Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 20. Ayet

    فَاَلْقٰيهَا فَاِذَا هِيَ حَيَّةٌ تَسْعٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feelkâhâ fe-iżâ hiye hayyetun tes’â

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      19. “Allah buyurdu: ‘Onu yere at ey Mûsâ!’“

      20. “Hemen attı. Bir de ne görsün, o akıp giden bir yılan oluvermiş!”

      21. “Allah, ‘Tut onu ve korkma, biz onu hemen eski haline döndüreceğiz’ buyurdu.”


      Allah buyurdu: ‘Onu yere at ey Mûsâ!’ Hemen attı. Bir de ne görsün o akıp giden bir yılan oluvermiş! Hz. Mûsanın asâyı yılana çevirip kendi mûcizesi olarak göstermesi, muhtemelen firavun kavminin sihrin bu türünde maharetli ve bilgili olması, Mûsâ’nın da onlara mûcizeyi usta ve bilgili oldukları bir konuda göstermek istemesinden kaynaklanmış olabilir. Böylece gösterdiği mûcizenin onların güçleri ve kapasiteleri dışında olması sebebiyle beşerî değil, semavî ve rabbânî bir mûcize olduğunun bilinmesini amaçlamış olabilir. Çünkü Allah Teâlâ, mûcize yaptığı alâmetleri ve peygamberlerinin peygamberliklerini desteklemek için işaret kıldığı mûcizeleri, sırf beşerin gücü ve kapasitesi dışında kılmıştır ki bunların beşerî sihir ve kehanet değil semâvî ve rabbânî olduklarını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah, ‘Tut onu ve korkma, biz onu hemen eski asâ haline döndüreceğiz’ buyurdu. Mûsâ (a.s.) elindeki asâsı yılana dönüşünce korkmuştu. Bu husus bir başka âyette meâlen şöyle anlatılır: “Mûsâ atıp da onu yılan gibi kımıldanır görünce arkasına bakmadan dönüp kaçtı”. İşte tam o sırada yüce Allah Tut onu ve korkma diye ona hitap etmiş ve asâyı tekrar eski asâ haline çevireceğini bildirmiştir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fe elkâhâ (فَأَلْقَاهَا)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde l-k-y kökünün "bir şeyle yüz yüze gelmek, karşılaşmak ve bir nesneyi elden çıkarıp yere bırakmak/fırlatmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Kelimenin başındaki "fe" (takip edatı) harfinin, Musa'nın ilahi emre hiçbir tereddüt göstermeden, anında itaat ettiğini ve asayı elinden derhal çıkardığını etimolojik olarak sabitlediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "ilkâ" eyleminin, kişinin bir nesne üzerindeki fiziki kontrolünü ve mülkiyetini kasıtlı olarak sonlandırması manasına geldiğini ifade eder. Musa'nın en temel dayanağı olan asasını atmasının, onun dünyevi güven bağlarını koparıp tamamen ilahi iradeye (teslimiyet) geçişini simgelediğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Arap dilbilgisindeki bağlaçların işlevi bağlamında kelimenin başındaki "fe" harfinin "fe-i ta'kib" (hemen ardından gelme) bildirdiğini aktarır. Emrin verilmesi ile eylemin gerçekleşmesi arasında hiçbir zaman boşluğunun bulunmadığını, peygamberlik eğitimindeki o sarsılmaz itaat anının bu harfle gramatik olarak tescillendiğini detaylandırır.

        Fe izâ (فَإِذَا)

        İbn Fâris, "izâ" edatının Arap dilinde normal şartlarda gelecekteki bir zamanı (zaman zarfı) bildirdiğini, ancak cümlenin akışında ansızın gelişen, beklenmedik ve şaşırtıcı olayları nitelemek için "izâ-i fucâiyye" (sürpriz/anilik bildiren edat) olarak kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın, insanın aklının ve duyularının beklemediği bir durumla aniden karşılaşmasını anlattığını kaydeder. Asanın yere düşmesiyle birlikte o bilindik ahşap nesnenin bir anda, hiçbir biyolojik evre geçirmeden canlı bir varlığa dönüşmesindeki zaman algısını yıkan şok edici hızı vurguladığını analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik etkisine odaklanır. "Fe izâ" (bir de ne görsün/ansızın) ifadesinin, olayı dışarıdan anlatan nesnel bir dilden ziyade, doğrudan o anı yaşayan Musa'nın dehşetini ve hayretini yansıtan edebi bir perspektif sunduğunu; muhatabın (okuyucunun) da bu edat sayesinde Musa'nın o anki şaşkınlık psikolojisine ortak edildiğini belirtir.

        Hiye (هِيَ)

        İbn Fâris, h-y-e harflerinden oluşan bu zamirin, Arapçada dişil (müennes) varlıklar veya kelimeler için kullanılan üçüncü tekil şahıs zamiri (o) olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki zamirin kendisinden önce geçen "asâ" (sopa) kelimesine işaret ettiğini; ancak cümlenin yapısı gereği artık cansız bir ahşabı değil, birazdan zikredilecek olan ve yine dişil bir kelime olan "hayye"yi (yılanı) niteleyerek, iki farklı ontolojik durumu tek bir zamirde birleştirdiğini aktarır.

        Hayyetun (حَيَّةٌ)

        İbn Fâris, h-y-y kökünün Arap dilindeki asli anlamının "ölümün zıttı, canlılık, dirilik ve hareketlilik" olduğunu belirtir. Yılana "hayye" denilmesinin sebebinin, onun ömrünün uzunluğuna veya kıvrılarak sergilediği o sürekli, canlı ve atik hareket kabiliyetine dayandığını kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde kavramı incelerken, olayın varoluşsal boyutuna dikkat çeker. Cansız, kuru bir tahta parçasının (cemad), aniden biyolojik bir form kazanıp dirilmesinin (hayat), ilahi kudretin yaratma eylemindeki mutlak serbestiyetini ve maddeler arası geçişin (istihale) Allah için hiçbir zorluk taşımadığını gösterdiğini analiz eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin kökenine dair Sami dilleri havzasındaki ortak kullanımları irdeler. Kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "hayyûthâ" (hayvan, yaşayan canlı) ve İbranicedeki "hayyâh" kelimeleriyle doğrudan kök akrabası olduğunu; tüm Ortadoğu teolojilerinde "canlılık" kavramının bu kök üzerinden üretildiğini detaylıca ortaya koyar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik haritasında "hayat" ve "memat" (ölüm) zıtlığını incelerken, Musa'nın asasının yılan olması mucizesini bir "hayat verme" tecellisi olarak okur. Kuru ağacın yılana dönüşmesinin, sadece sihirbazları yenecek bir illüzyon olmadığını, bizzat Yaratıcı'nın ölüden diriyi çıkarma (yuhyi'l-mevtâ) kudretinin sarsıcı bir demonstrasyonu olduğunu vurgular.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve psikolojik sembolizmini analiz eder. İnsanın dünyada güvenip yaslandığı, ona destek olan araçların (asaların), ilahi buyruk dışına çıkıldığında veya imtihan anı geldiğinde bir anda onu tehdit eden, korkutan, yutucu ve tehlikeli birer yılana (hayye) dönüşebileceğini; bu dönüşümün, dünyevi bağların ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğuna dair keskin bir ontolojik ironi barındırdığını estetik bir dille çözümler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, doğa yasaları ve mucize bağlamında kelimeyi ele alır. İnsanın alışageldiği fiziksel düzenin (sünnetullah) mutlak olmadığını, eşyanın tabiatının (odunun odunda kalmasının) sadece ilahi bir alışkanlık olduğunu; "hayyetun" kelimesinin, bu kozmik alışkanlığın ilahi bir "Kün" (Ol) emriyle bir anda aşılabileceğini kanıtlayan varoluşsal bir delil olduğunu kaydeder.

        Tes'â (تَسْعَى)

        İbn Fâris, s-a-y kökünün "hızlı adımlarla yürümek, çaba göstermek, canlı ve atak bir şekilde hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "sa'y" eyleminin sıradan bir sürünme olmadığını, yılanın kendine has o kıvrak, süratli ve saldırgan manevrasını ifade ettiğini kaydeder. Bu fiilin kullanılmasının, olayın basit bir göz yanılması (sihir/gözbağcılık) olmadığını, yılanın bütünüyle biyolojik fonksiyonlarını yerine getiren gerçek bir canlıya dönüştüğünü etimolojik olarak garantilediğini analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, daha sonraki ayetlerde Firavun'un sihirbazlarının iplerinin de "koşuyor/hareket ediyor gibi" göründüğünün aktarıldığını hatırlatır. Ancak sihirbazların eyleminin "tuhayyelü" (öyle hayal edilir/görünür) fiiliyle, Musa'nın asasının ise bizzat "tes'â" (gerçekten koşuyor/hareket ediyor) fiiliyle nitelenmesinin, ilahi mucize ile beşeri illüzyon (sihir) arasındaki ontolojik farkı ortaya koyan kilit bir ayrım olduğunu detaylandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X