabbukumâ (رَبُّكُمَا)
İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olmak, gözetmek, terbiye etmek, rızık vermek ve bir şeyi kemale erdirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta Firavun'un "ikinizin Rabbi" (rabbukumâ) şeklindeki ikil (tesniye) muhatap zamirini kullanmasındaki kasta odaklanır. Bu ifadeyle Firavun'un, ilahi otoriteyi sadece Musa ve Harun'a indirgemeye çalıştığını; Allah'ı evrensel bir güç olarak değil, saraydaki diğer insanları bağlamayan, sadece karşıdaki iki isyancının "özel ve mahalli tanrısı" gibi marjinalleştirmek istediğini analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin siyasi teolojideki işlevine değinir. Firavun'un "Sizin Rabbiniz" derken, aslında orada bulunan Mısır halkına "Benim dışımda, bu ikisinin uydurduğu başka bir rableri var" mesajını vererek kurnazca bir algı yönetimi yaptığını ve tevhid inancını Mısır toplumunu bölecek ayrılıkçı bir unsur gibi sunduğunu aktarır.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki güç diyaloglarının merkezini bu sorunun oluşturduğunu belirtir. Mısır'da her şeyi "terbiye eden ve doyuran" mutlak egemen (rab) olarak kendini gören bir tiranın, kendi mülkünde (Mısır sınırları içinde) başka bir "rübubiyet" (egemenlik ve terbiye edicilik) iddiasını doğrudan bir siyasi ihanet ve iktidar çatışması olarak gördüğünü teolojik bir çerçevede kaydeder.
Yâ (يَا)
İbn Fâris, "yâ" edatının Arap dilinde muhatabın dikkatini toplamak, ona yönelmek ve hitabı belirginleştirmek için kullanılan temel bir nida (seslenme) harfi olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Firavun'un bu nida edatıyla sözü sadece Musa'ya yöneltmesinin pedagojik ve psikolojik bir taktik olduğunu belirtir. Karşısında iki elçi olmasına rağmen Harun'u tamamen yok sayarak psikolojik bir bölücülük (muhatapları küçümseme ve ayrıştırma) yaptığını; ayrıca bu doğrudan hitabın, Musa'yı kendi sarayında büyüttüğü o eski, itaatkar günlere çekme ve otoritesini yeniden dayatma çabası olduğunu sosyolojik bir perspektifle analiz eder.
Mûsâ (مُوسَى)
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde ismin etimolojik kökenlerini tartışırken, kelimenin Eski Mısırca "m-s-s" (çocuk/doğmuş) veya İbranice "Moşeh" (sudan çıkarılan) formlarına dayandığını filolojik kanıtlarıyla sunar. İsmin Mısır saray geleneğine (Ramses, Tutmoses gibi) aidiyetini de hatırlatır.
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi formlarını ve diyalog yapısını incelerken; Firavun'un soruyu ikisine birden sorup (İkinizin Rabbi), hemen ardından sadece Musa'ya ismiyle hitap etmesinin (Yâ Mûsâ) barındırdığı dramatik zıtlığa dikkat çeker. Bu kullanımın, Firavun'un asıl tehlike ve muhatap olarak, sarayın içinden gelen, Mısır'ın dinamiklerini iyi bilen ve kendisini yakından tanıyan Musa'yı gördüğünü; onu doğrudan hedef tahtasına koyduğunu gösteren kusursuz bir edebi strateji olduğunu savunur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla