Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tin Sûresi, 2. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tin Sûresi, 2. Ayet

    وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve tûri sînîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      1. "Yemin olsun incire ve zeytine;"

      2. "Sînâ dağına;"

      3. "Ve şu güvenli şehre!"


      Yemin olsun incire ve zeytine. [Dedi ki:] Bu sûrelerin tamamı Mekke halkına karşı delil getirmek amacıyla inmiştir. Bundan sadece Duhâ ve İnşirâh sûreleri müstesnadır. Çünkü bu ikisi Allah’ın resûlüne olan nimetlerinin hatırlatılmasını hedef edinmiştir. Bunların birinde verilen nimetlerin hatırlatılması için kendisine Cibril tarafından hitap edilmiştir. Diğerinde ise Rabb’i bu konuda kendisine hitap etmiştir. Diğer sûrelere gelince onlar Mekke halkına karşı delil getirmeye ilişkindir.

      Yemin olsun incire ve zeytine; Sînâ dağına ve şu güvenli şehre. Burada Allah Teâlâ tarafından getirilen delillerin tekidi amacıyla yemin edilmiştir. Yemin olmasaydı da aslında bu öyleydi. Lâkin yeminde delil olarak belirtilen bilgilerin teyidi söz konusudur. Sonra yorumcular İncire ve zeytine yemin olsun cümlesi hakkında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları “et-Tîn” (اَلتِّينِ) kelimesinden maksadın bildik yenilen incir olduğunu söylemişlerdir. “Zeytûn” da kendisinden zeytinyağının elde edildiği bildik zeytindir, İbn Abbâs’tan da aynı şekilde rivayet olunmuştur. Kendisine “et-Tîn ve ez-zeytûn nedir?” denilmiş o da “Şu bildiğiniz inciriniz ve ze)lininizdir” demiştir. Bazıları da onların Şam’da iki dağ olduğunu söylemişlerdir. Bazıları ise onların Şam’da iki mescid olduğunu; birinin Dımaşk Mescidi, diğerinin de Beytülmakdis Mescidi olduğunu söylemişlerdir. Denildi ki: “et-Tîn” ashâb-ı kehfin mescidi, “ez-zeytûn” da bizim peygamberimizin mescididir. İbn Kuteybe şöyle dedi: “et-Tîn” ve “ez-zeytûn” Şam’da iki dağın adıdır: Süryanice Tûr-ı Teynâ ve Tûr-ı Zeytâ. İncir ve zeytin (dağı) diye isimlendirilmeleri, bu iki ağacın bu iki yerde yetişmesinden dolayıdır.

      Sînâ dağına. Bazıları dediler ki: "Tûr-ı Sînin" Sînin denilen yerdeki bir dağdır. Tûr dağ demektir. Ebû Avsece de böyle söylemiştir. Bazıları da Hasen dağıdır, demiştir. "Sînin" Habeşçe "Hasen" (الحسن), yani güzel demektir. Bazıları da şöyle dediler: "Sînin" meyve ağaçlı her dağın adıdır. Bazıları da Allah Teâlâ'nın Mûsâ (a.s.) peygambere vahiyde bulunduğu dağın adıdır ki Tûr-ı Sinâdır demişlerdir. Onun "kutlu dağ" demek olduğu da söylendi.

      Dağlara ve sözü edilen nesnelere yemin etmenin izahına gelince, bunun da değişik şekilleri vardır: Birincisi: Dağların insanların kalplerinde tâzimi gerekli önemli bir yeri vardır. Çünkü göğün haberleri hep dağlar cihetinden gelmektedir, hem kendilerinin hem de dinlerinin gerekleri dağlardan ortaya çıkmaktadır. Bildirildiğine göre Allah Teâlâ Mûsâ peygambere (a.s.) Tûr-ı Sînâ üzerinde vahyetmiştir. Hz. İsâ peygambere Sâûrâ dağı üzerinde vahyetmiştir. Hz. Peygamber Muhammed'e (a.s.) Fârân dağı üzerinde vahyetmiştir. Haberde belirtildiğine göre Hz. Mûsâ "Rabb'im bana Tûr-ı Sînâ dağından geldi" demiştir. Îsa peygambere vahiy Sâûrâ dağından inecektir. Hz. Muhammed'e vahiy Fârân'dan gelecektir.

      İkincisi: Dağlara yemin etti, çünkü Allah dağlarla yeryüzünü sabit tutmaktadır, üzerindekilerle birlikte sağa sola yalpa yapmasın, eğilmesin diye onları bir tür kazık yapmış ve sabitlemiştir. Kur'ân-ı Kerim'de sayısız âyette buna temas etmiş ve bu yüzden insanların kalplerinde bu yönden tâzimi gerekli bir telakki oluşmuştur. Üçüncüsü: Dağların bunca cismânî büyüklüğü, şiddeti ve sertliği, katılığı ve yüksekliği ortada iken onlardan berrak ve soğuk akarsuları ve durgun suları çıkarmıştır. Su ise en yumuşak nesnedir. Dağlarda, hiç kimsenin çabası ve dikmesi olmadan meyve veren ve vermeyen nice ağaçları çıkarmıştır. Bunların dışında insanların çeşitli çarelere başvurarak ve bin bir zorluğa girerek asla elde edemeyecekleri daha nice faydaları hep dağlarda varetmiştir. Bu itibarla oralarda yarattığı bereketler ve insanlığa yararları sebebiyle dağlara yemin etmiştir.

      Aynı şekilde yenilen bir nesne olan incir ve kendisinden zeytinyağı çıkarılan zeytine yemin edilmesi de onlarda insanlar için büyük faydalar varedilmesinden ötürüdür. Şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Kezâ Sînâ dağında yetişen, hem yağ hem de yiyenlerin ekmeğine katık veren bir ağaç (zeytin ağacı) meydana getiririz". İşte belirttiğimiz bu özelliklerinden ötürü, Allah Teâlâ, bu sûrenin başında dağlara, incir ve zeytine yemin etmiş olmaktadır. Yahut incir ve zeytinden maksat onların yetiştiği dağlardır, çünkü dağlarda sözü edilen özel faydalar vardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Ve şu güvenli şehre. Beled-i emînden maksat Mekke'dir. Emîn diye anılması oraya girenin güvende olmasından ötürüdür. Yahut oraya girene güven vermesi ve koruması yüzündendir. Çünkü insanlar nazarında "emîn" kendisine emanet edileni ve onda olanı koruyan kimsedir. "Beled"e yeminden maksadın Mekkeliler'e ve müşriklere hitap etmiş olması da mümkündür. Çünkü Mekke'nin onlar nezdinde ve kalplerinde büyük bir yeri ve önemi vardı. Dağlara yemin etmesi, Ehl-i Kitap nezdinde onların kadrinin, mevkiinin ve yerinin yüce olması sebebiyledir, çünkü onlar vahyin bir kısmına iman etmekteydiler. Mekkeliler ise resûllere ve vahye inanmıyorlardı. Bununla birlikte bu beldeye (Mekke) tâzim etmekteydiler. Yeminlerin sebebi, bütün bu sayılanların hepsi olabilir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tûr (طُورِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "t-v-r" kökünden geldiğini, bu kökün temel anlamının bir şeyi çevrelemek veya sınır çizmek olduğunu belirtir; ancak kelimenin özelde "dağ" manasında kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, her dağa tûr denilebileceğini fakat Kur'an'daki kullanımının özellikle üzerine ağaç yetişen dağlara ve bilhassa Hz. Musa'ya vahyin geldiği dağa tahsis edildiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça asıllı olmadığını, Aramice ve Süryanicedeki "tûrâ" (dağ) kelimesinden Arapçaya geçtiğini analiz eder; kelimenin hem Kuzey hem de Güney Arap lehçelerinde eski bir alıntı olarak yerleşik olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kutsal coğrafyası içinde değerlendirerek, buranın vahyin mekanı olan Sina Dağı'na yapılan doğrudan bir atıf olduğunu ve yemin formatının bu mekanın kutsallığını tescillediğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökeninden ziyade Kur'an'ın nüzul ortamındaki semantik değerine dikkat çekerek, bunun doğrudan Hz. Musa ve İsrailoğulları teolojisiyle bağlantılı, tarihsel gerçekliği olan coğrafi bir işaret olduğunu belirtir.

        Sînîn (سِينِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-n" köküyle ilişkilendirilse de aslında Sina bölgesine verilen özel bir isim olduğunu kabul eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bereketli, ağaçlı veya güzel yer anlamına gelebileceğini, Sina Dağı'nın bir sıfatı veya o bölgenin adı olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice/Süryanice kökenli olduğunu, "Sina" isminin bir varyantı gibi göründüğünü ancak aslında bir yer ismi olduğunu belirtir; ayetteki "sînîn" formunun fâsıla (kafiye) gereği "zeytûn" kelimesine uyum sağlaması amacıyla bu şekilde tercih edilmiş olabileceğini analiz eder. Theodor Nöldeke, kelimenin yabancı bir yer isminin Arapçalaştırılmış formu olduğunu ve İbranice/Süryanice kökenlerle olan tarihsel bağını vurgular. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Kitab-ı Mukaddes geleneğindeki Sina (Sinai) ile olan doğrudan bağlantısına ve Kur'an'ın bu mekanı kutsal bir şahit olarak kullanmasına dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Sina Dağı'nı niteleyen, onun bereketine ve taşıdığı manevi değere işaret eden bir özel isim olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X