Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Teğabün Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Teğabün Sûresi, 16. Ayet

    فَاتَّقُوا اللّٰهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وَاَط۪يعُوا وَاَنْفِقُوا خَيْراً لِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fettekû(A)llâhe mâ-steta’tum vesme’û ve-etî’û ve enfikû ḣayran li-enfusikum(k) vemen yûka şuhha nefsihi feulâ-ike humu-lmuflihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O halde gücünüz yettiğince Allah'a saygısızlıktan sakının; dinleyin, itaat edin ve kendi iyiliğinize olmak üzere başkaları için harcayın. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa işte kurtuluşa erecekler onlardır.

      O halde gücünüz yettiğince Allah’a saygısızlıktan sakının. Bazıları bu âyeti, “Allaha karşı gereği gibi saygılı olun!” meâlindeki âyetle neshedildiğini söylemişlerdir. Zira yukarıdaki âyette gücü yettiği ölçüde Allaha saygısızlıktan sakınmalarını, burada ise onun aksini emretmektedir. Ancak bu görüş isabetli değildir; çünkü “Allaha karşı gereği gibi saygılı olun!” meâlindeki âyette, gücünüz yetmeyecek kadar, takatinizin ve gücünüzün ötesinde Ona saygısızlıktan sakının anlamı kastedilmemiştir. Şayet “Allaha karşı gereği gibi saygılı olun!” cümlesi böyle anlaşılacak olursa, o zaman takatiniz bitse dahi Allah’a saygısızlıktan sakının diye mâna vermek gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, “Eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı” meâlindeki âyetinde olduğu gibi onlara takatlerini bitirecek derecede sakınmayı emretmiş olurdu. Şayet kendilerini öldürmeleri emredilseydi caiz olurdu ama bununla takatleri sona ererdi. İşte yukarıdaki âyet de böyledir. Sonra Cenâb-ı Hak müminlere hafifletmiş, kolaylaştırmış ve gücünüz yettiğince Allah’a saygısızlıktan sakının, buyurmuştur. En doğrusunu Allah bilir.

      Fakat bu âyet olmasaydı biz yine gücümüz yettiği ölçüde sakınacakken, burada Cenâb-ı Hak gücünüz yettiğince Allah’a saygısızlıktan sakının cümlesini nasıl kullanmıştır? En doğrusunu Allah bilir ya, ama bu âyet sanki bir müjde vermektedir; “siz sakınmayı hedef alırsanız Allah da size o sakınma gücünü verecektir” demektedir. Bu aynen, “Bizim uğrumuzda cihat edenleri bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz” meâlindeki İlâhî beyana ve “Artık kim cömert davranır, günah işlemekten sakınırsa, bunların güzel karşılığına da inanırsa, biz onu işin kolayına yönlendiririz” anlamındaki âyete benzemektedir.

      Açıklamaya çalıştığımız âyet Mûtezile mezhebinin aleyhine bir delil oluşturur. Çünkü onlar, güç yetirmek (istitâat) fiilden önce gelir, failden ayrıdır ve fiil anında öne geçer, demektedir. Şayet böyle olsaydı, gücünüz yettiğince Allah’a saygısızlıktan sakının cümlesindeki istitâat, yani güç yetmek olgusu, onlardan yok olurdu. “Bunlara sımsıkı sarıl!” meâlindeki emir de, “size verdiğimizi sıkı tutun!” anlamındaki buyruk da böyledir. Yani kuvvet onlardan yok olmuştur. Bu durumda kuvvetle almak ve tutmak imkânsızdır. Sözlerimizi teyit eden başka bir âyette de şanı yüce olan Allah “buna gücü yetmeyen, altmış fakiri doyurur” buyurmaktadır. Bu güce yönelik ihtiyaç, aslın bedelini ödemek gerektiğinde ortaya çıkar. Daha önceki bir zamanda gücünün yetmesi ile yetmemesi eşittir.

      Dinleyin ve itaat edin! Yani Cenâb-ı Hakk’ın ve resûlünün size emrettiklerini dinleyin. Buradaki dinleyin anlamındaki “ismeû” (اسمعوا) kelimesi, Allah’ın size emrettiklerini, Allah ve resûlünün sizi davet ettiği şeyleri kabul edin anlamına da gelir. “Semiallâhu limen hamideh” (سمع الله لمن حمده) cümlesindeki “semia” kelimesi de icabet etti anlamına gelir. Kendi iyiliğinize olmak üzere başkaları için harcayın. Yani size rızık olarak verilenden harcayın ki size hayır getirsin; Allah’ın size emrettiklerini kabul etmeniz ve rızık olarak verdiği şeylerden harcamanız, bundan vazgeçmenizden daha hayırlıdır.

      Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa. Süfyân b. Uyeyne; buna, kim kendine zulmetmekten korunursa, diye anlam vermiş ve “şuh” (الشُّحَّ) zulüm anlamına gelir, demiştir. Bazıları ise; şuh, içinde hırs bulunan cimriliktir, dedi. Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa meâlindeki âyette korunma işi, korunan insanın ancak Allah’ın lütuf ve keremiyle kendisini koruması mümkün olduğu bilinsin diye, Cenâb-ı Hak kendi zatına nispet etmiştir. Allah Teâlâ'nın “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun!” mealindeki âyete bakmaz mısın? Allah, kulların bütün fiilleri ancak Cenâb-ı Hakk’ın tedbiri, tevfiki, yönlendirmesi ve takdiri ile olduğu bilinsin diye “bizi cehennem azabından koru” İlâhî kelâmıyla onlara, bizi cehennem azabından koru, demelerini nasıl öğretmektedir? En doğrusunu Allah bilir.

      Kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa, işte kurtuluşa erecekler onlardır. Bu İlâhî beyan çeşitli hususlara işaret etmektedir. Birincisi, kim nefsinin bencilliğinden korunmayı başarırsa mealindeki cümlenin faili belirtilmemiştir. Burada şu husus beyan edilmektedir: Kulunu cimrilikten korumak Allah’ın gücü ve mülkü dahilindedir. Onun cimrilikten koruduğu kişi kurtuluşa ermiştir. Nitekim “Allah size yardım ederse artık sizi yenecek hiçbir kimse yoktur” meâlindeki İlâhî beyanda da Allah’ın yardım ettiği kişinin asla mağlup edilemeyeceğini haber vermektedir. Biz dünyada nefsinin bencilliğinden asla korunamayan kişilerin de, hatta bazan korunan kişilerin de felah bulmadıklarının örneklerini görmekteyiz. Allah’ın vâdi bulunmasına, O’nun yegâne galip olduğunu, asla mağlup edilemeyeceğini haber vermesine rağmen düşmanlarıyla cihat eden kişilerin bazan mağlup olduklarını da görmekteyiz. Bu durumda çeşitli İhtimaller akla gelmektedir; Ya iddia ettiği gibi yardım ve zafer Allah’ın mülkü ve gücü dâhilinde değildir, bu iddiası yalandır; yahut Allah, ona nefsini cimrilikten koruyacak gücünü verdiği halde felaha eremediğine göre verilen bu haber yalandır; yahut da Mûtezile'nin ileri sürdüğü Cenâb-ı Hak, nefsinin bencilliğinden koruyacak her şeyi kuluna vermiş, hâzinesinde onu nefsinin bencilliğinden koruyacak hiçbir şey kalmamıştır iddiası yalandır. Burada yalanı, Allah’a veya Mûtezile’ye nispet etmekten başka çare olmadığına göre, âlemlerin Rabb’inden ise Mûtezile’nin verdiği haberlerin yalan olduğunu söylemek daha doğrudur. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın verdiği bütün haberler doğrudur; nefsinin bencilliğinden korumak için kuluna vermediği şeyler. Onun mülkü ve gücü dâhilinde bulunmaktadır. Yardım İstenecek olan sadece Allah'tır.

      İkincisi, tefsirini yapmakta olduğumuz âyet-i kerîmenin son kısmında “dinin ibadete ve hukuka dair emirlerinin yerine getirilmesi kâfirler için de şarttır” diyen kimsenin bu görünüşünün yanlış olduğunu göstermektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu âyette mutlak bir ifadeyle nefsinin bencilliğinden korunan ve bu hakların gereğini yerine getiren herkesin felah bulacağını vâdetmektedir. Biz dünyada nefsinin bencilliğinden korunan ve malının hakkını ödeyen, malını insanlara cömertçe dağıtan kâfirlerin var olduğunu, ama yine de kurtuluşa eremediklerini görmekteyiz. Şayet bu haklar onun için de şart olsaydı kurtuluşa ererdi. Şu halde bunları edâ etmek kâfir için şart değildir, ancak kabulü şarttır. En doğrusunu Allah bilir.

      Aynı âyetin son kısmında büyük günah işleyen birinin, ölünceye kadar ondan tövbe etmese bile kurtulmasının mümkün olduğunu da göstermektedir. Çünkü biz, onun nefsinin bencilliğinden korunduğunu görmekteyiz. Cenâb-ı Hak, nefsinin bencilliğinden korunanın felaha erenler içinde yer alacağını vâdetmektedir. Büyük günah işleyen kişi nefsinin bencilliğinden korununca onun da felaha ereceği ümit edilir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İttekû (اتَّقُوا)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temel manasının bir şeyi korumak, bir şeyin arasına engel koyarak onu zarardan sakındırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, takvanın nefsi korkulan şeyden koruma çabası olduğunu, ayette ise bu fiilin Allah'ın emirlerine sarılıp yasaklarından kaçınarak ilahi gazaba karşı bir kalkan oluşturma iradesini temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, takvayı Kur'an'ın merkezi ahlaki terimi olarak analiz eder ve bunun sadece basit bir korku değil, Allah karşısında sürekli bir uyanıklık, derin bir sorumluluk bilinci ve kişinin kendi sınırlarını bilerek hareket etmesi olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin insanın ontolojik güvenliğini sağlama çabası olduğunu ve kulun kendisini ilahi rızanın koruyucu dairesine sokması anlamına geldiğini ifade eder.

        Allâh (اللَّهَ)

        İbn Fâris, "e-l-h" kökünün uluhiyet, ibadetle yönelmek ve bir zatın azameti karşısında hayret içinde kalıp ona sığınmak manalarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın her türlü yetkinliğin kaynağı olan mutlak zatın özel adı olduğunu, takva emrinin odağında yer alarak tüm ahlaki ve hukuki sorumluluğun nihai merciini işaret ettiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine atıfla, Aramice "Alaha" ve Süryanice "Eloho" ile olan teolojik ve fonetik bağına dikkat çekerken, Kur'an'ın bu ismi mutlak tevhidi temsil edecek şekilde semantik bir zirveye taşıdığını ifade eder.

        İsteta'tüm (اسْتَطَعْتُمْ)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün kolaylık ve boyun eğme anlamına geldiğini, "istita'a" formunun ise bir işi yapmaya güç yetirmek ve o işe boyun eğecek kapasitede olmak manasını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bir eylemi gerçekleştirmek için gerekli olan sağlık, akıl ve maddi araçlar gibi tüm imkanların hazır bulunması durumunu ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini, ilahi sorumluluğun insanın fıtri ve fiziksel kapasitesiyle sınırlandırıldığını gösteren bir "kolaylaştırma ve gerçekçilik" ilkesi olarak analiz eder.

        İsmeû (اسْمَعُوا)

        İbn Fâris, "s-m-e" kökünün sesin kulağa ulaşması ve zihinde yer etmesi manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki bu emrin sadece fiziksel bir ses algılaması olmadığını, söylenen ilahi mesajın özünü kavrama, onu içselleştirme ve gereğiyle amel etme (icabet) manasında kullanıldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, sem' (işitme) kavramının Kur'an epistemolojisinde vahiyle kurulan bağın ilk adımı olduğunu ve pasif bir dinlemeden ziyade aktif bir itaat niyetini barındırdığını belirtir.

        Atîû (أَطِيعُوا)

        İbn Fâris, "t-v-a" kökünün zorlanmadan, gönüllüce bir otoriteye uymak ve onun peşinden gitmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin içten gelen bir rıza ile boyun eğmeyi ifade ettiğini, ayet bağlamında işitilen ilahi mesajın hayata geçirilmesi sürecindeki iradi kararlılığı temsil ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, itaat eyleminin burada işitme (sem') eyleminin bir sonucu olarak sunulduğunu ve imanın pratik hayattaki yansıması olduğunu vurgular.

        Enfikû (أَنفِقُوا)

        İbn Fâris, "n-f-k" kökünün bir şeyin çıkıp gitmesi, harcanması ve tükenmesi manasına geldiğini, köstebeğin yuvasından çıkış yoluna (nâfika) da bu sebeple bu ismin verildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, infakın malın hayırlı ve meşru bir yolda, bir amaç doğrultusunda elden çıkarılması olduğunu, ayette ise bu eylemin maddi bir eksilme değil, manevi bir arınma yolu olarak sunulduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin dini terminolojideki kullanımının "harcama" ve "yardım" bağlamında gelişim gösterdiğini ifade eder.

        Hayran (خَيْرًا)

        İbn Fâris, "h-y-r" kökünün bir şeyi diğerine tercih etmek, seçmek ve üstünlük manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hayrın her akıl sahibi varlığın arzuladığı ve yöneldiği güzel şey olduğunu; bu bağlamda infak edilen malın hem dünyevi huzura hem de ahiret saadetine dönüşen bir güzelliği simgelediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın değerler sisteminde hayrın, ilahi rızaya uygun olan ve insanın ontolojik kalitesini artıran her türlü iyilik olduğunu analiz eder.

        Enfüsiküm (أَنفُسِكُمْ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün soluk alıp vermek, can, kan ve bir şeyin bizzat kendisi (zatı) manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insanın ruhsal ve zihinsel bütünlüğünü, yani benliğini temsil ettiğini; infakın "nefislerin hayrına" olmasının, yapılan her iyiliğin aslında kişinin kendi manevi tekamülüne hizmet ettiğini ifade ettiğini açıklar.

        Yûka (يُوقَ)

        İbn Fâris, "v-k-y" kökünün sakınmak ve korunmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu pasif formun insanın kendi hırs ve bencilliğine karşı ilahi bir yardım ile korunmasını ifade ettiğini, kişinin kendisini yıkıma sürükleyecek içsel dürtülerden arındırılması manasına geldiğini kaydeder.

        Şuhha (شُحَّ)

        İbn Fâris, "ş-h-h" kökünün aşırı cimrilik, açgözlülük ve hırsın birleşimi olduğunu, kişinin sahip olduğu şeyi vermeme konusundaki katı inadını temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şuhh kavramının sadece mal biriktirme arzusu değil, aynı zamanda başkasının elindekine göz dikme ve verme duygusundan tamamen mahrum olma gibi yerleşik bir karakter bozukluğunu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi insanın cömertlik ve iman önündeki en büyük psikolojik engeli olarak tanımlar.

        el-Müflihûn (الْمُفْلِحُونَ)

        İbn Fâris, "f-l-h" kökünün asıl manasının yarmak ve toprağı sürmek (felâhat) olduğunu, buradan hareketle engelleri aşarak başarıya ulaşmak ve kurtuluşa ermek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, felahın arzulanan her türlü hayra kavuşmak ve ebedi bir esenlik hali olduğunu, ayette ise nefsinin bencilliğinden kurtulanların bu nihai başarıya ulaşacaklarını müjdelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu başarının sadece dünyevi bir kazanç değil, insanın varoluşsal krizini aşarak ilahi rızada karar kılması olduğunu savunur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X