قَالَا رَبَّـنَٓا اِنَّـنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
‘“Ey Rabb’imiz!’ dediler, ‘Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden veya daha da azmasından endişe ediyoruz.’”
Müfessirler bu beyanı şöyle açıklamışlardır: Doğrusu onun bize karşı ileri gitmesinden, yani delilimizi dinlemeden bizi cezalandırmasından “veya” delilimizi dinledikten sonra da bizi katlederek daha da azmasından endişe ediyoruz. İleri gitme ve daha da azma fiillerinden birinin eylem, diğerinin sözle olması da mümkündür. Ama hangisi olursa olsun Allah Teâlâ Mûsâ ve Hâruna cevaben “Korkmayın, bilin ki ben sizinle beraberim”, onun size söyleyeceği sözü “işitirim”, size yapacağı hareketi “görürüm” demişti. Bu da bize -en doğrusunu Allah bilir- ileri gitme ve daha da azma fiillerinden birinin sözle, diğerinin fiille olduğunu göstermektedir. Çünkü Firavun bir zamanlar “Bırakın beni de şu Mûsâ’yı öldüreyim! Tanrısına yalvarsın bakalım!” vb. sözler söylemişti.
İbn Kuteybe âyetle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştır: “En yefruta aleynâ” (علينا يفرط أن) cümlesi acele etmesinden ve öne atılmasından endişe ediyoruz anlamına gelir. “el-Fart” (الفرط) ileri gitmek ve başkasını geçmektir. Bu kelime bir hadis-i şerifte şöyle geçer: “Ene faratukum ale’l-havd” (الحوض على فرطكم أنا) “İçinizde (kevser) havuzuna ilk gelen ben olacağım”. Kelime “öne geçme” anlamındadır. Ebû Avsece de aynı şeyleri söylemiştir. “En yefruta aleynâ” acele etmesinden demektir. Arapçada “ferata yefrutu fertan” (فرطا يفرط فرط) acele etti anlamına gelir. Ebû Avsece “velâ teniyâ fî zikrî” (ذكري في تنيا وال) âyetini, tebliğde gevşeklik ve acizlik göstermeyin diye açıklamıştır.
Yorumu Yorumla
-
Kâlâ (قَالَا)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-v-l kökünün "ağız ve dilin hareketiyle ortaya çıkan, anlamlı sesler dizisi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "kavl" (söz) eyleminin sonundaki "elif" harfinin tesniye (ikil) zamiri olduğunu vurgular. Musa ve Harun'un Firavun'a gitme emrini aldıktan sonra bu tepkiyi ortaklaşa (ikisi birlikte) dile getirmelerinin, peygamberlik ve tebliğ misyonunun artık tekil bir çaba olmaktan çıkıp kolektif bir sorumluluğa ve ortak bir varoluşsal kaygıya dönüştüğünü analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında Tanrı ile insan (peygamber) arasındaki iletişimi incelerken bu eyleme dikkat çeker. İlahi makamın mutlak ve sarsılmaz "git" emri karşısında, elçilerin anında "kâlâ" (dediler) diyerek kendi beşeri endişelerini dile getirmelerinin, İslam'ın Tanrı tasavvurundaki o dinamik, karşılıklı ve diyalojik iletişim modelini yansıttığını detaylandırır.
Rabbenâ (رَبَّنَا)
İbn Fâris, r-b-b kökünün "sahip olmak, gözetmek, büyütmek ve terbiye edip kemale erdirmek" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin başındaki "yâ" (ey) nida edatının düşürülmesini (hazf) ve doğrudan ismin zikredilmesini irdeler. Bu gramatik eksiltmenin, aradaki mesafeyi sıfırlayan bir aciliyet ve samimiyet bildirdiğini; sonuna eklenen birinci çoğul şahıs zamiriyle ("nâ" / bizim) her iki elçinin de karşılaştıkları o devasa siyasi otorite (Firavun) karşısında mutlak sığınak olarak yalnızca kendilerini yaratan ve eğiten "Rab" sıfatına tutunduklarını analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki dua ve yakarış formlarını incelerken; peygamberlerin tehlike ve korku anlarında "Allah" ismi yerine "Rab" ismine yönelmelerinin teolojik bir refleks olduğunu aktarır. Kendilerini bebeklikten itibaren şefkatle büyüten, koruyan ve ilahi bir planla yetiştiren (mürebbî) gücün, bu ölümcül tehlike anında da o şefkatli gözetimini (rububiyet) esirgemeyeceğine dair ontolojik bir talep olduğunu belirtir.
İnnenâ (إِنَّنَا)
İbn Fâris, "inne" edatının cümleye mutlak bir kesinlik ve pekiştirme (tekit) kattığını, birinci çoğul şahıs zamiri (nâ) ile birleşerek cümlenin anlamını konuşanların kendi iç dünyalarına sabitlediğini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, iki peygamberin kendi duygu durumlarını ifade etmeden önce bu pekiştirme edatını kullanmalarının, içlerindeki o derin sarsıntıyı (korkuyu) Yaratıcı'nın huzurunda hiçbir şekilde gizleme ihtiyacı hissetmediklerini, varoluşsal bir şeffaflık sergilediklerini kaydeder.
Nehâfu (نَخَافُ)
İbn Fâris, h-v-f kökünün "beklenen bir tehlike, zarar veya helak ihtimali karşısında duyulan ürperti, panik ve kalbin sükunetinin bozulması" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "havf" (korku) ile "haşyet" kavramları arasındaki ontolojik farkı derinlemesine inceler. Haşyetin, yüce bir makamın (Allah'ın) azameti karşısında duyulan bilinçli ve saygı dolu bir ürperti olduğunu; buradaki "havf" kelimesinin ise tamamen insanın doğasından (fıtratından) kaynaklanan, fiziksel bir şiddete veya ölüme karşı duyulan bedensel/psikolojik bir dehşet olduğunu detaylandırır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikolojik gerçekçiliğine (realizmine) odaklanır. Kur'an'daki peygamberlerin mitolojik, acı hissetmeyen, korkusuz yarı-tanrılar olarak resmedilmediğini belirtir. Musa ve Harun'un mutlak bir diktatörün karşısına çıkmadan önce duydukları bu saf, insani "korku"nun (havf), metne muazzam bir inandırıcılık kattığını ve peygamberlerin beşeri zaaflarına rağmen ilahi emri yüklenmelerinin asıl kahramanlık olduğunu analiz eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi çaresizliği çözümler. İki peygamberin mutlak kudret sahibine "biz korkuyoruz" diyerek kendi zaaflarını itiraf etmelerinin, insanın ontolojik kırılganlığının en estetik beyanı olduğunu belirtir. Korkunun bastırılması gereken bir ayıp değil; aksine ilahi cesaretin ve yardımın inmesi için kalpte açılması gereken zorunlu bir boşluk (acziyet idraki) olduğunu vurgular.
En (أَنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilindeki bağlaçların işlevi çerçevesinde "en" edatının nasb ve masdar harfi olduğunu; kendisinden sonra gelen fiili masdarlaştırarak korkunun asıl nesnesini (korkulan eylemin ne olduğunu) kesin ve somut bir çerçeveye oturttuğunu aktarır.
Yefruta (يَفْرُطَ)
İbn Fâris, f-r-t kökünün "bir şeyin önüne geçmek, acele etmek, sınırları aşmak, üzerinde düşünmeden fevri hareket etmek ve ölçüyü kaçırmak" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ferat" kavramının, bir eylemin vaktinden önce, rasyonel bir muhakeme yapılmadan, anlık bir öfke veya dürtüyle (şiddetle) gerçekleştirilmesi olduğunu kaydeder. Musa ve Harun'un korkusunun, Firavun'un onlarla fikri bir tartışmaya girmesi değil; daha tebliği bile dinlemeden, mesajı aktarmalarına fırsat vermeden anında fevri bir cezalandırmaya (infaza) girişmesi ihtimali olduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve tarihsel gerçekliğine işaret eder. Mutlak monarşilerde ve despotik yönetimlerde (Firavun sarayında), yöneticinin hiçbir hukuki veya ahlaki sınır tanımadan, anlık öfke patlamalarıyla (fevrilik/ferat) karar verdiğini hatırlatır. Peygamberlerin bu tespitinin, Mısır'daki siyasi iklimin ne kadar tahammülsüz ve kestirilemez olduğuna dair son derece gerçekçi (rasyonel) bir analiz olduğunu kaydeder.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
İbn Fâris, a-l-y kökünün "üstte olma, hakimiyet ve yönelim" anlamlarına geldiğini, "alâ" harf-i cerinin birinci çoğul şahıs zamiri (nâ) ile birleşerek şiddetin ve taşkınlığın doğrudan elçilerin üzerine çöken, onları ezen yönünü ifade ettiğini belirtir.
Ev (أَوْ)
İbn Fâris, Arap dilinde iki farklı ihtimali, seçeneği veya durumu birbirine bağlayan "veya, yahut" anlamındaki temel bir bağlaç olduğunu ifade eder.
Yatgâ (يَطْغَى)
İbn Fâris, t-g-y kökünün "sınırı aşmak, taşmak, selin yatağından çıkıp her şeyi yutması ve haddi ziyadesiyle aşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "tuğyan" kavramının, insanın kibre kapılarak fıtrat ve ahlak sınırlarını ihlal etmesi olduğunu kaydeder. Bir önceki "yefruta" (aceleci şiddet) eylemi bedensel ve anlık bir cezalandırmayı ifade ederken; "yatgâ" (tuğyan) eyleminin, Firavun'un hakkı duyduğunda kibrinin daha da kabararak Allah'a karşı daha büyük bir isyana, küfre ve teolojik bir taşkınlığa sürüklenmesi ihtimalini barındırdığını analiz eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal bağlamını irdeler. Zaten ayet 43'te "innehû tagâ" (şüphesiz o tuğyan etti) denilerek Firavun'un mevcut durumu tespit edilmiştir. Burada peygamberlerin korktuğu şeyin, Firavun'un mevcut tuğyanı değil; ilahi mesajı (tevhid çağrısını) duyduğu anda bu mesajın onun içindeki canavarı daha da kışkırtması ve onu geri dönülemez, yıkıcı bir "yeni tuğyan" evresine (hakkı alenen aşağılamaya) taşıması olduğunu vurgular.
Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın edebi zıtlıklarını (kontrastlarını) incelerken bu kelimenin retorik gücüne değinir. Allah'ın elçilerinden beklediği "yumuşak söz" (kavl-i leyyin) ile Firavun'dan beklenen ve korkulan "taşkınlık/sınırı aşma" (tuğyan) arasındaki bu çarpıcı zıtlığın; vahyin sükuneti ile despotizmin kaosu arasındaki o ebedi ve ontolojik çatışmayı sembolize ettiğini detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla