Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 23. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 23. Ayet

    لِنُرِيَكَ مِنْ اٰيَاتِنَا الْكُبْرٰىۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Linuriyeke min âyâtinâ-lkubrâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Böylece sana büyük mucizelerimizden bir kısmını göstermiş olalım.”

      Bazıları elde gösterilen mûcizenin asâda gösterilenden daha büyük olduğunu, çünkü onların yaptıkları büyünün sadece asâlarda ve iplerde olduğunu, bunun dışında yapılmadığını söylemişlerdir. Hz. Mûsâ (a.s.) onlara bilmedikleri ve vâkıf olmadıkları bir mûcize gösterdi ki bunun büyü olmadığını, aksine kendilerine gösterdiği olayın Allah Teâlâ’nın yarattığı bir mûcize olduğunu anlasınlar. Asâ mûcizesinin yed-i beyzâ (beyaz el) mûcizesinden daha büyük olması da mümkündür. Çünkü onlar asâ üzerinde sihir yapmakta bilgi ve vukûfiyet sahibi kimselerdi. Hz. Mûsâ’nın asâsmm onların gücü, bilgileri ve vukûfıyetleri çerçevesinin üstüne çıkması Hz. Mûsâ’nın getirdiğinin büyü değil yüce Allah’tan gelen bir mûcize olduğunu gösterir. Çünkü bir kimsenin herhangi bir şey hakkmdaki bilgi ve vukûfiyetinin fazlalığı, ancak bu konuda o tür üzerinde bilgisi ve vukûfiyeti olanları geride bırakmasından anlaşılır. Bu da ancak, ilgili konuda hiçbir bilgisi olmayanları geçmesiyle ortaya çıkmaz. İşte Hz. Mûsa'nın (a.s.) asâsmm durumu da aynen böyledir. Bu beyanda sözü edilen “büyük mûcizeler” “Andolsun biz Mûsaya açık seçik dokuz âyet verdik” mâlindeki beyanda sözü edilen dokuz mûcizedir. Çünkü Hz. Mûsâ’nın dokuz mûcize dışında da mûcizeleri vardı, fakat bu dokuzu en büyük olanlarıydı. Ya da bu beyanda geçen “büyüklük” sıfatı, herhangi bir mûcizeye mahsus değildir, fakat bütün mûcizeleri büyük olarak nitelenebilir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Oysa kendilerine gösterdiğimiz her mûcize bir diğerinden daha büyüktü”. Burada geçen “büyüklük” onun bütün mûcizelerini büyüklük ve azametle niteleme anlamındadır. Şu ilâhî beyan da buna bir örnektir: “Hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz”. Burada da kullanılan ifade, baba ve oğullardan her birinin diğerine göre daha faydalı olduğu belirtilmek için gelmiştir. Birinci de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Li nuriyeke (لِنُرِيَكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde r-e-y kökünün hem "gözle fiziksel olarak görmek" hem de "zihnen ve kalben kavramak, bilmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin başındaki "lâm" harfinin sebep ve gaye (lam-ı ta'lil) bildirdiğini, fiilin if'al babından "irâe" (göstermek) formunda olduğunu ve bu eylemin doğrudan peygambere (ke/sana) yöneltildiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde "rü'yet" ve "irâe" kavramlarını inceler. İnsanın kendi çabasıyla nesneleri müşahede etmesinden (nazar) farklı olarak, "göstermek" eyleminin ilahi bir lütuf olduğunu; Allah'ın Musa'ya mucizeleri bizzat yaşatarak göstermesinin, onun kalbindeki kesin inancı (yakîn) inşa etme amacı taşıdığını analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisini (bilgi teorisini) incelerken bu fiile dikkat çeker. İlahi bilginin veya olağanüstü olayların insana aktarımında "gösterme" eyleminin, Yaratıcı ile elçi arasındaki en dikey ve doğrudan iletişim kodu olduğunu; peygamberin bu sayede fiziksel gerçekliğin ötesindeki metafiziksel boyuta kesin bir tanıklık ettiğini detaylandırır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin dilbilgisi yapısını ele alırken, birinci çoğul şahıs (nuri / biz gösterelim) kalıbının kullanılmasının ilahi azamet ve kudrete işaret ettiğini aktarır.

        Min (مِنْ)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilindeki edatların işlevleri çerçevesinde buradaki "min" edatının "teb'iz" (bir kısmı, bazısı) manasında kullanıldığını belirtir. Musa'ya asanın yılana dönüşmesi ve elin parlamasıyla gösterilen mucizelerin, Allah'ın sonsuz kudretinin ve ayetlerinin tamamı olmadığını, sadece o anki tebliğ görevi için gerekli olan "bir kısmını" temsil ettiğini dilbilgisel olarak sabitlediğini aktarır.

        Âyâtinâ (آيَاتِنَا)

        İbn Fâris, e-y-y kökünün "açık alamet, nişan, yönlendirici işaret ve kesin kanıt" anlamlarına geldiğini ifade eder. Çoğul olarak kullanılan bu kelimenin, bir varlığın veya olayın kendi dışındaki daha yüce bir gerçekliğe (Yaratıcıya) delalet ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta ayet kavramının, aklın idrakine sunulan ve şüpheye yer bırakmayan burhanlar olduğunu kaydeder. Kelimenin sonuna eklenen birinci çoğul şahıs zamiriyle (nâ / bizim), bu mucizelerin tamamen ilahi kaynağa ait olduğunun altının çizildiğini analiz eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin Sami dilleri havzasındaki etimolojik kökenlerini irdeler. Arapçaya Süryanicedeki "âthâ" (mucize/ilahi işaret) veya İbranicedeki "ôth" teriminden geçtiğini, Ortadoğu monoteizminde peygamberlerin doğaüstü kanıtlarının bu kavramla isimlendirildiğini detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki algılanış biçimine odaklanır. Kur'an'ın ilk muhatapları için "âyet" kelimesinin salt okunan bir metin değil; dağlar, gökyüzü ve peygamberlerin gösterdiği doğaüstü harikalar gibi, okunması ve ibret alınması gereken kozmik ve fiziksel gerçeklikler olarak kabul edildiğini kaydeder.

        El-Kubrâ (الْكُبْرَى)

        İbn Fâris, k-b-r kökünün Arap dilinde "büyüklük, yücelik, yaş veya rütbe olarak üstünlük" anlamına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "ekber" (en büyük) sıfatının müennes (dişil) ism-i tafdil formu olduğunu ifade eder. "Âyât" (ayetler) kelimesinin Arapçada müennes çoğul kabul edilmesi sebebiyle bu gramatik formun zorunlu olarak kullanıldığını; nitelik bakımından ulaşılabilecek en üstün, en görkemli ve en sarsıcı durumu işaret ettiğini analiz eder.

        Gabriel Said Reynolds, Kur'an'daki Musa kıssalarında edebi zıtlıkları incelerken kelimenin retorik işlevine değinir. Firavun'un kendi siyasi ve askeri gücüne dayanarak sergilediği kibir ve büyüklenme (istikbar) tavrına karşı; Musa'nın eline verilen ilahi delillerin "en büyük" (kubrâ) olarak nitelenmesinin, gerçek azamet ve büyüklüğün kimde olduğunu gösteren teolojik bir meydan okuma olduğunu savunur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, meallerdeki çeviri hassasiyetine işaret eder. Kelimenin sadece "büyük" olarak çevrilmesinin, ism-i tafdil kalıbındaki o zirve vurgusunu (en büyük, en muazzam) yansıtmada eksik kalacağını; metnin teolojik görkeminin korunması için bu ifadenin "en sarsıcı/en muazzam ayetlerimiz" şeklinde aktarılmasının gerekliliğini detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X