Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 43. Ayet

    اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İżhebâ ilâ fir’avne innehu taġâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      43. “İkiniz beraber Firavun’a gidin, çünkü o sınırı çok aştı.”

      44. “Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin, ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer.”

      İkiniz beraber Firavun’a gidin, çünkü o sınırı çok aştı. Yine de ona söyleyeceklerinizi yumuşak bir üslupla söyleyin. Çünkü yumuşak söz soğuk ve katı söze nazaran kalplere daha çok yerleşir, kabule ve olumlu cevap vermeye daha yakın olur. Bu kural, özellikle de hükümdarlar ve önder kişiler açısından böyledir. Zira onların tabiatları buna tahammül etmez ve onlar açısından faydalı da olmaz. Tam aksine bu gibi kimselerin kendilerinden daha aşağı olanlara çoğu saldırıları, muhalefetle ve sevmedikleri bir tavırla karşılaştıkları zaman olur. İşte bu yüzden Allah Teâlâ iki peygamberi Mûsâ ve Hâruna Firavuna sözlerini yumuşak bir üslupla söylemelerini ve yumuşak davranmalarını emretti ki kalbine daha fazla etki etsin, yerleşsin ve faydalı olsun. Bundan dolayı Allah Teâlâ ola ki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer buyurdu. Hasan-ı Basri der ki: Cenâb-ı Hak tarafından kullanılan bütün “lealle” (لعل) edatları, vücûb (gereklilik) ifade eder. Çünkü (gerçekten) Firavun aklını başına almış ve içine bir korku düşmüştü. “Eğer bizden azabı kaldırırsan mutlaka sana inanacağız”, “Elhak inandım ki, İsrâiloğulları'nın iman ettiğinden başka tanrı yokmuş!” meâlindeki beyanlar bunu göstermektedir. Fakat o andaki imanı kendisine fayda vermedi. Çünkü imanı, zorda kalmasının ve bunu defetmek amacının bir sonucu olarak gerçekleşen bir imandı. Bazıları bu beyanda “Sizin bilginize göre belki aklını başına toplar veya içine bir korku düşer” anlamını vermişlerdir. “Lealle” (لعل) keUmesi bu anlamda olursa şek ve kuşkuya muhtemeldir. Ama birinci anlamda olursa kesinlik ifade eder ve şüphe muhtemel olmaz.

      Öte yandan yumuşaklık anlamına gelen “el-leyyin” (اللين) kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. İbn Abbâs bu söz Cenâb-ı Hakk’ın sözüdür demiştir. “Arınmayı ve seni Rabb’inin yoluna iletmemi ister misin? Böylece O’na saygılı davranırsın” ve O nu birlersin. İbn Abbâs “yumuşak söz”den maksat budur demiştir. Hasan-ı Basri ise “kavlen leyyinen” tabirine “hak söz” anlamı vermiştir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Firavuna hak olan sözü söyleyin. Senin bir başlangıcın ve dönüşün vardır deyin. Bazıları ise “kavlen leyyinen” “lâ ilâhe illallah” sözüdür demişlerdir. Başka bazılarına göre ise bu deyimden maksat ona kinâyeli konuşun demektir. Kelimenin aslı ilk başta açıkladığımız gibidir.​

      Yorumu Yorumla

      • Mehmet Âkif Ersoy
        • 2020
        • 51

        #4
        43-44: "Firavun'a gidiniz, o çünkü azdı. Kendisine yumuşak söz söyleyiniz; belki aklını başına alır, yahud içine korku gelir."

        FİRAVUN DA OLSA, GÜZEL KONUŞ

        Täha Sûre-i şerîfesinden naklettiğimiz şu âyetlerdeki hitâb, Mûsâ ile Hârun aleyhimesselâmadır. Hârun daha beliğ olduğu için, evâmir-i ilâhiyeyi tebliğ ederken kendisine refik edilmesini Hazret-i Mûsâ, Cenab- Hak'tan istemiş idi.

        Dünya Firavun kesilse, yılmak yok!

        Kur’andaki kıssaların her birinde büyük büyük ibretler vardır. İmân ile bakarsak şu ikinci âyette iki azîm nükte görürüz:

        Allah elbette Firavunun tuğyandan vazgeçmeyeceğini, aklını asla başına almayacağını bilirdi. Böyle iken peygamberlerine "Belki..." diye bir ümit veriyor.

        "Siz vazifenizi azm ile, kuvvet-i kalb ile, itmînan ile îfâya bakınız. Evet, Resûlün vazifesi yalnız tebliğdir. Siz bu tebliğin mübeyyen olması için çalışınız. Karşınızdaki yola gelecek yahud gelmeyecek, onu düşünmeyiniz. Bunu düşünürseniz yes içinde kalırsınız ki, o zaman vazife-i risâleti hakkıyla edâ edemezsiniz diyor.

        Demek ki hakkı, hakikati müdafaa edenler, bütün dünya Firavun kesilse, hiç fütur getirmeyecekler.

        Firavun bile olsa, güzel konuş...

        İkinci nükte: Firavun küfrün, inadın, dalálin canlı bir timsâli idi. Mûsâ ile Hârun ise birer peygamber idi. Ulûhiyet da'vâsına kalkışan Firavunu yola getirmek için Cenab-ı Hak bu iki vücûd-i mübareki bin hüccet-i kāhire ile gönderebilirdi. Öyle iken "Sert davranmayınız, yumuşak söyleyiniz, rıfk ile muamelede bulununuz." emrini veriyor.

        Maksad-ı ilâhî şüphesiz bize yol göstermektir.

        Evet, biz müdafaa edeceğimiz fikre karşı ufacık bir itiraz serd olunsa, yumuşak söylemek şöyle dursun, en sert, en acı hücumlarla bile kanaat etmeyiz de ağız dolusu söveriz!

        Bazen en temiz bir hakikatı en murdar şütüm ile kabul ettirmek isteriz! En pâk, en meşru bir maksada böyle en mülevves, en rezil bir vasıta ile varmaya yelteniriz!

        Sövüşler dövüşler, ancak sefil maksad ta'kib eden erazile yakışır birer silâh olabilir.

        Yeis ve terbiyesizlik, müslümanın alâmeti oldu

        İşte bizi öldüren, za'fa, tefrikaya düşüren iki derd-i içtimaî:

        Azimsizlik, terbiyesizlik...

        Efrâd-ı millet arasında haksız bir yesin, manâsız bir bedbinliğin günden güne şiddetini artırmak şartıyla hüküm sürdüğünü görüyoruz.

        Mübeccel bir maksad uğrunda bütün mesaîsini, bütün mücâhedâtını heder olmuş gören bir adam bile yese düşmemelidir. Hele bizim meyûs olmaya hiç hakkımız yoktur; çünkü hiç çalışmadık. Şüphe yoktur ki yesimiz, bedbinliğimiz, hep, uğraşmamaya, atâlet içinde paslanıp gitmeye hak kazanmak içindir.

        Terbiyesizlik ise âdeta Müslümanların bir sıfat-ı kâşifesi olmuş!

        İşte milleti bu iki musîbetten kurtarmak bütün efrâd-ı milletin boynuna borçtur.

        Yorumu Yorumla

        • Etimolog
          • 2025
          • 6236

          #5
          İzhebâ (اذْهَبَا)

          İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde z-h-b kökünün "bulunulan yeri terk etmek, bir yöne doğru harekete geçmek ve yola koyulmak" anlamlarına geldiğini belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta fiilin sonundaki "elif" harfinin tesniye (ikil) zamiri olduğunu ve eylemin iki kişiye (Musa ve Harun'a) yöneltildiğini ifade eder. Bir önceki ayette sadece Musa'ya yönelik olan "izheb" (git) emrinin, Harun'un peygamberlik ve vezirlik talebinin kabul edilmesiyle birlikte "izhebâ" (ikiniz gidin) formuna dönüştüğünü; bunun, sorumluluğun ve tebliğ yükünün artık resmen iki elçi arasında paylaşıldığını gösteren dilbilgisel bir tescil olduğunu analiz eder.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik yapısında "risalet" (elçilik) kavramını incelerken bu ikil (dual) forma özel bir önem atfeder. İlahi misyonun Firavun gibi devasa bir otoriteye karşı tekil bir çaba olmaktan çıkarılıp, ortak bir iradeye ve "peygamberi bir dayanışmaya" (kolektif eyleme) dönüştürüldüğünü detaylandırır.

          İlâ (إِلَى)

          Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilindeki edatların işlevleri bağlamında "ilâ" edatının "intiha-i gaye" (hareketin son bulacağı nihai hedef) bildirdiğini aktarır. İki peygamberin yürüyüşünün ve tebliğinin doğrudan Mısır'ın o mutlak siyasi merkezine (saraya) odaklandığını gramatik olarak sabitlediğini belirtir.

          Fir'avne (فِرْعَوْنَ)

          Celaleddin el-Suyuti, El-İtkân ve El-Mühezzeb adlı eserlerinde bu kelimenin Arapça dışı (muarreb) olduğunu, Kıptice veya Süryanice kökenli olup Mısır krallarına verilen "kibirli, zorba yönetici" manasındaki genel bir unvan olduğunu aktarır.

          Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kelimenin etimolojisini detaylandırır. Orijinalinin Eski Mısırcada "Büyük Ev/Saray" anlamına gelen "Pr-Aa" kelimesi olduğunu, zamanla bu mekan isminin bizzat kralı niteleyen bir sıfata dönüştüğünü ve İbranice/Süryanice telaffuz kalıpları üzerinden Arapça fonetiğine "Fir'avn" olarak yerleştiğini kesin bir dille analiz eder.

          Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki şahıs isimlerini teolojik bir bağlamda incelerken, Firavun'un salt tarihi bir karakter olmaktan ziyade; Allah'ın yeryüzündeki mutlak otoritesine başkaldıran, kendini tanrılaştıran ve insanları köleleştiren "kavramsal bir tiranlık arketipi" olarak sunulduğunu vurgular. İki elçinin bu isme gönderilmesi, tevhid ile mutlak şirkin ontolojik çarpışmasının başlangıcıdır.

          İnnehû (إِنَّهُ)

          Râgıb el-İsfahânî, "inne" edatının cümleye tartışılmaz bir kesinlik ve tekit (pekiştirme) kattığını belirtir. Sonundaki üçüncü tekil şahıs zamiriyle ("hû" / o), verilecek olan hükmün (tuğyanın) Firavun'un ayrılmaz ve kesin bir vasfı olduğunu, peygamberlerin zihninde düşmanın psikolojik profilinin netleştirildiğini ifade eder.

          Tagâ (طَغَى)

          İbn Fâris, t-g-y kökünün Arap dilindeki asli anlamının "sınırı aşmak, taşmak, sel sularının yatağından çıkıp etrafı yutması ve haddi aşmak" olduğunu belirtir.

          Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "tuğyan" kavramını insanın ahlaki, siyasi ve ontolojik olarak Yaratıcı'nın çizdiği fıtrat sınırlarını kibirle ihlal etmesi olarak tanımlar. Firavun'un sadece siyasi bir diktatör olmadığını, kendini "en yüce rab" ilan ederek varoluşsal bir taşkınlık (sel gibi sınırı aşma) sergilediğini analiz eder.

          Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki semantiğinde "tuğyan" kelimesini kilit bir kavram olarak konumlandırır. Bu eylemin temelinde insanın Allah'a muhtaç olmadığını düşünmesi (istiğnâ) ve mutlak güç zehirlenmesi yattığını belirtir. Firavun'un, Kur'an ahlak sisteminde "tuğyan" kavramının en yetkin, en yıkıcı ve en prototipik temsilcisi olduğunu detaylandırır.

          Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi varoluşsal bir perspektifle inceler. Tuğyanın, kozmik dengenin bozulması ve insanın tanrılık refleksleri sergilemesi olduğunu; Musa ve Harun'un elçilik görevinin, bu azgın taşkınlığı (tuğyanı) vahyin ve tevhidin setiyle durdurarak yeryüzündeki ontolojik adaleti yeniden tesis etmek olduğunu vurgular.

          Yorumu Yorumla

          İşleniyor...
          X