اِنَّا قَدْ اُو۫حِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
“Bize vahyolunmuştur ki azap, asıl, (peygamberleri) yalanlayıp yüz çevirenlerin başına gelecektir.”
Bize vahyolunmuştur ki azap, asıl, (peygamberleri) yalanlayıp yüz çevirenlerin başına gelecektir. Bu beyanlarda sanki şöyle denilmektedir; Esenlik doğru yolu izleyenlerin, azap da (peygamberleri) yalanlayıp yüz çevirenlerin başına gelecektir. Âyette yer alan “selâm” her türlü hayrın ve iyiliğin ismidir.
Yorumu Yorumla
-
İnnâ (إِنَّا)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde bu yapının "inne" (şüphesiz/muhakkak) edatı ile birinci çoğul şahıs zamiri olan "nâ"nın (biz) birleşiminden meydana geldiğini belirtir. Cümlenin başına gelerek anlamı sabitlediğini ve konuşan kişilerin (Musa ve Harun'un) beyanına mutlak bir kesinlik kattığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "inne" edatının, muhatabın zihnindeki inkarı, şüpheyi veya itirazı kırmak için kullanıldığını ifade eder. Firavun'un karşısındaki iki elçinin söze "Şüphesiz biz" diyerek başlamasının, kendi şahsi fikirlerini değil, arkalarındaki o devasa teolojik otoriteyi (ilahi gücü) temsil ettiklerini gösteren sarsılmaz bir özgüven ve aidiyet ilanı olduğunu analiz eder.
Kad (قَدْ)
İbn Fâris, Arap dilinde bu edatın mazi (geçmiş zaman) fiilinin hemen önüne geldiğinde beklentinin sona erdiğini, eylemin şüphe götürmez bir biçimde, kesin olarak gerçekleştiğini (tahkik) bildirdiğini ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dilbilgisi kurgusu bağlamında edatın işlevine dikkat çeker. "İnnâ" (şüphesiz biz) vurgusunun hemen ardından "kad" (kesinlikle) edatının getirilmesinin, Firavun'un olası "Siz bu yetkiyi nereden aldınız?" şeklindeki kibrine karşı, vahyin onlara ulaşmış olduğu gerçeğini çift katmanlı bir gramatik zırhla pekiştirdiğini aktarır.
Ûhiye (أُوحِيَ)
İbn Fâris, v-h-y kökünün Arap dilindeki asli anlamının "bir bilgiyi başkalarından gizleyerek, hızlı ve sessiz bir biçimde bildirmek, ilka etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vahy" kavramının ilahi mesajın elçinin kalbine veya aklına süratle ve kesin bir yolla indirilmesi olduğunu kaydeder. Fiilin burada meçhul (edilgen) kalıpta "ûhiye" (vahyolundu) şeklinde gelmesinin, mesajın kaynağının bütünüyle aşkın ve ilahi (Allah) olduğuna, elçilerin bu mesaja kendi beşeri fikirlerinden hiçbir şey katmadıklarına dair ontolojik bir güvence sunduğunu analiz eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dilleri havzasındaki kökenlerini irdeler. Kelimenin Arapça şiirde "fısıldamak, işaret etmek" anlamında kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kökü alarak ona "Tanrı'dan insana yönelen mutlak ve tartışılmaz bildirim" şeklinde, daha önce Arap Yarımadası'nda tam karşılığı olmayan teknik ve teolojik bir kutsallık yüklediğini detaylandırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde "vahiy" kavramını Tanrı ile insan (peygamber) arasındaki en dikey ve sarsıcı temas noktası olarak görür. Musa ve Harun'un Firavun'a "Bize vahyolundu" demelerinin, yeryüzündeki yatay siyasi hiyerarşiyi (kral-tebaa ilişkisini) reddedip, kendilerinin doğrudan göksel (metafiziksel) bir merkezden talimat aldıklarını deklare etmeleri anlamına geldiğini vurgular.
İleynâ (إِلَيْنَا)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, harf-i cerlerin işlevi bağlamında "ilâ" edatının yönelim ve hedef (intiha-i gaye) bildirdiğini; birinci çoğul şahıs zamiri "nâ" (biz) ile birleşerek ilahi mesajın doğrudan ve sapmaksızın bu iki elçiye ulaştığını dilbilgisel olarak sabitlediğini aktarır.
Ennel azâbe (أَنَّ الْعَذَابَ)
İbn Fâris, a-z-b kökünün temelinde "insanı yemesinden, içmesinden veya uykusundan alıkoyan, hayatı çekilmez kılan her türlü şiddetli acı, sıkıntı ve eziyet" anlamlarının yattığını belirtir. Etimolojik olarak insanın fıtri huzurunu (tatlılığı) bozan kesintilere bu ismin verildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "azap" kavramının hem dünyevi bedensel/psikolojik cezaları hem de ahiretteki mutlak hüsranı kapsadığını ifade eder. Başındaki "enne" (şüphesiz ki) edatıyla birlikte, bu azabın varlığının ucu açık bir tehdit değil, evrensel ve şaşmaz bir ilahi kanun (sünnetullah) olarak tebliğ edildiğini analiz eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal ağırlığını irdeler. "Azap" kavramının, adaletin zıttı olan zulmün ontolojik bir karşılığı olduğunu belirtir. Firavun'un Mısır'da yıllardır İsrailoğulları'na uyguladığı bedensel ve psikolojik eziyetin (kendi yarattığı azabın), ilahi adalet terazisinde mutlaka kendine dönecek olan o büyük "Azap" ile karşılanacağının sarsılmaz bir ihtarı olduğunu vurgular.
Alâ (عَلَى)
İbn Fâris, harf-i cerin burada istila, tepeden inme ve mutlak kapsayıcılık bildirdiğini; azabın kimin üzerine çökeceğini ve kimi çepeçevre kuşatacağını net bir biçimde belirlediğini ifade eder.
Men (مَنْ)
Râgıb el-İsfahânî, ism-i mevsul (kimse/şahıs) olarak kullanılan bu edatın, Firavun'un şahsını aşarak genel, evrensel ve kalıcı bir tipolojiyi işaret ettiğini belirtir. İlahi cezanın kişilere özel (keyfi) bir öfke olmadığını, belirli eylemleri (inkarı) sergileyen "herkesi" kapsayan objektif bir yasa olduğunu analiz eder.
Kezzebe (كَذَّبَ)
İbn Fâris, k-z-b kökünün "gerçeğin zıttını söylemek, doğruyu saptırmak, asılsız iddiada bulunmak ve yalanlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Tef'il babından (tekzib) geldiği için eylemin ısrarlı, kasıtlı ve şiddetli bir reddedişi ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eyleminin sadece dille söylenen basit bir yalan olmadığını; aklın, kalbin ve vicdanın onayladığı, apaçık delillerle (mucizelerle) ispatlanmış mutlak bir hakikatin (tevhidin) kasten ve inatla reddedilmesi, üstünün örtülmesi olduğunu detaylandırır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki semantiğinde "tekzib" kavramını, imanın (tasdik) tam zıttı, yıkıcı ve aktif bir eylem olarak konumlandırır. İnsanın ilahi mesaj karşısında pasif kalamayacağını belirterek; "yalanlama" eyleminin, Yaratıcı'nın otoritesine karşı bilinçli, örgütlü ve varoluşsal bir başkaldırı (isyan) cephesi açmak olduğunu analiz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve siyasi boyutuna dikkat çeker. Firavun gibi mutlak iktidar sahiplerinin hakikati "yalanlamasının" (tekzib), sadece bireysel bir inançsızlık sorunu olmadığını; kendi siyasi statükolarını ve ilahlık iddialarını korumak adına ilahi elçileri itibarsızlaştırma, toplumu manipüle etme ve hakkı bastırma operasyonu olduğunu kaydeder.
Ve tevellâ (وَتَوَلَّى)
İbn Fâris, v-l-y kökünün Arap dilinde "yakınlık, arka arkaya gelme, bir şeye yönelme" anlamlarını taşıdığını; ancak tefe'ul babında kullanıldığında "sırt dönmek, yüz çevirmek, uzaklaşmak ve kopmak" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "tevellî" eyleminin, sunulan hidayetten ve hakikatten hem bedensel (fiziki bir terk ediş) hem de ruhsal (kalbi bir ilgisizlik ve ret) olarak tamamen kopmayı ifade ettiğini kaydeder.
Dücane Cündioğlu, "kezzebe" (yalanlama) ve "tevellâ" (yüz çevirme) kelimelerinin ardışık kullanımındaki felsefi ve psikolojik evrelere odaklanır. Önce zihinsel ve sözlü bir isyanla hakikatin inkar edildiğini (tekzib), ardından bu inkarın eyleme dönüşerek kişinin hakikatten bütünüyle tiksinip ona sırtını döndüğünü (tevelli) belirtir. Bu iki fiilin, insanın kendi ontolojik yıkımına (azaba) doğru attığı geri dönülemez ve kibir dolu iki adımı estetik bir dille resmettiğini çözümler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla