Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 33. Ayet

    كَيْ نُسَبِّحَكَ كَث۪يراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Key nusebbihake keśîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      29. “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver.”

      30. “Kardeşim Harun’u.”

      31. “Onunla gücümü pekiştir.”

      32. “Onu da görevime ortak et.”

      33. “Ta ki seni bol bol teşbih edelim.”

      34. “Ve seni çok analım!”

      35. “Kuşkusuz sen bizi görmektesin.”

      Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Harun’u. Hz. Mûsâ Rabb’inden üzerine yüklenen yükün bir kısmını üstlensin diye kardeşi Harun’u kendisine yardımcı ve danışman olarak vermesini dilemiştir. Zira vezirin hükümdara yüklenen yükün bir kısmını onun adına üstlenen kişi olduğu söylenir.

      Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak et. Bazıları âyetin metninde geçen “ezrî” (أزري) kelimesine kuvvetimi ve sırtımı anlamı vermişlerdir. Bazıları da bu beyana şu anlamı vermiştir: Onunla bana yapacağın yardımı pekiştir. Âyet Hafsa mushafmda bu şekildedir. Bazıları bunu Mûsanm ağzından çıkan bir haber olarak “eşdüd bihî ezrî” (أزري به أشدد), yani onunla gücümü pekiştiririm şeklinde okumuşlardır. Diğer âyeti de “ve eşrikhu fî emrî” (أمري في وأشركه), yani onu da görevime ortak ederim şeklinde okumuşlardır. Buna karşılık kırâat imamlarının geneline göre ilki dua, İkincisi dileme mânasmdadır.

      Ebû Avsece “üşdüd bihî ezrî” cümlesine Onunla sırtımı güçlendir diye bir mâna vermiştir. Arapça’da ‘azertühu’ (آزرته) kelimesi ona yardım ettim demektir. Aynı kökten gelen “tevâzeru” (تآزروا) de karşılıklı yardımlaştılar demektir. “îstevzertühû” (استوزرته) ondan yardım diledim demektir. “Vezir” (وزير) kelimesi de bu kökten alınmadır. İbn Kuteybe ise şöyle der: “Ezrî” sırtımı demektir. “Âzertü fulânen ale’l-emri” (األمر على فالنا آ زرت) cümlesi bir kimseyi bir hususta güçlendirdim demektir. “Vâzertühû” (وازرته) ona vezir oldum demektir. “Vizâre” (وزارة) kelimesi, yük anlamına gelen “vizr” (وزر) kökünden türemedir. Sanki vezir sultanm üzerindeki yüklerin bir kısmmı yüklenmekte ve onun üzerinden kaldırmaktadır”.

      Mûsâ (a.s.) Rabb’inin kendisine verdiği risâlet görevinde ve onu ifa etmede kardeşini buna ortak etmek suretiyle yardımcı olmasını ve gücünü pekiştirmesini diledi. Yüce Allah da buna olumlu cevap vererek “Seni kardeşinle destekleyeceğiz” diye buyurdu.

      Ta ki seni bol bol teşbih edelim. Ve seni çok analım. Seni bol bol teşbih edelim. Yani senin için cemaatle çok namaz kılalım. Çünkü cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınan namazdan kat kat fazladır. Ya da bu beyanın mânası, seni teşbih edip zikretmekte birbirimize yardım edelim şeklinde de olabilir.

      Kuşkusuz sen bizi görmektesin. Yani kuşkusuz sen bize yüklediğin yük ve verdiğin görevde zâfımızı ve aczimizi görmektesin ve bilmektesin. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Key (كَيْ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde bu edatın Arap dilinde gaye, sebep ve amaç (ta'lil) bildirdiğini ifade eder. Kendisinden önce gelen eylemlerin veya taleplerin hangi nihai hedefe matuf olduğunu belirlemek için kullanılan temel bir gramatik bağlaç olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde bu edatın işlevini insanın niyet ve maksat dünyasıyla ilişkilendirir. Musa'nın bir önceki ayetlerde dile getirdiği "göğsünün genişletilmesi, dilindeki bağın çözülmesi ve Harun'un kendisine vezir yapılması" şeklindeki tüm o ağır ve zorlu siyasi/peygamberi taleplerin asıl varoluşsal gerekçesini (niyetini) bu kelimenin açıkladığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, edatların Kur'an'daki kullanımları çerçevesinde "key" edatının eylemin hedefini kesinleştirdiğini; Musa'nın gücü, iktidarı veya belagati kendi nefsani üstünlüğü için değil, bütünüyle ilahi rızayı ve ibadeti tesis etmek (tesbih ve zikir) maksadıyla istediğini dilbilgisel olarak sabitlediğini aktarır.

        Nusebbihake (نُسَبِّحَكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde s-b-h kökünün "suda hızla yüzmek, akıp gitmek, yıldızların kendi yörüngelerinde boşlukta süzülmesi ve bir amaca doğru süratle hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak durağanlığın tam zıttı olan bu kökün, insanın Allah'a yönelik kulluğundaki o kesintisiz, dinamik ve akıcı gayreti ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "tesbih" eylemini "Allah'ı her türlü noksanlıktan, eksiklikten ve şirkten tenzih ederek O'nun rızasına doğru hızla koşmak" olarak tanımlar. Musa'nın bu fiili birinci çoğul şahıs (nusebbiha / biz tesbih edelim) kalıbıyla kullanmasının, Harun ile birlikte oluşturdukları o ortak tebliğ cephesinin temel işlevini (sürekli bir teolojik arınma ve arındırma eylemini) özetlediğini analiz eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin etimolojik haritasını Ortadoğu dilleri üzerinden detaylandırır. Arapçadaki bu kullanımın, Süryanicedeki "şabbah" (yüceltmek, övmek, ilahi söylemek) ve İbranicedeki "şibbeaḥ" kelimeleriyle güçlü bir kök ve anlam akrabalığına sahip olduğunu; İslam'ın bu kadim Sami övgü (litürji) kelimesini alarak mutlak tevhidin savunulması (tenzih) bağlamında yeniden yapılandırdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik haritasında "tesbih" kavramını kozmik bir eylem olarak konumlandırır. İnsanın tesbihinin, sadece dille söylenen ritüelistik bir söz olmadığını; bütün evrenin (göklerin, yerin ve içindekilerin) Yaratıcı'nın mutlak aşkınlığı (transcendence) karşısında sergilediği o doğal boyun eğiş ritmine insanın kendi iradesiyle ve bilinçli olarak katılması olduğunu analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal ve felsefi kökenlerine (yüzmek/akmak) dikkat çeker. Musa'nın Firavun'un o donuk, kibirli ve durağan (statik) despotizmine karşı; evrenin canlı, akışkan ve ilahi olan ritmine (tesbih denizine) dalarak cevap vermeyi umduğunu; tesbihin bu anlamda batıla karşı en büyük ontolojik ve devinimsel direniş olduğunu estetik bir dille çözümler.

        Kesîran (كَثِيرًا)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün "azlığın (kıllet) zıttı olarak, sayıca ve miktar olarak çokluk, fazlalık, bereket ve yığılma" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çokluk) kavramının burada sadece sayılabilir bir niceliği değil, eylemin kalitesini, sürekliliğini ve kesintisizliğini (devamlılığı) nitelediğini belirtir. Musa'nın "çokça tesbih" talebinin, tehlikeli anlarda hatırlayıp sonra unutmak şeklinde değil, hayatın her anına ve eylemine yayılan bir "şuur sürekliliği" olduğunu analiz eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın zihinsel ve ruhsal odaklanması üzerinden kelimeyi okur. İnsanın doğası gereği çabuk yorulan ve unutan (gaflet) bir varlık olduğunu hatırlatarak; Musa'nın zorlu Firavun mücadelesinde ayakta kalabilmesinin tek yolunun, ilahi frekansla olan bağını "çokça" (kesîran) yani kesintisiz bir yoğunlukla sürdürmesine bağlı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X