وَاجْعَلْ ل۪ي وَز۪يراً مِنْ اَهْل۪يۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
29. “Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver.”
30. “Kardeşim Harun’u.”
31. “Onunla gücümü pekiştir.”
32. “Onu da görevime ortak et.”
33. “Ta ki seni bol bol teşbih edelim.”
34. “Ve seni çok analım!”
35. “Kuşkusuz sen bizi görmektesin.”
Yakınlarımdan birini bana yardımcı ver. Kardeşim Harun’u. Hz. Mûsâ Rabb’inden üzerine yüklenen yükün bir kısmını üstlensin diye kardeşi Harun’u kendisine yardımcı ve danışman olarak vermesini dilemiştir. Zira vezirin hükümdara yüklenen yükün bir kısmını onun adına üstlenen kişi olduğu söylenir.
Onunla gücümü pekiştir. Onu da görevime ortak et. Bazıları âyetin metninde geçen “ezrî” (أزري) kelimesine kuvvetimi ve sırtımı anlamı vermişlerdir. Bazıları da bu beyana şu anlamı vermiştir: Onunla bana yapacağın yardımı pekiştir. Âyet Hafsa mushafmda bu şekildedir. Bazıları bunu Mûsanm ağzından çıkan bir haber olarak “eşdüd bihî ezrî” (أزري به أشدد), yani onunla gücümü pekiştiririm şeklinde okumuşlardır. Diğer âyeti de “ve eşrikhu fî emrî” (أمري في وأشركه), yani onu da görevime ortak ederim şeklinde okumuşlardır. Buna karşılık kırâat imamlarının geneline göre ilki dua, İkincisi dileme mânasmdadır.
Ebû Avsece “üşdüd bihî ezrî” cümlesine Onunla sırtımı güçlendir diye bir mâna vermiştir. Arapça’da ‘azertühu’ (آزرته) kelimesi ona yardım ettim demektir. Aynı kökten gelen “tevâzeru” (تآزروا) de karşılıklı yardımlaştılar demektir. “îstevzertühû” (استوزرته) ondan yardım diledim demektir. “Vezir” (وزير) kelimesi de bu kökten alınmadır. İbn Kuteybe ise şöyle der: “Ezrî” sırtımı demektir. “Âzertü fulânen ale’l-emri” (األمر على فالنا آ زرت) cümlesi bir kimseyi bir hususta güçlendirdim demektir. “Vâzertühû” (وازرته) ona vezir oldum demektir. “Vizâre” (وزارة) kelimesi, yük anlamına gelen “vizr” (وزر) kökünden türemedir. Sanki vezir sultanm üzerindeki yüklerin bir kısmmı yüklenmekte ve onun üzerinden kaldırmaktadır”.
Mûsâ (a.s.) Rabb’inin kendisine verdiği risâlet görevinde ve onu ifa etmede kardeşini buna ortak etmek suretiyle yardımcı olmasını ve gücünü pekiştirmesini diledi. Yüce Allah da buna olumlu cevap vererek “Seni kardeşinle destekleyeceğiz” diye buyurdu.
Ta ki seni bol bol teşbih edelim. Ve seni çok analım. Seni bol bol teşbih edelim. Yani senin için cemaatle çok namaz kılalım. Çünkü cemaatle kılınan namazın sevabı tek başına kılınan namazdan kat kat fazladır. Ya da bu beyanın mânası, seni teşbih edip zikretmekte birbirimize yardım edelim şeklinde de olabilir.
Kuşkusuz sen bizi görmektesin. Yani kuşkusuz sen bize yüklediğin yük ve verdiğin görevde zâfımızı ve aczimizi görmektesin ve bilmektesin. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Vec'al (وَاجْعَلْ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde c-a-l kökünün "bir şeyi başka bir şeye dönüştürmek, bir durumdan diğerine geçirmek, atamak ve kılmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Yoktan var etme (halk) eyleminden farklı olarak, mevcut olan bir şeye yeni bir vasıf veya statü kazandırmayı ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "ce'l" eylemini birkaç anlamsal kategoriye ayırır. Burada eylemin "bir kişiye resmi bir rütbe, görev veya sorumluluk yüklemek" (tasdiye ve tensip) manasında kullanıldığını analiz eder. Musa'nın, kardeşinin sıradan bir aile ferdi olmaktan çıkarılıp ilahi bir atamayla kendisine resmi bir yardımcı (peygamber) "kılınmasını" talep ettiğini detaylandırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki kullanımları bağlamında; emir kipiyle (ic'al) Allah'a yöneltilen bu tür taleplerin, insanın kendi başına yetki veremeyeceği ontolojik ve teolojik makamlar (risalet ve nübüvvet) için doğrudan ilahi iradenin onayını (tasdik) istemek olduğunu aktarır.
Lî (لِي)
İbn Fâris, aidiyet ve tahsis bildiren "lâm" harfinin, mütekellim (birinci tekil şahıs) zamiri olan "ye" ile birleşmesini inceler. Bu yapının, istenen yardımcının genel bir elçi değil, doğrudan Musa'nın kendi şahsi eksikliklerini tamamlayacak ve özel olarak "onun için" tahsis edilecek bir destekleyici olduğunu etimolojik olarak sabitlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "vezir" kelimesinden önce kullanılmasının (takdim), Musa'nın omuzlarındaki ağır tebliğ yükünü ve yalnızlık hissini vurguladığını; ilahi desteğin şahsileştirilerek bir yakarışa dönüştüğünü ifade eder.
Vezîran (وَزِيرًا)
İbn Fâris, v-z-r kökünün Arap dilindeki asli anlamının "sığınılacak sağlam dağ, ağır bir yük ve sığınak" olduğunu belirtir. Devlet yönetimindeki "vezir" isminin, hükümdarın omuzlarındaki o ağır idari ve siyasi yükü (vizr) sırtlanan, taşıyan ve ona bir sığınak/dayanak olan kişi olmasından dolayı bu kökten türediğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "vizr" (ağır yük) ve "müvazere" (yükü paylaşma) kavramlarını inceler. Musa'nın Firavun'a karşı yürüteceği mücadelenin basit bir tebliğ değil, ölümcül riskler barındıran devasa bir siyasi ve teolojik "yük" olduğunu; bu nedenle kendisine sadece bir yoldaş değil, bu varoluşsal ağırlığı taşıyabilecek resmi bir "yüklenici" (vezir) aradığını analiz eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin etimolojik haritasını çıkararak Orta Doğu dillerindeki köklerini tartışır. Kelimenin Arapça "vizr" (yük) kökünden türediği yönündeki geleneksel görüşü aktarmakla birlikte; Pehlevice (Orta Farsça) "vičīr" (karar veren, yargıç, ferman yazan) kelimesinden veya Aramicedeki "gzîrâ" (hüküm, yönetici) teriminden Arapçaya geçmiş ve İslam öncesi dönemde de siyasi bir unvan olarak Araplaşmış olabileceği yönündeki güçlü filolojik kanıtları sunar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığına değinir. Firavun'un devasa saray bürokrasisine, vezirlerine ve ordularına karşı Musa'nın tek başına kalmasının yaratacağı psikolojik ezikliği irdeler. "Vezir" talebinin, ilahi davanın yeryüzünde sadece mucizelerle değil, siyasi bir denge, akıl ve örgütlü bir dayanışmayla da (kadro) yürütülmesi gerektiğine dair rasyonel bir peygamberi öngörü olduğunu belirtir.
Min (مِنْ)
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilindeki edatların işlevleri çerçevesinde buradaki "min" edatının "tebyin" (açıklama ve belirleme) veya "teb'iz" (bir bütünden bir parçayı seçme) bildirdiğini; istenecek vezirin rastgele biri olmadığını, belirli bir zümreden (kendi ailesinden) seçildiğini gramatik olarak kesinleştirdiğini aktarır.
Ehlî (أَهْلِي)
İbn Fâris, e-h-l kökünün "insanın aşina olduğu, yakınlık duyduğu, aynı mekanı veya bağı paylaştığı kimseler" anlamına geldiğini belirtir. Kişinin eşi, çocukları, akrabaları ve sırdaşlarının bu kavramın içine girdiğini, kelimenin temelinde "ünsiyet ve güven" fikrinin yattığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının sadece kan bağıyla sınırlı olmadığını, aynı ideali, inancı veya mesleği paylaşanlar için de kullanıldığını ifade eder. Ancak burada Musa'nın sonuna "ye" (benim) zamirini ekleyerek, çocukluğundan beri huyunu suyunu bildiği, aralarında sarsılmaz bir güven bulunan biyolojik ve ruhsal ailesini kastettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla