Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 44. Ayet

    فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fekûlâ lehu kavlen leyyinen le’allehu yeteżekkeru ev yaḣşâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      43. “İkiniz beraber Firavun’a gidin, çünkü o sınırı çok aştı.”

      44. “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer.”

      İkiniz beraber Firavun’a gidin, çünkü o sınırı çok aştı. Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin. Çünkü yumuşak söz soğuk ve katı söze nazaran kalplere daha çok yerleşir, kabule ve olumlu cevap vermeye daha yakın olur. Bu kural, özellikle de hükümdarlar ve önder kişiler açısından böyledir. Zira onların tabiatları buna tahammül etmez ve onlar açısından faydalı da olmaz. Tam aksine bu gibi kimselerin kendilerinden daha aşağı olanlara çoğu saldırıları, muhalefetle ve sevmedikleri bir tavırla karşılaştıkları zaman olur. İşte bu yüzden Allah Teâlâ iki peygamberi Mûsâ ve Hâruna Firavuna sözlerini yumuşak bir üslupla söylemelerini ve yumuşak davranmalarını emretti ki kalbine daha fazla etki etsin, yerleşsin ve faydalı olsun. Bundan dolayı Allah Teâlâ ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer buyurdu. Hasan-ı Basri der ki: Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan bütün “lealle” (لعل) edatları, vücûb (gereklilik) ifade eder. Çünkü (gerçekten) Firavun aklını başına almış ve içine bir korku düşmüştü. “Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız”, “Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş!” meâlindeki beyanlar bunu göstermektedir. Fakat o andaki imanı kendisine fayda vermedi. Çünkü imanı, zorda kalmasının ve bunu defetmek amacının bir sonucu olarak gerçekleşen bir imandı. Bazıları bu beyanda “Sizin bilginize göre belki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” anlamını vermişlerdir. “Lealle” (لعل) keUmesi bu anlamda olursa şek ve kuşkuya muhtemeldir. Ama birinci anlamda olursa kesinlik ifade eder ve şüphe muhtemel olmaz.

      Öte yandan yumuşaklık anlamına gelen “el-leyyin” (اللين) kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbâs bu söz Cenâb-ı Hakk’ın sözüdür demiştir. “Arınmayı ve seni Rabb’inin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O’na saygılı davranırsın” ve O nu birlersin. İbn Abbâs “yumuşak söz”den maksat budur demiştir. Hasan-ı Basri ise “kavlen leyyinen” tabirine “hak söz” anlamı vermiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Firavuna hak olan sözü söyleyin. Senin bir başlangıcın ve dönüşün vardır deyin. Bazıları ise “kavlen leyyinen” “lâ ilâhe illallah” sözüdür demişlerdir. Başka bazılarına göre ise bu deyimden maksat ona kinâyeli konuşun demektir. Kelimenin aslı ilk başta açıkladığımız gibidir.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        43-44: "Firavun'a gidiniz, o çünkü azdı. Kendisine yumuşak söz söyleyiniz; belki aklını başına alır, yahud içine korku gelir."

        FİRAVUN DA OLSA, GÜZEL KONUŞ

        Täha Sûre-i şerîfesinden naklettiğimiz şu âyetlerdeki hitâb, Mûsâ ile Hârun aleyhimesselâmadır. Hârun daha beliğ olduğu için, evâmir-i ilâhiyeyi tebliğ ederken kendisine refik edilmesini Hazret-i Mûsâ, Cenab- Hak'tan istemiş idi.

        Dünya Firavun kesilse, yılmak yok!

        Kur’andaki kıssaların her birinde büyük büyük ibretler vardır. İmân ile bakarsak şu ikinci âyette iki azîm nükte görürüz:

        Allah elbette Firavunun tuğyandan vazgeçmeyeceğini, aklını asla başına almayacağını bilirdi. Böyle iken peygamberlerine "Belki..." diye bir ümit veriyor.

        "Siz vazifenizi azm ile, kuvvet-i kalb ile, itmînan ile îfâya bakınız. Evet, Resûlün vazifesi yalnız tebliğdir. Siz bu tebliğin mübeyyen olması için çalışınız. Karşınızdaki yola gelecek yahud gelmeyecek, onu düşünmeyiniz. Bunu düşünürseniz yes içinde kalırsınız ki, o zaman vazife-i risâleti hakkıyla edâ edemezsiniz diyor.

        Demek ki hakkı, hakikati müdafaa edenler, bütün dünya Firavun kesilse, hiç fütur getirmeyecekler.

        Firavun bile olsa, güzel konuş...

        İkinci nükte: Firavun küfrün, inadın, dalálin canlı bir timsâli idi. Mûsâ ile Hârun ise birer peygamber idi. Ulûhiyet da'vâsına kalkışan Firavunu yola getirmek için Cenab-ı Hak bu iki vücûd-i mübareki bin hüccet-i kāhire ile gönderebilirdi. Öyle iken "Sert davranmayınız, yumuşak söyleyiniz, rıfk ile muamelede bulununuz." emrini veriyor.

        Maksad-ı ilâhî şüphesiz bize yol göstermektir.

        Evet, biz müdafaa edeceğimiz fikre karşı ufacık bir itiraz serd olunsa, yumuşak söylemek şöyle dursun, en sert, en acı hücumlarla bile kanaat etmeyiz de ağız dolusu söveriz!

        Bazen en temiz bir hakikatı en murdar şütüm ile kabul ettirmek isteriz! En pâk, en meşru bir maksada böyle en mülevves, en rezil bir vasıta ile varmaya yelteniriz!

        Sövüşler dövüşler, ancak sefil maksad ta'kib eden erazile yakışır birer silâh olabilir.

        Yeis ve terbiyesizlik, müslümanın alâmeti oldu

        İşte bizi öldüren, za'fa, tefrikaya düşüren iki derd-i içtimaî:

        Azimsizlik, terbiyesizlik...

        Efrâd-ı millet arasında haksız bir yesin, manâsız bir bedbinliğin günden güne şiddetini artırmak şartıyla hüküm sürdüğünü görüyoruz.

        Mübeccel bir maksad uğrunda bütün mesaîsini, bütün mücâhedâtını heder olmuş gören bir adam bile yese düşmemelidir. Hele bizim meyûs olmaya hiç hakkımız yoktur; çünkü hiç çalışmadık. Şüphe yoktur ki yesimiz, bedbinliğimiz, hep, uğraşmamaya, atâlet içinde paslanıp gitmeye hak kazanmak içindir.

        Terbiyesizlik ise âdeta Müslümanların bir sıfat-ı kâşifesi olmuş!

        İşte milleti bu iki musîbetten kurtarmak bütün efrâd-ı milletin boynuna borçtur.​

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          Fe kûlâ (فَقُولَا)

          İbn Fâris, k-v-l kökünün "ağız, dil ve dudakların hareketiyle ortaya çıkan, anlamlı sesler dizisi" olduğunu belirtir.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin başındaki "fe" (takip ve sebep bildiren harf) edatının, Firavun'un sarayına ulaşılır ulaşılmaz, hiçbir gecikme, korku veya duraksama yaşanmadan doğrudan tebliğ eylemine (söze) başlanması gerektiğini gramatik olarak dikte ettiğini aktarır. Fiilin sonundaki "elif" harfi ise yine her iki peygamberin de bu sözlü tebliğde aktif rol alacağını (tesniye) gösterir.

          Lehû (لَهُ)

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, aidiyet ve yönelim bildiren "lâm" harfinin, üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hû" / ona) birleşerek eylemin doğrudan Firavun'un şahsına yöneltildiğini belirtir. Mesajın aracılar vasıtasıyla değil, bizzat o diktatörün yüzüne karşı (tahsis edilerek) söylenmesi gerektiğini ifade eder.

          Kavlen (قَوْلًا)

          İbn Fâris, k-v-l kökünün masdar formu olduğunu ve "söz, anlamlı ifade, kelam" manasına geldiğini kaydeder.

          Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin burada nekra (belirsiz) formda kullanılmasının, sıradan bir günlük konuşmayı değil, üzerinde özenle düşünülmüş, içeriği vahyle doldurulmuş "özel, nitelikli ve ağırlığı olan bir sözü" temsil ettiğini analiz eder.

          Leyyinen (لَيِّنًا)

          İbn Fâris, l-y-n kökünün Arap dilinde "sertliğin, katılığın ve kabalığın (huşunet) tam zıttı olarak yumuşaklık, esneklik, kolaylık ve pürüzsüzlük" anlamlarına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "lüynet" (yumuşaklık) kavramını insanın söz ve davranışlarındaki nezaket, şefkat ve diplomatik zarafet olarak tanımlar. Muhatabın (Firavun'un) kibrini kışkırtacak, onu savunmaya geçirecek sert ve tahrik edici bir üsluptan kaçınılarak; aklına ve kalbine sızmayı hedefleyen, sakin ve esnek bir retorik kullanılması emrini analiz eder.

          Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin siyasi ve pedagojik bağlamına odaklanır. Mutlak güce sahip bir tiranın karşısına dikilip ona doğrudan hakaret etmenin veya sert sözler söylemenin, tebliğin amacına hizmet etmeyeceğini (aksine anında infaz getireceğini) belirtir. "Yumuşak söz" (kavl-i leyyin) emrinin, tevhid mesajının içeriğinden taviz vermek değil, mesajın sunumunda muazzam bir "peygamberi diplomasi, psikolojik zeka ve stratejik esneklik" kullanmak olduğunu detaylandırır.

          Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi ve psikolojik inceliklerine değinirken; Firavun gibi kalbi katılaşmış, kibre batmış bir varlığa ancak onun katılığını eritebilecek "yumuşak" bir üslupla yaklaşılabileceğini ifade eder. Sertliğin sertlikle değil, suyun kayayı aşındırması gibi lisanın o esnek ve nüfuz edici yumuşaklığıyla alt edilebileceğini analiz eder.

          Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi zıtlıklarına dikkat çeker. İnsanın sınırlarını aşıp taşan o vahşi ve sert "tuğyan" eylemine karşı; ilahi iradenin kılıçla veya lanetle değil, son derece estetik, insani ve şefkatli bir "yumuşak söz" ile karşılık vermesinin, Kur'an'ın ahlak felsefesindeki o muazzam ontolojik üstünlüğü yansıttığını çözümler.

          Leallehû (لَعَلَّهُ)

          İbn Fâris, bu edatın Arap dilinde "umulur ki, belki, ihtimaldir ki" anlamlarında bir beklenti ve ümit (teracci) harfi olduğunu belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın geleceği mutlak olarak bildiğini hatırlatarak; ilahi kelamdaki "lealle" (umulur ki) ifadesinin Allah'ın bir şeyi bilmemesi veya ümit etmesi manasına gelmediğini vurgular. Bu edatın, "insan psikolojisinin doğası gereği, yumuşak bir sözün muhatapta uyanış yaratma ihtimalinin yüksek olduğunu" bildiren pedagojik bir gerekçe olduğunu ve elçilere çabalarının rasyonel hedefini gösterdiğini analiz eder.

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, edatın işlevi bağlamında; Allah'ın Firavun'un iman etmeyeceğini ezelden bilmesine rağmen, peygamberlere "iman etme ihtimali varmış gibi" (insani bir beklenti ufkuyla) çabalamalarını emrettiğini; bunun da ilahi adaletin tesisi (hüccetin ikamesi) için zorunlu bir dilbilgisel form olduğunu aktarır.

          Yetezekkeru (يَتَذَكَّرُ)

          İbn Fâris, z-k-r kökünün "unutulan bir şeyi hatırda tutmak, muhafaza etmek ve yeniden bilince çıkarmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin, kişinin daha önce hiç bilmediği bir şeyi öğrenmesi değil; fıtratında (yaratılış kodlarında) zaten var olan ancak kibrinden veya gafletinden dolayı üzerini örttüğü ilahi hakikati yeniden hatırlaması, uyanması ve aklını başına toplaması olduğunu detaylandırır.

          Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi karşılığı olan "anamnesis" (hatırlama) kavramına dikkat çeker. Firavun'un kendini tanrı sanma illüzyonunun ancak köklü bir "ontolojik hatırlama" ile kırılabileceğini; peygamberin yumuşak sözünün, bu zorbanın derinliklerinde uyuyan o saf insani acziyeti ve kulluğu uyandırmayı (tezekkür) hedeflediğini estetik bir dille analiz eder.

          Ev (أَوْ)

          İbn Fâris, Arap dilinde alternatifleri birbirine bağlayan, "veya, yahut" anlamına gelen temel bir tercih/seçenek edatı olduğunu belirtir.

          Yahşâ (يَخْشَى)

          İbn Fâris, h-ş-y kökünün "korkmak, ürpermek, çekinmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "haşyet" ile "havf" (korku) arasındaki o ince anlamsal farkı derinlemesine inceler. Havfın kaynağı bilinmeyen basit bir tehlikeden duyulan ürküntü olduğunu; "haşyet"in ise korkulan makamın (Allah'ın) büyüklüğünü, azametini ve kudretini bilmekten (ilimden) kaynaklanan saygı dolu bir korku, derin bir "varoluşsal ürperti ve çekinme" olduğunu analiz eder.

          Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın ontolojik uyanışı bağlamında kelimeyi okur. Firavun'dan beklenen şeyin iki aşamalı olduğunu belirtir: Ya yumuşak sözü duyduğunda fıtratındaki gerçeği "hatırlayıp" tevhide dönecek (tezekkür) ya da kendi sınırlarını idrak edip o mutlak kudretin (Yaratıcı'nın) azameti karşısında sarsılarak tuğyanından "korkup çekinecektir" (haşyet). Her iki durumun da kibrin parçalanması anlamına geldiğini detaylandırır.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X