Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tâ-Hâ Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tâ-Hâ Sûresi, 10. Ayet

    اِذْ رَاٰ نَاراً فَقَالَ لِاَهْلِهِ امْكُـثُٓوا اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراً لَعَلّ۪ٓي اٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ اَوْ اَجِدُ عَلَى النَّارِ هُدًى​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż raâ nâran fekâle li-ehlihi-mkuśû innî ânestu nâran le’allî âtîkum minhâ bikabesin ev ecidu ‘alâ-nnâri hudâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      9. “Mûsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi?”

      10. “Hani o bir ateş görmüş ve ailesine şöyle demişti: Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim; belki ondan size bir kor parçası getiririm veya ateşin başında bir kılavuz bulurum.”

      Hz. Mûsâ Kıssası

      Mûsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi? Hani o bir ateş görmüş. Âyetin metninde geçen ilk ifade görünüşü itibariyle bir soru ve istifhamdır. Ancak kastedilen mâna “îcâb”tır, yani Mûsâ ile ilgili bilgi sana erişti demektir. Öte yandan bu “îcâb”m ne anlama geldiği konusunda ihtilaf edilmiştir. Hasan-ı Basri ve Ebû Bekir el-Esam “sana erişti mi?” meâlindeki cümleyi şöyle açıklamışlardır; Mûsâ ile ilgili bilgi sana erişmedi ama erişecek, sonra yüce Allah ona Mûsâ ile ilgili bilgiyi ve onun haberini bildirmiş ve haber vermiştir. Bazıları bu beyana şu anlamı vermiştir: Mûsâ ile ilgili bilgi sana erişti mi? Bu konuda kitaplarında yer alan haberleri kendilerine bildiresin ve bu, senin risâlet ve nübüvvetine bir delil olsun diye O’nunla ilgili bilgiler sana erişti.

      Ve ailesine şöyle demişti: Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Âyetin metninde geçen “ânestü” (آنست) fiilinin gördüm mânasına geldiğini söyleyenler olduğu gibi, “bildim” anlamında olduğunu ifade edenler de vardır. Belki ondan size bir kor parçası getiririm. Bu âyet-i kerîmede Hz. Mûsâ’nın bu sözleri hangi halde ve ne zaman söylediği belirtilmemektedir. Fakat bir başka âyette bu husus şöyle açıklanmaktadır: Mûsâ bu süreyi doldurup ailesiyle birlikte yolda giderken Tûr tarafında bir ateş gördü. Bu cümle bize Mûsâ’nm ateşi gördüğünde sefere çıktığını ve yolculuk halinde olduğunu göstermektedir. Hz. Mûsâ aynı âyette “belki oradan bize bir haber yahut ısınmanız için bir parça ateş getiririm” meâlindeki beyan geçmektedir. Bu ifade bize söz konusu olayın havaların soğuk olduğu kış günü gerçekleştiğini belirtmektedir. Çünkü Hz. Mûsâ “ısınmanız için” meâlindeki ifadeyi kullanmaktadır.

      Ebû Avsece âyetin metninde yer alan “el-kabes” (القبس) kelimesinin ateş anlamına geldiğini, “el-akbâs” (الأقباس) sözcüğünün bunun çoğulu olduğunu söylemiştir, “kabese, yakbisu, kabsen” (قبسا يقبس قبس) kullanımında “kabese” ateş getirdi demektir. “İkbisni nâran” (نارا أقبسني) bana ateş ver anlamına gelir. “İktebestu” (اقتبست) öğrendim anlamına da gelir. Aslında “iktibâsu 1-ilm”, yani ilim alma mânası “iktibâsun-nâr”, yani ateş alma anlamına gelir. Çünkü ilim bir ışıktır, ateş de bir ışıktır. Arapça’da “akbestuke” (أقبستك) “sana öğrettim” demektir. “İktebestu” fiili ateş veya bilgi istedim demektir. İbn Kuteybe “ânestü” fiilinin “gördüm” anlamına geldiğini söyleyerek şu açıklamayı yapmıştır. Bu fiil bir başka âyette bildim anlamına da gelir: “Eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz” meâlindeki beyanda geçen “ânestüm” (آنستم) fiili, bilme anlamınadır.

      Veya ateşin başında bir kılavuz bulurum. Bu beyandan Hz. Mûsâ’nm karşısına birçok yol çıktığı, gitmesi gereken yolu bilemediği ve veya ateşin başında bana yolu gösterecek ve işaret edecek bir kılavuz bulurum dediği şeklinde bir anlam çıkmaktadır. Ya da Mûsâ (a.s.) (gitmesi gereken) yolu şaşırıp döndükten sonra bu cümleyi söylemiş de olabilir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İz (إِذْ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde bu kelimenin geçmiş zamanda meydana gelmiş bir olaya veya zamana işaret eden bir zaman zarfı (zaman edatı) olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı sözlüğünde bu edatın, muhatabın zihninde geçmişte yaşanmış önemli bir hadiseyi yeniden canlandırmak, anımsatmak ve cümlenin devamındaki hikayeye dikkati çekmek amacıyla kullanıldığını analiz eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki kıssaların anlatım usulü bağlamında bu edatın işlevine değinir. Kıssaların girişinde sıklıkla yer alan "iz" (hani, o vakit) edatının, tarihi olayları kuru bir kronolojiden çıkarıp, muhatabı olayın yaşandığı anın içine çeken retorik bir sahne kurma aracı olduğunu kaydeder.

        Raâ (رَأَى)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde r-e-y kökünün Arap dilinde hem "gözle müşahede etmek, fiziksel olarak görmek" hem de "akılla, zihinle kavramak, görüş sahibi olmak" anlamlarında kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı eserinde rü'yet (görme) fiilini anlamsal katmanlara ayırır. Bir nesneyi çıplak duyularla görmenin ötesinde, bu ayetteki kullanımın sıradan bir bakış olmadığını; Musa'nın çölde karşısına çıkan o olağanüstü duruma (vizyona) bütün dikkatiyle şahitlik etmesini kapsadığını analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik haritasında görme eylemini incelerken, peygamber kıssalarındaki bu tür "görme" fiillerinin sıradan bir fiziksel algı tespiti olmadığını vurgular. Bu eylemin, peygamberin fiziksel dünyadan metafiziksel alana (gayb) geçişin eşiğinde yaşadığı ruhsal bir aydınlanma ve ilahi tecelliyle karşılaşma anı olduğunu detaylandırır.

        Nâran (نَارًا)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde n-v-r kökünün temelinde "parlaklık, aydınlık, ısı ve ışık saçma" fikrinin bulunduğunu aktarır. Ateşin, hem karanlığı yarıp aydınlattığı hem de yaktığı için etimolojik olarak bu kökten türediğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı eserinde ateşin (nâr) Kur'an'daki mecazi ve gerçek kullanımlarına dikkat çeker. Ayette Musa'nın algıladığı şeyin duyularla fark edilen fiziksel bir alev gibi göründüğünü, ancak bu ateşin gerçekte ilahi kelamın duyurulması için bir aracı (mazhar) işlevi gördüğünü detaylandırır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dilleri havzasındaki ortak kullanımına işaret eder. Kelimenin köken olarak Süryanice ve Aramicedeki "nûrâ" (ateş/ışık) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu ve Antik Yakın Doğu'nun dini metinlerinde Tanrı'nın sıklıkla ışık/ateş formunda tecelli etmesi motifinin, Kur'an'ın da kullandığı köklü bir kültürel/dilsel miras olduğunu analiz eder.

        İmkusû (امْكُثُوا)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde m-k-s kökünün "bir yerde kalmak, beklemek, duraklamak ve bir süreliğine oraya yerleşmek" anlamlarına geldiğini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı eserinde "meks" eyleminin aceleciliğin ve telaşın tam zıttı olduğunu belirtir. Bu kelimenin, bilinçli bir kararla, teenni ile (sakin bir şekilde) ve belirli bir gaye uğruna bir yerde güven içinde beklemeyi anlattığını kaydeder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, meallerdeki çeviri sorunları bağlamında bu kelimenin sadece "durun" veya "bekleyin" şeklinde çevrilmesinin eylemin arkasındaki kararlılığı zayıflattığını belirtir. Eylemin kökündeki "olduğunuz yerde sükunetle kalın ve benden haber bekleyin" şeklindeki kuşatıcı ve otoriter anlamın meallere eksiksiz yansıtılması gerektiğini savunur.

        Ânestu (آنَسْتُ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde e-n-s kökünün temel anlamını "vahşet ve yabancılığın zıttı olarak bir şeye alışmak, yakınlık duymak ve sükunet bulmak" şeklinde tanımlar. Kelimenin insani bağları ifade eden "ünsiyet" kavramıyla olan doğrudan akrabalığına dikkat çeker.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı sözlüğünde bu fiilin sıradan bir gözlem veya nesnel bir görme (raâ) eyleminden tamamen farklı olduğunu belirtir. "Ânestu", korku, soğuk ve karanlık içinde olan birinin, uzaktan içini ısıtan, ona güven ve aşinalık hissi veren bir aydınlığı salt gözüyle değil, kalbiyle de fark edip hissetmesi halidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi bedevi Arap toplumunun sosyolojik gerçekliği üzerinden okur. Gecenin karanlığında, ıssız bir çölde yolunu kaybetmiş bir yolcu için uzaktaki ateşin sadece fiziksel bir ısınma aracı değil, aynı zamanda medeniyet, insanlık ve güven (ünsiyet) hissi veren bir sığınak olduğunu kaydeder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal boyutunu irdeler. Musa'nın ateşi gördüğünde sıradan bir idrak yerine "ünsiyet buldum" (ânestu) demesini felsefi bir dille analiz eder; insanın yeryüzündeki asıl arayışının doğadaki maddi bir nesne değil, ruhundaki yalnızlığı ve kozmik yabancılığı giderecek ilahi bir "yakınlık" kıvılcımı olduğunu belirtir.

        Kabesin (قَبَسٍ)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde k-b-s kökünün "ana kaynaktan bir parça almak, ondan faydalanmak ve özellikle büyük bir ateşten aydınlanmak/ısınmak için bir kor almak" anlamına geldiğini kaydeder.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı eserinde kelimenin anlamsal sınırlarını netleştirir. "Kabes", büyük ve asıl ateşten alınan, ancak alındığı zaman ana ateşi kesinlikle eksiltmeyen, ucu yanık bir odun veya kor parçasıdır. Mecazi bağlamda, sonsuz olan ilahi ilimden veya aydınlanmadan cüzi bir pay alma manasına geldiğini de vurgular.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlük manası ile tefsir geleneğindeki yerini harmanlar. Çölde soğukta kalan Musa'nın ailesini ısıtmak için aradığı bu "kor parçasının", aslında onun birazdan ilahi vahyi (hidayet ateşini) teslim alıp insanlığa taşıyacağı o büyük tebliğ sürecinin maddi bir provası ve güçlü bir metaforu olduğunu detaylandırır.

        Hudâ (هُدًى)

        İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde h-d-y kökünün asli anlamının "öne geçip yol göstermek, rehberlik etmek, kılavuzluk yapmak ve birini hedefine ulaştırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât adlı eserinde hidayet kavramını, "birisine lütuf, zarafet ve şefkatle doğru yolu göstermek" olarak tanımlar. Burada Musa'nın fiziki bir yol tarifi (kılavuz) araması ile peygamberlik göreviyle metafiziksel bir kurtuluş yolu (hidayet) bulması arasındaki muazzam anlamsal geçişkenliği analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında "hüdâ" kavramının merkeziliğine dikkat çeker. "Dalalet" (yoldan çıkma, kaybolma) kavramının tam zıttı olarak, insanın varoluşsal karanlıktan ve şaşkınlıktan kurtulup, ilahi bir pusulayla ontolojik yönünü kesin olarak bulması halini ifade ettiğini derinlemesine inceler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik bağlamını çölde yol bulma zorluğu üzerinden açıklar. Bedevi yaşamında geceleyin bir ateşe doğru gitmenin, kelimenin kökenindeki "kılavuz bulma" (hüdâ) ihtiyacının en somut yansıması olduğunu; Kur'an'ın bu çok bilindik kültürel ve coğrafi kod üzerinden evrensel bir hakikat arayışını anlattığını kaydeder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X