اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Teğabün Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
Allah; O'ndan başka tanrı yoktur; müminler de yalnız O'na dayanıp güvensinler.
Allah; O’ndan başka tanrı yoktur. Bu beyanın, daha önce geçen “Mülk O nündür, hamd O na mahsustur. O’nun her şeye gücü yeter”, “Gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı da bilir” ve “Allah her şeyi bilmektedir” meâlindeki âyetlerin bağlantıları (sıla cümlesi) konumunda bulunmaları mümkündür. Sonra, buradaki Allah lafzı, O’ndan başka ilâh yoktur ifadesinde geçen niteliklere sahip olan Allah, yani kendisinden başka mâbut bulunmayan Allah demektir. Onların mâbut olarak kabul ettikleri şeyler, daha önce zikredilen bu niteliklere sahip olmadıkları için mâbut sayılmaları mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Müminler de yalnız O’na dayanıp güvensinler. Bu beyan müminlerin dayanıp güveneceği yegâne varlığın Allah olduğunu açıklamaktadır, müminlerin yardımcıları ve dostları az olsa da. Onlar münafıklar ve kâfirler gibi değildir; çünkü onlar, sayılarının ve yardımcılarının az olduğunu gördüklerinde müminlere tâbi olmayı terk ettiler. Allah Teâlâ müminlerin onlardan farklı bir niteliğe sahip olduklarını, sayı çokluğuna değil sadece Cenâb-ı Hakka güvendiklerini açıklamaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Allâh (اللَّهُ)
İbn Fâris, "e-l-h" harflerinden oluşan bu kökün asıl manasının kulluk etmek, ibadetle yönelmek ve bir şeyin azameti karşısında hayretler içinde kalıp ona sığınmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu lafzın gerçek varlık olan ve tüm kemal sıfatları kendinde toplayan uluhiyet makamının özel adı olduğunu; ayette "Lâ ilâhe illâ hû" (O'ndan başka ilah yoktur) ifadesiyle yan yana gelerek mutlak tevhidi ve eşsizliği tescil ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "el-ilâh" formundan daraldığı görüşüne ek olarak, Sami dillerindeki köklere dikkat çeker; özellikle Aramicedeki "Alaha" ve Süryanicedeki "Eloho" ile olan fonetik ve teolojik sürekliliğin, bölgedeki monoteist Tanrı tasavvurunun dilsel bir yansıması olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında Allah isminin diğer tüm isim ve sıfatların odak noktası olduğunu ve ayetteki konumunun, tüm otorite ve güvenin (tevekkül) kaynağı olarak varoluşsal bir merkez teşkil ettiğini analiz eder.
İlâh (إِلَهَ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün bir şeye tutkuyla yönelmek, onu sığınak kabul etmek ve tazimle boyun eğmek manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ibadet edilen her türlü varlık için kullanılabileceğini ancak ayetteki olumsuzlama (lâ) ile birlikte, mutlak manada uluhiyet hak ve yetkisinin yaratılmış her şeyden soyutlanarak sadece tek bir zata özgülendiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "ilâh" kavramının Kur'an öncesi dönemde çeşitli tanrıları ifade eden genel bir isimken, İslam ile birlikte ontolojik bir devrim yaşayarak "mutlak otorite ve yegane yaratıcı" manasında daraldığını ve tevhidin temel taşı haline geldiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyo-kültürel bağlamda insanın mutlak anlamda bağlandığı, korktuğu ve umut bağladığı her şeyi kapsadığını, ayetteki vurgunun ise sahte otorite odaklarının reddi üzerine kurulu olduğunu savunur.
Yetevekkel (فَلْيَتَوَكَّلِ)
İbn Fâris, "v-k-l" kökünün temel anlamının bir işi başkasına bırakmak, birine güvenip dayanmak ve kendi gücünün yetmediği yerde bir vekil tayin etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tevekkülün sadece sözle değil, kalbin Allah'ın kefaletine tam bir itimatla sükunete ermesi ve kişinin elinden gelen çabayı gösterdikten sonra sonucu O'na bırakması manasına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, tevekkül kavramını müminin etik sisteminin zirvesi olarak tanımlar; insanın kendi kendine yettiği zannından (istig-na) kurtulup, mutlak acziyetini ilahi mutlakiyete yaslaması olarak semantik bir analiz sunar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki emir kipinin (felyetevekkel) psikolojik boyutuna dikkat çekerek, bunun mümin için bir opsiyon değil, tevhid inancının zorunlu bir sonucu ve varoluşsal bir emniyet mekanizması olduğunu savunur.
el-Mü'minûn (الْمُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün asıl manasının korkunun zıddı olan güven, sakinlik ve iç huzuru olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, müminin hem Allah'ın varlığını tasdik ederek kalben emin olan hem de Allah'ın vaadine güvenerek kendisini ebedi korkulardan korumaya alan kişi olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin teolojik bir terim olarak Süryanice "mhaymna" ve Habeşçe "amene" kökleriyle olan yakınlığını vurgulayarak, inancın bir "emniyet ve sadakat" sözleşmesi olarak Sami dilleri havzasındaki gelişimini analiz eder. Toshihiko Izutsu, "mümin" kelimesinin bu ayette "tevekkül" eyleminin öznesi olarak seçilmesinin tesadüf olmadığını; imanın özünün Allah'a duyulan sarsılmaz bir "güven" (trust) olduğunu ve bu güvenin eyleme dönüşmüş halinin tevekkül olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin yapısını inceleyerek, müminlerin sıfatı olarak tevekkülün zikredilmesinin, imanın derecesini belirleyen en temel kriterlerden biri olarak sunulduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla