وَاِنْ تَجْهَرْ بِالْقَوْلِ فَاِنَّهُ يَعْلَمُ السِّرَّ وَاَخْفٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 7. Ayet
Daralt
X
-
“Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.”
Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Allah Teâlâ’nm (zatını) gizliyi de açığı da bildiğini vurgulaması, insanların bütün fiillerinde ve sözlerinde daima dikkatli, korku içinde ve uyanık olmaları içindir. Allah Teâlanm gizliyi bildiğinin vurgulanması, isteklerini ve umutlarını yaratıklardan yaratana çevirmeleri, Allah’tan başka kimseden bir şey beklememeleri ve umut beslememeleri içindir. Sen sözü açığa vursan da (gizlesen de), O gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Bu beyanda geçen “gizli” ve “gizlinin gizlisi”nin ne olduğu üzerinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “sır” (السر), insanın bir başkasına gizlice söylediği şey, “ahfa” (أخفى), insanın kendi içinde gizli tuttuğu ve kimseye söylemediği şeydir demişlerdir. Bazıları da şöyle demiştir: Sır, insanın içinde kalbinde gizlediği ve içinden geçirdiği, sırdan daha gizlisi ise Allah Teâlanm (ileride) olacağını bildiği ancak henüz gerçekleşmeyen ve insanın da (henüz) bilmediği şeydir. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Sır insanın içinde gizlediği, sırdan daha gizlisi ise aklından geçen ancak henüz tamam olmamış düşünceler demektir. Daha buna benzer tarifler de vardır. Cümlenin aslı şöyledir: “Sen sözü açığa vursan da” gizlesen de “O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Techer (تَجْهَرْ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde kelimenin c-h-r kökünün temel anlamının "bir şeyin ortaya çıkması, görünür olması, duyulur hale gelmesi ve gizliliğin ortadan kalkması" olduğunu belirtir. Görme duyusu için kullanıldığında aydınlığı ve belirginliği, işitme duyusu için kullanıldığında ise sesin yükseltilerek açıkça telaffuz edilmesini ifade ettiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "cehr" kavramını insanın algı organlarına çarpan aşırı belirginlik hali olarak tanımlar. Ayetteki fiil formunun, kişinin içindeki niyet ve düşünceyi yüksek bir ses tonuyla, başkalarının duyabileceği bir aleniyetle dışa vurması (açığa vurması) anlamına geldiğini analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın iletişimsel semantiğini incelerken, insan ile Tanrı arasındaki ilişkinin boyutlarına dikkat çeker. İnsanların kendi aralarındaki iletişimde "cehr" (sesi yükseltme) eylemine mecbur olduklarını, ancak ilahi boyutta bu fiziksel aleniyetin ontolojik olarak hiçbir gerekliliğinin bulunmadığını, cümlenin bu zıtlık üzerine kurulduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel bağlamına eğilir. Mekke döneminin zorlu şartlarında, Hz. Peygamber'in veya ilk Müslümanların ibadet esnasında seslerini yükseltmelerinin (cehr) müşriklerin tepkisini çektiğini hatırlatarak; ayetin, ibadette ve duada sesin yükseltilmesine gerek olmadığına, fısıltının dahi mutlak otorite tarafından işitildiğine dair sosyolojik ve psikolojik bir rahatlatma işlevi gördüğünü belirtir.
Bi'l-Kavli (بِالْقَوْلِ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga'da k-v-l kökünün ağız, dil ve dudakların hareketiyle ortaya çıkan sesli harflerin ve anlamlı kelimelerin bütününe işaret ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kavramının kendi içinde "içsel/zihinsel söz" ve "dışsal/sesli söz" olarak katmanlara ayrıldığını ifade eder. Ancak bu ayette "cehr" eylemi ve "bâ" edatıyla (bi'l-kavli) birleşmesi sebebiyle, kelimenin tamamen fiziksel olarak telaffuz edilen, artiküle edilmiş "söz" manasına daraldığını ve somutlaştığını kaydeder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin varoluşsal ve felsefi kökenlerini irdeler. İnsanın kendini ancak "kavl" (söz) aracılığıyla açığa vurabilen, varlığını kelimelerin nesnelliğine muhtaç ederek kanıtlayabilen eksik bir varlık olduğunu; ayetin ise insanın bu kelamî mecburiyetine karşılık, Tanrı'nın söze dökülmemiş olanı bilme kudretini öne çıkardığını analiz eder.
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün asli anlamının "bir şeyin izi, nişanı, alameti ve onu diğerlerinden ayıran temel vasfı" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak "bilmek" eyleminin, bir nesnenin veya durumun üzerindeki perdeleri kaldırarak onun ayırıcı hakikatini ve değişmez özünü kavramak anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta ilahi bilgi ile insani bilgi arasındaki derin uçurumu kelimenin etimolojisi üzerinden açıklar. İnsanın ilminin sonradan kazanılan, sebeplere ve duyulara dayalı (kesbî) bir çaba olduğunu; ancak Allah'a nispet edilen "ya'lem" (bilir) fiilinin, eşyanın sırrına hiçbir aracı olmaksızın, mutlak ve ezeli bir kuşatıcılıkla nüfuz etmek olduğunu vurgular.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam tarihindeki merkezi rolüne işaret ederek; "ilim" sıfatının Allah'ın zati sıfatlarının en önemlilerinden biri olduğunu, fiil kalıbında (ya'lemu) kullanılmasının ilahi bilginin anlık, kesintisiz ve her an varlığa müdahil olan dinamik yapısını yansıttığını detaylandırır.
Es-Sirra (السِّرَّ)
İbn Fâris, s-r-r kökünün "bir şeyi gizlemek, örtmek, saklamak ve bir şeyin en içte kalan özü" anlamlarına geldiğini aktarır. Kelimenin kökenindeki bu gizlilik ve içsellik vurgusunun, insanın başkalarından sakladığı fısıltıları, niyetleri ve kalbindeki karanlık odaları ifade etmek için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sır" kavramını insanın kendi içinde kasten ve iradi olarak sakladığı, başkalarının muttali olmasını istemediği düşünce ve eylemler olarak tanımlar. Sesin yükseltilmesi (cehr) eyleminin tam ontolojik zıttı olarak, insanın iç dünyasındaki mahremiyet alanını temsil ettiğini kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal boyutları üzerinden kelimeyi okur. Sırrın, insanın kendi benliğini inşa ettiği ve sadece kendisine ait kıldığı ontolojik bir sığınak olduğunu; ancak ayetin, insan ruhunun bu en mahrem sığınağının dahi ilahi bilgi tarafından bütünüyle şeffaf hale getirildiğini hatırlattığını analiz eder.
Ahfâ (وَأَخْفَى)
İbn Fâris, h-f-y kökünün Arap dilinde birbirine zıt iki farklı anlama (ezdâd) geldiğine dikkat çeker. Bir yandan "örtmek ve gizlemek", diğer yandan "gizli bir şeyi deşip ortaya çıkarmak, aşırı derecede araştırmak" demektir. Burada ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) kalıbında gelen "ahfâ" kelimesinin, gizlinin de gizlisi, ulaşılamaz boyuttaki bir derinliği ifade ettiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât eserinde "sır" ile "ahfâ" arasındaki ince anlamsal farkı psikolojik bir derinlikle ayrıştırır. O'na göre "sır", insanın bildiği ama başkalarından sakladığı şeydir. "Ahfâ" ise insanın henüz kendisinin bile farkında olmadığı, bilinçaltının derinliklerinde yatan eğilimler, gelecekte aklından geçireceği düşünceler ve kendi nefsinden bile gizli kalan tasavvurlardır. Ayetin, ilahi bilginin bu idrak ötesi katmanları bile kuşattığını kanıtladığını vurgular.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, meallerdeki daralma problemine işaret ederek; "ahfâ" kelimesinin düz bir mantıkla sadece "daha gizli olan" şeklinde çevrilmesinin kelimenin psikolojik ve teolojik sarsıcılığını yok ettiğini savunur. Kelimenin meallere aktarılırken, insanın henüz şuuruna varmadığı "bilinçaltı sızıntıları" veya "insanın kendinden bile sakladığı en deruni haller" nüansını verecek bir zenginlikle çevrilmesinin, ayetin ruhuna daha sadık bir yaklaşım olacağını analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde ve İslam düşüncesinde bu kavramın ele alınışını aktarır. Yorumcuların insan iç dünyasını katmanlara ayırırken "sır" ve "ahfâ" boyutlarını ruhun en derin, insanın kendi şuuruna en kapalı olduğu içsel merkezler olarak değerlendirdiklerini; Kuran'ın bu terminolojiyi kullanarak ilahi idrakin insan gerçeğine insandan daha yakın olduğunu kesinleştirdiğini kaydeder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla