Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 16. Ayet

    فَلَا يَصُدَّنَّكَ عَنْهَا مَنْ لَا يُؤْمِنُ بِهَا وَاتَّـبَعَ هَوٰيهُ فَتَرْدٰى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Felâ yesuddenneke ‘anhâ men lâ yu/minu bihâ vettebe’a hevâhu feterdâ

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      16. “Ona inanmayan ve kendi tutkularının peşinden gidenler sakın seni ona inanmaktan alıkoymasın, sonra sen de helak olursun!”

      Bunlar, -en doğrusunu Allah bilir ya- sana getirecekleri birtakım delillerle sakın seni ona inanmaktan alıkoymasınlar. însan bazan herhangi bir şeyi kendisine sunulan nedenler ve karşısına dikilen şüphelerle kabul etmekten kaçınabilir. Bu durum, söz konusu nedenleri ve şüpheleri açıklama ve beyan yardımıyla engelleyemediği takdirde gerçekleşir. En doğrusunu Allah bilir. Bu beyan şu anlama gelir: Kıyâmete inanmayan ve zikrettiğimiz nedenler ve şüphelerle onu yalanlamakta kendi tutkularmm peşinden gidenler sakm seni ona inanmaktan alıkoymasın! Eğer seni inanmaktan çevirirse sen de helâk olursun.

      Âyet-i kerîmede hitap her ne kadar Resûl-i Ekrem’e ise de -ona hitap edilen birçok âyeti tefsir ederken beUrttiğimiz üzere- mümin olan herkesedir.

      Ebû Avsece der ki: “Terdâ” (ترضى) “helâk olursun demektir. Bu kökten türeme olan “erdâhu” (أرداه) helâk etti anlamma geUr. Bir kimse kuyuya düştüğünde veya bir duvardan yere çakıldığmda “teraddâ er-racülü” (تردى الرجل) denilir. “Raddeytühû” (رديته) “Ona elbise giydirdim” veya “irtedeytü” (ارتديت) “elbise giydim” demektir. “Teraddeytü” (ترديت) de aynı anlama gelir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Fela yasuddenneke (فَلَا يَصُدَّنَّكَ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde s-d-d kökünün iki temel anlama geldiğini belirtir: Birincisi "bir şeyi engellemek, alıkoymak ve mani olmak", ikincisi ise "yüz çevirmek ve uzaklaşmak"tır. Fiilin başındaki "lâ" (nehiy/yasaklama edatı) ve sonundaki şeddeli "nûn" (tekit/pekiştirme nûnu) birleştiğinde, engelleme eyleminin kesinlikle gerçekleşmemesi yönünde çok güçlü ve şiddetli bir ilahi uyarı oluşturduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "sadd" kavramını, bir kimseyi yöneldiği hayırlı bir işten veya doğru yoldan (hidayet) zorla ya da hileyle çevirmek olarak tanımlar. Burada Musa'ya yönelik uyarının, peygamberlik görevinin ve ahiret bilincinin sarsılmaması için dışarıdan gelecek her türlü negatif etkiye karşı bir "manevi kalkan" kurma emri olduğunu analiz eder.

        An-hâ (عَنْهَا)

        İbn Fâris, "an" harf-i cerinin Arapçada "uzaklaşma, bir şeyden beri olma ve ayrılma" bildirdiğini ifade eder. Buradaki dişil zamirin ("hâ"), bir önceki ayette geçen ve inanılması gereken temel gerçeklik olan "es-Sâat" (Kıyamet saati) kavramına gittiğini belirtir.

        Men lâ yu'minu (مَنْ لَا يُؤْمِنُ)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun zıttı olarak güven duymak, doğrulamak ve emin olmak" anlamına geldiğini belirtir. "İman"ın, bir hakikati kalben onaylayarak o gerçeğin sarsılmaz güvenine (emniyetine) teslim olmak olduğunu kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, buradaki "men" (kimse) ifadesinin genel bir tipolojiyi işaret ettiğini; kıyameti inkar edenlerin sadece bilgi eksikliği yaşamadıklarını, bilakis o büyük gerçeğe karşı bir "güvensizlik" ve "yalanlama" (küfür) içinde olduklarını ifade eder. Bu tipolojinin en belirgin özelliğinin, sadece kendisinin inanmaması değil, başkalarını da bu inançtan koparmaya çalışması (sadd) olduğunu detaylandırır.

        Bi-hâ (بِهَا)

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, buradaki "bâ" edatının ilintili olma (mülâbeset) bildirdiğini ve imanın nesnesini (kıyameti) doğrudan fiile bağladığını belirtir. Kıyamet gerçeğinin, imanın ayrılmaz ve zorunlu bir parçası olduğunu dilbilgisel olarak pekiştirdiğini aktarır.

        Vettebea (وَاتَّبَعَ)

        İbn Fâris, t-b-a kökünün "birinin arkasından gitmek, iz sürmek veya birinin peşine düşmek" olduğunu belirtir. İftial babından gelen "ittiba" eyleminin, bilinçli bir yönelimle, iradi olarak bir kılavuzun veya arzunun arkasından gitmeyi ifade ettiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, peşinden gitme eyleminin hem fiziksel hem de ruhsal manada kullanılabileceğini belirtir. Ayetteki bağlamıyla bu fiilin, ilahi veya akli bir rehberlik olmaksızın, kişinin kendi içgüdülerine ve arzularına aktif bir şekilde teslim olmasını anlattığını analiz eder.

        Hevâhu (هَوَاهُ)

        İbn Fâris, h-v-y kökünün Arap dilindeki asli manasının "yüksekten aşağıya düşmek" veya "içi boşluk/hava" olduğunu belirtir. Kelimenin psikolojik bağlamda kullanıldığında (hevâ), insan nefsinin arzulara doğru meyletmesini ifade ettiğini; bu meylin de kişiyi manevi bir "düşüşe" sürüklediği için etimolojik olarak bu kökten türediğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kavramını, nefsin aklı ve vahyi dışlayarak sadece bedensel veya dünyevi hazlara doğru şiddetli bir tutkuyla yönelmesi olarak tanımlar. Bu duygunun, hakikati görmeyi engelleyen kör edici bir perde işlevi gördüğünü vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında "hevâ" kelimesini, ilahi rehberliğin (hüdâ) tam zıttı ve anti-tez'i olarak konumlandırır. Cahiliye dönemi Arap ahlakındaki keyfi, bencil ve kuralsız yaşam biçiminin Kur'an terminolojisinde "hevâ" olarak kavramsallaştırıldığını; İslam'ın bu subjektif arzular yerine objektif ve evrensel bir ilahi yasa getirdiğini detaylandırır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini inkarın psikolojik altyapısı üzerinden okur. Kıyametin inkar edilmesinin temelinde felsefi veya rasyonel bir delil arayışının değil, tamamen "hevâ"nın yattığını belirtir. Yani insanın, hesap verme kaygısı olmadan, sorumsuzca ve haz odaklı yaşama arzusunun onu ahireti inkar etmeye ittiğini sosyolojik bir perspektifle analiz eder.

        Feterdâ (فَتَرْدَىٰ)

        İbn Fâris, r-d-y kökünün "helak olmak, çukura düşmek, yüksek bir dağdan yuvarlanarak parçalanmak ve yok olmak" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "redâ" kavramının, insanın kendi yanlış tercihleri sonucunda maruz kaldığı mutlak hüsran ve yıkım durumu olduğunu belirtir. Başındaki "fe" (takip ve sebep bildiren harf) edatının, hevâya uymanın kaçınılmaz bir sonucu olarak bu felaketi getirdiğini (neden-sonuç ilişkisini) gramatik bir kesinlikle ortaya koyduğunu kaydeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin varoluşsal boyutunu irdeler. "Terdâ" eyleminin, insanın dikey (ilahi) boyuttaki bağını koparması neticesinde kendi bencil illüzyonlarının uçurumundan aşağıya, anlamsızlığa ve ontolojik bir hiçliğe yuvarlanması trajedisini anlattığını analiz eder.

        Dücane Cündioğlu, "hevâ" ile "terdâ" kelimeleri arasındaki etimolojik ve felsefi simetriye dikkat çeker. Yüksekten düşmek ve boşluk anlamına gelen "hevâ"nın peşinden gitmenin, kaçınılmaz olarak uçuruma yuvarlanmak ve parçalanmak anlamına gelen "terdâ" ile sonuçlanmasının, Kur'an'ın hem dilsel mimarisindeki kusursuzluğu hem de insanın hakikatten koptuğunda yaşayacağı ontolojik çöküşü estetik bir dille resmettiğini vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X