مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Teğabün Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur. Kim Allah'a iman ederse Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilmektedir.
Allah’ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur meâlindeki cümlede Allah’ın izni anlamına gelen beyanına bazıları Allah’ın emri anlamını vermiştir. Bu, Hasan-ı Basrî'nin görüşüdür. Bazıları Allah’ın ilmi, bazıları da Allah’ın dilemesi demişlerdir. Bunların her birinin birer yorumu vardır.
Allah’ın izni meâlindeki beyana Allah’ın emri anlamını verenler, bu musibetlerin hepsi İlâhî cezalardır diye açıklamışlardır. “Başınıza gelen her musibet, kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Bilindiği üzere insanın, kendi elinin yaptığı şeyin karşılığı, kendisi için bir cezadır. Ceza ve azap Allah’ın emri ile gerçekleştiği için Allah’ın izni ifadesi kullanılmıştır, yani Allah’ın emri. Ancak bize göre bu, başkalarının elleriyle işledikleri günahlar yüzünden başlarına gelen musibetlere döner. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın” meâlindeki âyet gibidir. Keza “De ki ‘Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah ya katından bir belâ gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir” ve benzerleri âyetler. Bu tür musibetlerin, Allah’ın emri diye yorumlanması isabetli değildir.
Allah’ın izni beyanına Allah’ın ilmi anlamını verenler ise, bu musibetlerde kulların helak edilmesi vardır diye yorumlamışlardır. Dünyada hiçbir kimse, içinde kölesinin ve hizmetçisinin mahvolacağı bir şeyi bilmek istemez. Aziz ve Celîl olan Allah, bu musibetlerin -şayet onlarda kullarının helaki varsa- ancak kendi bilgisi dâhilinde vukû bulacağını, onların helakinin ise Allah’a hiçbir zarar vermeyeceğini, mülkünü de eksiltmeyeceğini haber vermektedir. Çünkü bütün noksanlıklardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, yarattığı şeyleri mahlûkatın ihtiyaçları için yaratmıştır, dolayısıyla bunların menfaati ve zararı da onlara aittir. Binaenaleyh onların başına gelen musibetlerin Allah’a ne faydası, ne de zararı olabilir. Bundan dolayı da zikrettiği gibi gerçekleşmiştir.
Allah’ın izni anlamındaki beyana Allah’ın meşîeti ve iradesi anlamını verenlerin yorumu da şöyledir; Cenâb-ı Hak hem vâdetmiş, hem de tehditte bulunmuştur. Şüphe yok ki, O, kulları hakkında vaîd (tehdit - azap) olarak kastettiği şeyde âdil olmayı ve vâdini de yerine getirmeyi diler. Böyle olunca Allah’ın, herkesin yapacağını bildiği şeyi dilemiş olduğu ortaya çıkar. Zira O, cehennemi yaratmış ve onunla insanları tehdit etmiştir. Şayet herkesin itaat etmesini dileseydi, bu durumda, cehennemde yaktığı zaman kendisinden itaat istediği kişiyi yakmış olurdu, bu ise haksızlık kapsamına girerdi. Şayet herkesin isyanını dileseydi, vâdini gerçekleştirip kişiyi cennete koyduğunda onun mükâfatını ait olmadığı yere koymuş olurdu ve hikmetin dışına çıkardı. Sonuç böyle olunca, Allah’ın herkesten, tercih edeceğini ve yapacağını bildiği şeyi dilediği ortaya çıkar, fiilin hikmetle uygun arz etmesi için böyle olması gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.
Biz deriz ki Cenâb-ı Hak “izin” (إذن) kelimesini Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde zikretmiştir. Bunların her birinde bu kelimenin diğerinden farklı bir konumu vardır. Bizim için gerekli olan İse her yere en uygun olan anlamı vermekten ibarettir. En doğrusunu Allah bilir.
Kim Allah’a iman ederse, Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Kâinatta müşahede ettiği fevkalâde yönetim sebebiyle Allah’a iman eden kimseyi, Cenâb-ı Hak şu sonuca götürür: Kendisini karşılaştığı bela ile imtihan eden yüce varlık, işte kâinatın yönetimini de O kurmuştur. Burada başka bir yorum yapmak da mümkündür. Buna göre şöyle deriz: Yaratma ve emretmenin Allah’a ait olduğunu bilerek O’na iman eden kimsenin kalbini huzura kavuşturmuştur. Aynı kişi, Allah’ın buna lâyık olduğunu bilmiş olur ve “İnnâ li’llâh ...” der. Bu, âyet-i kerîmeyi “yehde kalbuhu” (يَهْدَ قَلْبُهُ) şeklinde okuyana uygun bir yorumdur. Yani kalbi sükûn bulsun diye. Buradaki lafız “hedee” (هدأ) fiilinden gelmektedir, o da sükûn bulmak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu lafzın mutlak olarak “hidâyet” anlamında kullanılmış olması da muhtemeldir. Lafız her ne kadar (fiil kalıbında) ihdâs mânasına (yeni bir tür hidâyet vermek) hamledilirse de, ihdâs anlamında olmayıp şöyledir: Onun Cenâb-ı Hakka iman etmesi, ancak Allah’ın hidâyeti sayesinde mümkün olmuştur. Çünkü imanın önce, hidâyetin sonra gerçekleşmesi caiz değildir. Fakat Allah ona hidâyet verince o da bu hidâyet sayesinde O’na iman etmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk’m şu âyetine de uygun düşmektedir: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”. Bu İlâhî beyan zâhirde ihdâs, yani sonradan olma anlamına gelirse de gerçekte öyle değildir; onlar iman ettiklerinde Allah bu iman sayesinde kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır, demektir; yani imandan sonra çıkarmıştır, dolayısıyla tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin, Allah onun kalbine hidâyet verir, yani ölürken küçük günahlarından tövbesini kabul eder anlamına gelmesi de caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbesini kabul eder” demektedir. Şöyle de söylenmiştir: Bu lafız dört şekilde okunabilir; Biri, ya’nın ve bâ’nın üstün olarak harekelenmesiyle “yehdi kalbehu” (يَهْدِ قَلْبَهُ) şeklinde; diğeri yanın ve bâ’nın ötre olarak harekelenmesiyle “yuhde kalbuhu” (يُهْدَ قَلْبُهُ) şeklinde, üçüncüsü yâ’nın üstün, bâ’nın ötre olarak harekelenmesiyle “yehdi kalbuhu” (يَهْدِى قَلْبُهُ) şeklinde, yani doğru yolu bulur anlamında; dördüncüsü de (يَهْدَأْ قَلْبُهُ) şeklinde, yani sükûn bulmak anlamında.
Allah her şeyi bilmektedir. Müşterek isimlerde asıl olan, bunlardan biri Allaha nispet edildiğinde, Allah ile kullar arasındaki farkı göstermek için Allah’a nispet edilmesine külliyatı eklemektir. Cenâb-ı Hak için Allah “her şeyi” bilmektedir denilir. Kullar içinse belli çerçevede “falan şunu bilir” denir. Şu da bilinmelidir ki kullar Allah’ın sayesinde vâkıf olabilirler. “Allah her şeye kadirdir” meâlindeki âyet de aynı konumdadır.
Mûtezile ise bu konuda, “Allah, varlıkların pek çoğuna kadir değildir” derler. Sanki onlar kudret lafzına Allah’tan başkalarını da ortak etmektedir. Zira hiçbir yaratık yoktur ki kendisinde bir nebze kudret bulunmuş olmasın! Şayet, Allah bazı şeylere kadirdir ama bazılarına değildir diyecek olsak O nu yaratıklarla eşit konuma getirmiş, Allah’ı yaratıklara benzetmiş oluruz. Cenâb-ı Hak, bu tür nitelendirmelerden ulu ve münezzehtir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.
Yorum
-
Asâbe (أَصَابَ)
İbn Fâris, "s-v-b" kökünün temelinde bir şeyin yukarıdan aşağıya inmesi, bir hedefe tam isabet etmesi ve bir şeyi yerli yerince yapmak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin aslen okun hedefe isabet etmesi manasından geldiğini, ayet bağlamında ise insana ulaşan her türlü olumlu veya olumsuz durumun rastgele değil, önceden belirlenmiş bir hedefi bulması gibi tam yerini bulmasını ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın deterministik yapısı içinde bu fiilin, insanın iradesi dışındaki kozmik olayların insana temas etme biçimini anlattığını, her oluşun ilahi bir yörüngeden gelip kişiyi bulduğunu analiz eder.
Musîbetin (مُصِيبَةٍ)
İbn Fâris, "s-v-b" kökünden türeyen bu ismin, insana isabet eden ve onu etkileyen her türlü olay manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin örfte çoğunlukla hoşa gitmeyen, insana acı veren ve onu sarsan ağır hadiseler (belâ) için kullanıldığını, ancak etimolojik olarak "tam isabet eden şey" manasının bu acının kaçınılmazlığını pekiştirdiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki edebi kullanımında "isabet" ile "musîbe" arasındaki sıkı bağı inceleyerek, musibetin rastlantısal bir kaza değil, ilahi takdirin hedefi vuran bir tecellisi olduğunu ve insanın bu gerçekle yüzleşmesi gerektiğini savunur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın insan psikolojisindeki travmatik etkisine değinerek, Kur'an'ın bu kelimeyle acıyı rastgelelikten çıkarıp bir anlam dairesine soktuğunu ve böylece sabır mekanizmasını tetiklediğini analiz eder.
İzni (إِذْنِ)
İbn Fâris, "e-z-n" kökünün kulak, duymak, bilmek ve bir şeye yol açmak, engel olmamak anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, iznin bir şeyin önündeki engelin kaldırılması ve ona ruhsat verilmesi manasına geldiğini, ayetteki kullanımın ise evrendeki hiçbir olayın (musibetin) ilahi bilgi, irade ve müsaade mekanizmasının dışına çıkamayacağını vurguladığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde izn kavramının, yaratılan varlığın otonomisini sınırlandıran ve her eylemi Yaratıcı'nın onayına bağlayan ontolojik bir geçiş kartı hükmünde olduğunu ifade eder.
Allâh (اللَّهِ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün bir şeye hayretle yönelmek ve ibadetle sığınmak manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu özel ismin mutlak varlık olan ve her türlü kemal sıfatı kendinde barındıran zatı ifade ettiğini, musibetin O'nun izniyle gerçekleşmesinin, evrendeki otorite birliğini (tevhid) vurguladığını açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik gelenek içerisindeki evrensel köklerine ve Aramice "Alaha" ile olan tarihsel-semantik paralelliğine dikkat çeker. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ismin ayet içerisindeki üç farklı kullanımının, hem yaratılışın hem de hidayetin merkezinde tek bir mutlak iradenin bulunduğunu pekiştirdiğini vurgular.
Yü'min (يُؤْمِن)
İbn Fâris, "e-m-n" kökünün korkunun zıddı olan güven, emin olma ve huzur bulma anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın, musibetler karşısında sarsılmayacak bir içsel emniyet ve Allah'ın takdirine duyulan tam bir itimat olduğunu, ayetteki formun bu güvenin aktif bir eylem olarak kalbe yerleşmesini ifade ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, iman eylemini burada musibet karşısında bir karşı duruş değil, bir kabul ve sığınma süreci olarak tanımlar; bu süreçte insan kendi kırılganlığını ilahi mutlakiyete yaslayarak emin olur.
Yehdi (يَهْدِي)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün birine nezaketle yol göstermek, rehberlik etmek ve onu hedefine ulaştırmak anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hidayetin burada kalbe yönelik bir ilahi müdahale olduğunu, Allah'ın kulun zihnindeki karmaşayı gidererek ona bir çıkış yolu ve içsel bir aydınlık vermesi manasına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet bağlamında, musibetin yarattığı psikolojik kaostan kurtulup ilahi hikmeti kavrama yetisi (basiret) olarak okunması gerektiğini savunur.
Kalbe (قَلْبَهُ)
İbn Fâris, "k-l-b" kökünün bir şeyin içini dışına çıkarmak, çevirmek, bir halden başka bir hale dönüştürmek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insan kalbinin sürekli değişen duyguları, düşünceleri ve kararsız yapısı nedeniyle bu ismi aldığını; ayette hidayetin kalbe yönelmesinin, insanın en oynak ve en etkileyici merkezi olan duygu dünyasının ilahi bir dengeye oturtulması anlamı taşıdığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an psikolojisinde kalbin sadece bir duygu merkezi değil, aynı zamanda en yüksek idrak ve imanın oturduğu taht olduğunu, dolayısıyla hidayetin buraya ulaşmasının insanın tüm varoluşsal rotasını değiştirdiğini analiz eder.
Külli (كُلِّ)
İbn Fâris, "k-l-l" kökünün bir şeyi kuşatmak, çevrelemek ve parçaların birleşerek oluşturduğu bütün anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin kapsamına giren her bir ferdi istisnasız içine alan mutlak bir genelleme ifadesi olduğunu, ayette ilahi ilmin hiçbir ayrıntıyı dışarıda bırakmadığını vurguladığını kaydeder.
Şey' (شَيْءٍ)
İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün bir şeyi irade etmek ve kastedilen varlık manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin varlık sahasında olan veya olması mümkün olan her şeyi kapsayan en geniş kategori olduğunu, ayette ise Allah'ın bilgisinin hiçbir istisna olmaksızın her bir cüz'i ve külli varlığı kuşattığını belirttiğini kaydeder.
Alîm (عَلِيمٌ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün bir şeyi diğerlerinden ayıran belirgin iz ve işaret anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin mübalağa kalıbında olduğunu ve Allah'ın bilgisinin kuşatıcılığını, musibetlerin arkasındaki hikmeti, kalplerin en gizli kıvrımlarını ve her şeyin nihai sonucunu ezeli ve ebedi olarak bilmesini nitelediğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonunda bu ismin gelmesinin, insanın yaşadığı acıların Allah tarafından biliniyor olmasının verdiği büyük teselliyi ve ilahi adalet güvenini pekiştirdiğini analiz eder.
Yorum
Yorum