وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tin Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
1. "Yemin olsun incire ve zeytine;"
2. "Sînâ dağına;"
3. "Ve şu güvenli şehre!"
Yemin olsun incire ve zeytine. [Dedi ki:] Bu sûrelerin tamamı Mekke halkına karşı delil getirmek amacıyla inmiştir. Bundan sadece Duhâ ve İnşirâh sûreleri müstesnadır. Çünkü bu ikisi Allah’ın resûlüne olan nimetlerinin hatırlatılmasını hedef edinmiştir. Bunların birinde verilen nimetlerin hatırlatılması için kendisine Cibril tarafından hitap edilmiştir. Diğerinde ise Rabb’i bu konuda kendisine hitap etmiştir. Diğer sûrelere gelince onlar Mekke halkına karşı delil getirmeye ilişkindir.
Yemin olsun incire ve zeytine; Sînâ dağına ve şu güvenli şehre. Burada Allah Teâlâ tarafından getirilen delillerin tekidi amacıyla yemin edilmiştir. Yemin olmasaydı da aslında bu öyleydi. Lâkin yeminde delil olarak belirtilen bilgilerin teyidi söz konusudur. Sonra yorumcular İncire ve zeytine yemin olsun cümlesi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “et-Tîn” (اَلتِّينِ) kelimesinden maksadın bildik yenilen incir olduğunu söylemişlerdir. “Zeytûn” da kendisinden zeytinyağının elde edildiği bildik zeytindir, İbn Abbâs’tan da aynı şekilde rivayet olunmuştur. Kendisine “et-Tîn ve ez-zeytûn nedir?” denilmiş o da “Şu bildiğiniz inciriniz ve ze)lininizdir” demiştir. Bazıları da onların Şam’da iki dağ olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise onların Şam’da iki mescid olduğunu; birinin Dımaşk Mescidi, diğerinin de Beytülmakdis Mescidi olduğunu söylemişlerdir. Denildi ki: “et-Tîn” ashâb-ı kehfin mescidi, “ez-zeytûn” da bizim peygamberimizin mescididir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “et-Tîn” ve “ez-zeytûn” Şam’da iki dağın adıdır: Süryanice Tûr-ı Teynâ ve Tûr-ı Zeytâ. İncir ve zeytin (dağı) diye isimlendirilmeleri, bu iki ağacın bu iki yerde yetişmesinden dolayıdır.
Sînâ dağına. Bazıları dediler ki: "Tûr-ı Sînin" Sînin denilen yerdeki bir dağdır. Tûr dağ demektir. Ebû Avsece de böyle söylemiştir. Bazıları da Hasen dağıdır, demiştir. "Sînin" Habeşçe "Hasen" (الحسن), yani güzel demektir. Bazıları da şöyle dediler: "Sînin" meyve ağaçlı her dağın adıdır. Bazıları da Allah Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.) peygambere vahiyde bulunduğu dağın adıdır ki Tûr-ı Sinâdır demişlerdir. Onun "kutlu dağ" demek olduğu da söylendi.
Dağlara ve sözü edilen nesnelere yemin etmenin izahına gelince, bunun da değişik şekilleri vardır: Birincisi: Dağların insanların kalplerinde tâzimi gerekli önemli bir yeri vardır. Çünkü göğün haberleri hep dağlar cihetinden gelmektedir, hem kendilerinin hem de dinlerinin gerekleri dağlardan ortaya çıkmaktadır. Bildirildiğine göre Allah Teâlâ Mûsâ peygambere (a.s.) Tûr-ı Sînâ üzerinde vahyetmiştir. Hz. İsâ peygambere Sâûrâ dağı üzerinde vahyetmiştir. Hz. Peygamber Muhammed'e (a.s.) Fârân dağı üzerinde vahyetmiştir. Haberde belirtildiğine göre Hz. Mûsâ "Rabb'im bana Tûr-ı Sînâ dağından geldi" demiştir. Îsa peygambere vahiy Sâûrâ dağından inecektir. Hz. Muhammed'e vahiy Fârân'dan gelecektir.
İkincisi: Dağlara yemin etti, çünkü Allah dağlarla yeryüzünü sabit tutmaktadır, üzerindekilerle birlikte sağa sola yalpa yapmasın, eğilmesin diye onları bir tür kazık yapmış ve sabitlemiştir. Kur'ân-ı Kerim'de sayısız âyette buna temas etmiş ve bu yüzden insanların kalplerinde bu yönden tâzimi gerekli bir telakki oluşmuştur. Üçüncüsü: Dağların bunca cismânî büyüklüğü, şiddeti ve sertliği, katılığı ve yüksekliği ortada iken onlardan berrak ve soğuk akarsuları ve durgun suları çıkarmıştır. Su ise en yumuşak nesnedir. Dağlarda, hiç kimsenin çabası ve dikmesi olmadan meyve veren ve vermeyen nice ağaçları çıkarmıştır. Bunların dışında insanların çeşitli çarelere başvurarak ve bin bir zorluğa girerek asla elde edemeyecekleri daha nice faydaları hep dağlarda varetmiştir. Bu itibarla oralarda yarattığı bereketler ve insanlığa yararları sebebiyle dağlara yemin etmiştir.
Aynı şekilde yenilen bir nesne olan incir ve kendisinden zeytinyağı çıkarılan zeytine yemin edilmesi de onlarda insanlar için büyük faydalar varedilmesinden ötürüdür. Şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Kezâ Sînâ dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz". İşte belirttiğimiz bu özelliklerinden ötürü, Allah Teâlâ, bu sûrenin başında dağlara, incir ve zeytine yemin etmiş olmaktadır. Yahut incir ve zeytinden maksat onların yetiştiği dağlardır, çünkü dağlarda sözü edilen özel faydalar vardır. En doğrusunu Allah bilir.
Ve şu güvenli şehre. Beled-i emînden maksat Mekke'dir. Emîn diye anılması oraya girenin güvende olmasından ötürüdür. Yahut oraya girene güven vermesi ve koruması yüzündendir. Çünkü insanlar nazarında "emîn" kendisine emanet edileni ve onda olanı koruyan kimsedir. "Beled"e yeminden maksadın Mekkeliler'e ve müşriklere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü Mekke'nin onlar nezdinde ve kalplerinde büyük bir yeri ve önemi vardı. Dağlara yemin etmesi, Ehl-i Kitap nezdinde onların kadrinin, mevkiinin ve yerinin yüce olması sebebiyledir, çünkü onlar vahyin bir kısmına iman etmekteydiler. Mekkeliler ise resûllere ve vahye inanmıyorlardı. Bununla birlikte bu beldeye (Mekke) tâzim etmekteydiler. Yeminlerin sebebi, bütün bu sayılanların hepsi olabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Beled (الْبَلَدِ)
İbn Fâris, kelimenin "b-l-d" köküne dayandığını ve asıl anlamının yeryüzündeki herhangi bir yer, mekan veya yurt olduğunu ifade eder; ayrıca bu kökün bir iz bırakma veya bir yere yerleşip kalma anlamlarını da barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi sınırları belirli olan bir toprak parçası veya üzerinde toplu halde yaşanan yerleşim yeri olarak tanımlar ve bu ayette kastedilen "Beled"in doğrudan Mekke-i Mükerreme olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın semantik dünyasında sadece coğrafi bir terim değil, aynı zamanda kutsal bir alanın (haram) sınırlarını belirleyen sosyal ve dini bir kavram olduğunu, bu kelimenin vahyin başlangıç noktasını işaretlediğini analiz eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin ayetteki kullanımını "kutsal topografya" açısından değerlendirerek; Tîn, Zeytûn ve Tûr-u Sînâ'dan sonra zikredilen "Beled"in, vahyin son halkasının merkezi olan Mekke haremini temsil eden bir simge olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamda Mekke şehriyle özdeşleştiğini, ayetteki işaret sıfatıyla birlikte kullanılmasının o anki muhataplara doğrudan içinde bulundukları kutsal mekanı ve bu mekanın taşıdığı risalet mirasını hatırlattığını ifade eder.
Emîn (الْأَمِينِ)
İbn Fâris, kelimenin "e-m-n" kökünden türediğini ve temelinde ruhun huzura kavuşması, korku ve endişenin ortadan kalkması manalarının yattığını belirtir; bu bağlamda "emîn" olan bir yerin, sığınanları her türlü tehlikeden koruyan bir nitelik taşıdığını analiz eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi güvenlik (emn) ve güvenilirlik (emânet) kavramlarıyla ilişkilendirerek, "al-Baladü'l-Emîn" tamlamasının hem içinde yaşayanların hem de oraya girenlerin can ve mal güvenliğinin ilahi koruma altında olduğu şehir anlamına geldiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin semantik derinliğinde antik Yakın Doğu'daki "sığınak şehir" (sanctuary city) geleneğinin izleri olduğunu, bu terimin Arapça kökenli olmakla birlikte taşıdığı dokunulmazlık ve güvenlik işlevinin bölgedeki diğer dini geleneklerle paralel bir kullanım sergilediğini savunur. Toshihiko Izutsu, "emîn" sıfatının bu ayette kenti bir "barış yurdu" haline getirdiğini, bu güvenliğin sadece fiziksel değil, aynı zamanda varlıksal (ontolojik) bir huzur ve kutsallık içerdiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi açıdan şehrin değişmez ve sarsılmaz karakterine işaret ettiğini, insanın değişken doğasına zıt olarak bu mekanın ilahi güvenle sabitlendiğini vurgular. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kitab-ı Mukaddes'teki "sadık şehir" nitelemeleriyle olan benzerliğine dikkat çekerek, Kur'an'ın Mekke'yi bu terimle anmasının onun ilahi ahit altındaki özel statüsünü pekiştirdiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "emîn" vasfının şehrin hem maddi hem de manevi emniyetini temsil ettiğini, buranın ilahi iradenin tecelli ettiği ve insanın kendisini en güvende hissettiği merkez olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Mekke'nin cahiliye döneminden beri süregelen "Harem" (dokunulmaz bölge) statüsüne atıfta bulunduğunu, Kur'an'ın bu tarihsel ve dini kabulü "emîn" sıfatıyla tescilleyerek kenti tam bir güvenlik coğrafyası olarak tanımladığını analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla