Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 38. Ayet

    اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż evhaynâ ilâ ummike mâ yûhâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      37. “Zaten sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk.”

      38. “Hani annene şunu vahyetmiştik:”

      39. “Onu sandığa koy ve ırmağa bırak; böylece ırmak onu kıyıya çıkarsın ve benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. (Ey Mûsâ!) Senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki (sevilesin), nezâretim altında büyütülüp yetiştirilesin.”

      Zaten sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk. Hani annene şunu vahyetmiştik: Onu sandığa koy ve ırmağa bırak; böylece ırmak onu kıyıya çıkarsın ve benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. Bu beyanda sözü edilen lütuf, Mûsâ (a.s.) soğuğa yakalanıp da yolunu şaşırdığı zaman yüce Allah’ın kendisini (bu sıkıntıdan) kurtarması olabilir. O esnada Mûsâ (a.s.) şöyle demişti: “Siz bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm”. Bir kere daha diye sözü edilen lütuf işte budur. Ya da bu beyanda sözü edüen lütuf, Mûsanın (a.s.) o kıptîyi öldürdüğü zaman Allah Teâla'nın kendisini kurtarmasıdır. Mûsâ (a.s.) o esnada o kadar çok korkmuştu ki durum ümidini kaybetme derecesine kadar ulaşmıştı. İşte bahsedilen lütuf budur. Ya da söz konusu lütuf annesine onu sandığa koyması anlamına gelen vahyin (ilhamın) verilmesidir.

      Bazıları ise bu beyanı Zaten sana peygamberlik vermekle bir kere daha lütufta bulunmuştuk diye açıklamıştır. Allah Teâlâ ifadenin devamında söz konusu lütfü beyan etmiş ve meâlen şöyle demiştir; Hani annene şunu vahyetmiştik. Onu sandığa koy ve ırmağa bırak; böylece ırmak onu kıyıya çıkarsın ve benim de düşmanım, onun da düşmanı olan biri onu alsın. Müfessirler bu kanaate varmışlardır. Yoksa Allah Teâlâ Mûsâ’ya sayısız lütuflarda bulunmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Öte yandan yüce Allah’ın Mûsanın annesine çocuğunu ırmağa bırakması yolunda ilham vermesi ve bunu yapmasının mümkün ve helâl olup olmadığı meselesinde, kalbinde böyle kanaat uyandırmasına dair şunları söyleyebiliriz. Çünkü şeytan tarafından da böyle bir ilham gelebilirdi. Zira şeytan “Bugün insanlar arasında sizi yenecek kimse yoktur” demişti. Şeytan kendileriyle konuşurken onun şeytan mı yoksa bir başkası mı olduğunu bilmiyorlardı. Buna göre Mûsâ’nın annesine şeytanın ilham vermesi mümkündür. O halde Mûsâ’nın annesi böylesine ölümcül bir hareketi nasıl yaptı? Söz konusu ilhamın ve kalbine verilen duygunun içinde bir alâmet ve bir işaret bulunup annesi kalbine gelen ilhamın Allah’tan geldiğini ve O’nun dışında birisi tarafından verilmediğini anlamış olabilir. Ya da Allah Teâlâ kalbindeki perdeleri ve engelleri kaldırmış ve böylece gelen ilham onun açısından açık ve net hale gelmiş olabilir. Bir başka ihtimal de şudur: Mûsâ’nın annesi çocuğu nehre bırakmaya mecbur kalmış ve bu yüzden yaptığı eylem kendisi açısından mümkün hale gelmiş olabilir. En doğrusunu Allah bilir.

      (Ey Mûsâ!) Senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki (sevilesin). Müfessirlerin geneline ait kanaat şudur: Cenâb-ı Hak, (Mûsâ’ya dair) bu sevgiyi Firavunun karısının kalbine atmıştı. Çünkü Firavunun eşi Mûsâ için şöyle demişti: “O senin ve benim göz aydınlığımız, muradımız olsun! Onu öldürmeyin, belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz”. Fakat (bizce) Allah Teâlâ Firavunun karısının kalbine de Firavunun kalbine de sevgi verdi ki firavun onun (dünyaya geleceği haberi) yüzünden doğan her erkek çocuğu öldürdükten sonra insanların en şefkatlisi ve onu en çok seveni olsun ve Mûsâ’yı bulup alsın. Yüce Allah Mûsâ’ya olan rahmetinden ve lütfundan söz etmektedir. Bu, sözü edilen lütuftur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Zaten sana bir kere daha lütufta bulunmuştuk.

      Nezâretim altında büyütülüp yetiştirilesin. Yani senin üzerine kendimden bir sevgi bıraktım ki nezâretim altında büyütülüp yetiştirilesin. “es-Sunu” (الصنع) iyi ve güzel şeyler yapmak demektir. Buna göre bu beyan sana iyilik ve ihsan yapılsın anlamına gelir. Bazıları “alâ aynî” (عيني على) kelimesine, benim muhafazam altında beslenmen için anlamı vermişlerdir. Arapça’da “aynullâhi aleyke” (عليك هللا عين) diye bir dua cümlesi vardır. Bu, Allah’ın koruması altında olasın, demektir. Bu açıklama Hasan-ı Basrî ve Katâde’ye aittir. Bazıları da bu beyanı şöyle açıklamışlardır: “Litürabbâ alâ aynî” (عيني على لتربى) yani benim bilgim altında yetişesin. Birinci açıklama daha uygundur.

      Ebû Avsece bu beyanla ilgili olarak şu açıklamaları yapmıştır: “Li tusnaa alâ aynî” (عيني على لتصنع) benim bilgim altında demektir. Kendisine yaptığı açıklamada geçen “ayn” (عين) kelimesinin ne mânaya geldiği sorulmuş, o da kelimenin burada “bilgi” anlamına geldiğini söylemiştir. Aynı kelime başka yerlerde mal, yırtık deri demektir. “el-Ayn” (العين) kelimesi “âne yaînu” (يعين آن) fiilinin mastarıdır. İsm-i faili “âinun” (عائن) ve ism-i mef ulü “ma'yûnun” (معيون) şeklinde gelir ki “göz değen kişi” demektir. “el-Ayn” kelimesi hakikat anlamına da gelir. “Hâzâ bi aynihî” (بعينه هذا) cümlesi bu, onun hakikatidir, demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: Aynı kökten türeyen “el-îne” (العينة) “es-selef” (السلف) (borç verme ve selem akdi yapma vs.) demektir. Âyetin bir benzeri şu İlâhî beyanlardır: “Vasnai’l-fülke bi a'yüninâ” (بأعيننا الفلك واصنع), yani “Bizim gözetimimiz altında öğrettiğimiz şekilde gemiyi yap”; “Alâ men yekfüluhû” (يكفله من على) “Ona bakacak, ona kefil olacak biri”.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İz (إِذْ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde bu edatın, zaman çizgisinde geçmişte meydana gelmiş bir olaya işaret eden temel bir zaman zarfı (hani, o vakit) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta edatın kullanımındaki psikolojik işleve dikkat çeker. Muhatabın (Musa'nın) zihninde çok eskide kalmış, kendisinin bebeklik dönemine ait o karanlık ve tehlikeli anları yeniden canlandırmak ve az önce bahsedilen "büyük lütfun" (menennâ) tarihi kökenlerini anımsatmak amacıyla kullanıldığını analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki kıssa anlatım teknikleri bağlamında "iz" edatının, kuru bir tarihi malumat vermekten ziyade, dinleyiciyi olayın yaşandığı o dramatik sahnenin tam ortasına çeken edebi bir "zaman köprüsü" ve sahne başlatıcı (incipit) işlevi gördüğünü kaydeder.

        Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris, v-h-y kökünün Arap dilindeki asli anlamının "bir şeyi başkalarından gizleyerek, hızlı ve sessiz bir biçimde bildirmek, kalbe ilka etmek ve işaret etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vahy" kavramının sadece peygamberlere özgü kurumsal bir iletişim (nübüvvet vahyi) olmadığını ifade eder. Kelimenin arılara veya insanlara yönelik ilahi bir sevk, fıtri bir içgüdü veya sarsılmaz bir kalbi ilham manasında da kullanıldığını; Musa'nın annesine yönelik eylemin bu "şiddetli ilham ve yönlendirme" kategorisinde değerlendirilmesi gerektiğini analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında Tanrı-insan iletişimini incelerken bu eyleme özel bir yer ayırır. Allah'ın sıradan bir insana (Musa'nın annesine) doğrudan yönelmesinin, rasyonel aklı ve bir annenin beşeri korkularını tamamen aşan, kalbe aniden doğan ve kişiyi eyleme mecbur bırakan (compelling) mutlak bir "içsel itilim" olduğunu detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ve tefsir bağlamındaki teolojik tartışmalarına değinir. Geleneksel yorumlarda annenin peygamber olup olmadığı yönündeki tartışmaları hatırlatarak; buradaki "evhaynâ" (vahyettik) eyleminin Cebrail aracılığıyla getirilen şer'i/dini bir mesaj değil, evladını kaybetme korkusu yaşayan çaresiz bir anneye verilen sarsılmaz bir "ilahi güven, feraset ve eylem planı" olduğunu vurgular.

        İlâ (إِلَى)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, harf-i cerlerin Arap dilindeki işlevleri bağlamında "ilâ" edatının "intiha-i gaye" (yönelinen nihai hedef) bildirdiğini aktarır. İlahi ilhamın tesadüfi olmadığını, o kaotik ve korku dolu ortamda doğrudan hedefini (anneyi) bularak onun kalbine kesinkes yerleştiğini gramatik olarak sabitlediğini belirtir.

        Ummike (أُمِّكَ)

        İbn Fâris, e-m-m kökünün "asıl, kaynak, temel, öncü ve kendisine dönülüp sığınılan yer" anlamlarına geldiğini belirtir. Çocuğun fiziksel ve duygusal olarak bağlandığı yegane varlık ve köken olması hasebiyle anneye etimolojik olarak "ümm" isminin verildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "ümm" kavramının insanın ontolojik kökenini temsil ettiğini ifade eder. Kelimenin sonuna eklenen muhatap zamiriyle (ke / senin), ilahi müdahalenin Musa'nın hayatını en zayıf olduğu bebeklik anında, bizzat onu doğuran "kaynak" üzerinden koruma altına aldığını analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal ve felsefi kökenine (asıl/kaynak) odaklanır. Bir annenin fıtratı gereği çocuğunu bağrında koruması (saklaması) beklenirken, ilahi vahyin bu fıtri korumacılığı tersyüz ederek anneyi çocuğundan koparmaya (nehre bırakmaya) zorlamasının, insanın kendi "aslından" (ümm) ayrılıp mutlak Yaratıcı'nın kaderine (suya) terk edilişini simgeleyen devasa bir ontolojik kriz ve teslimiyet testi olduğunu estetik bir dille çözümler.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın anlattığı Musa kıssasını Antik Yakın Doğu ve Kitab-ı Mukaddes geleneğiyle karşılaştırmalı olarak inceler. Tevrat anlatısında annenin (Yocheved) bebeği nehre bırakma kararı kendi çaresizliğinden doğan beşeri bir inisiyatif (strateji) olarak sunulurken; Kur'an'ın bu stratejiyi "annene vahyettik" diyerek doğrudan ilahi bir planın (kaderin) parçası kıldığını, anneyi pasif bir kurbandan ziyade ilahi vahyin taşıyıcısı ve uygulayıcısı konumuna yükselttiğini teolojik bir derinlikle analiz eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, "mâ" edatının Arapçada cansız nesneleri, olayları veya durumları işaret eden bir ism-i mevsul (şey ki) olarak kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ism-i mevsulün cümlede bir belirsizlik (ibham) barındırdığını, ancak bu belirsizliğin bilgisizlikten kaynaklanmadığını ifade eder. Vahyedilen emrin (çocuğu nehre atma emrinin) beşer aklı için ne kadar sarsıcı, dehşet verici ve kavranması zor bir "şey" olduğuna yönelik retorik bir büyütme ve ta'zim (yüceltme) amacı taşıdığını analiz eder.

        Yûhâ (يُوحَى)

        İbn Fâris, v-h-y kökünün "gizli, süratli ve karşı konulamaz bildirim" anlamını koruduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin muzari (geniş zaman) ve meçhul (edilgen) kalıpta kullanılmasının belagat yönüne dikkat çeker. "Vahyedilecek olan şey" (mâ yûhâ) şeklindeki kapalı anlatımın, olayın kendi içindeki sarsılmaz ciddiyetini vurguladığını; fiilin fail (Allah) zikredilmeden meçhul bir formla gelmesinin, ilham edilen o tehlikeli emrin mahiyetine duyulan saygıdan ve ilahi kurgunun tartışılmazlığından kaynaklandığını detaylandırır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki ilahi müdahale biçimlerini varoluşsal bir temelde okur. Aynı ayet içinde vahiy kelimesinin hem mazi "evhaynâ" (vahyettik) hem de muzari-meçhul "yûhâ" (vahyedilecek şey) formunda art arda kullanılmasının (tekrarının), ilahi planın insan idrakini (bir annenin korumacı mantığını) ezip geçen o mutlak ve kesin gücünü temsil ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X