Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Teğabün Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Teğabün Sûresi, 6. Ayet

    ذٰلِكَ بِاَنَّهُ كَانَتْ تَأْت۪يهِمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ فَقَالُٓوا اَبَشَرٌ يَهْدُونَنَاۘ فَكَفَرُوا وَتَوَلَّوْا وَاسْتَغْنَى اللّٰهُۜ وَاللّٰهُ غَنِيٌّ حَم۪يدٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike bi-ennehu kânet te/tîhim rusuluhum bilbeyyinâti fekâlû ebeşerun yehdûnenâ fekeferû ve tevellev(c) vestaġna(A)llâh(u)(c) va(A)llâhu ġaniyyun hamîd(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Çünkü onlara peygamberleri açık kanıtlarla gelmişlerdi de onlar, ‘Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak?’ deyip inkâr etmişler ve ona sırt çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, Allah her türlü övgüye lâyıktır.

      Çünkü onlara peygamberleri açık kanıtlarla gelmişlerdi de onlar, ‘Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak?’ dediler. Cenâb-ı Hak burada yer verdiği “zâlike” (ذلك) işaret ismi ile sanki şunu söylemektedir: Daha önce geçen ümmetlerin başına gelen o cezaların sebebi, peygamberleri kendilerine apaçık deliller getirmiş olmalarına rağmen, bizi bir beşer mi doğru yola götürecekmiş? diye onları reddetmeleridir. Bir beşer mi bizi doğru yola çıkaracak? meâlindeki sözü onlara İblis telkin etmişti. Onlar peygamberlerine karşı çıkıp yalanladıkları zaman, İblis kendilerine şöyle demiştir: Sizin ona itaat etmeye ihtiyacınız olsaydı, içinizde, derecesi ondan daha büyük ve değeri ondan çok olan insanlar vardır; ona bile itaat etmediğinize göre sizin gibi beşer olan birine nasıl itaat edeceksiniz? Bütün bunları şüphesiz inatlarından yapıyorlardı ve yaptıkları yanlıştı. Zira onlar, aralarında yaşayan insanları taklit ederek putlara tapıyorlardı. Cenâb-ı Hakkın, “Onlar, ‘biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz’ diyorlar” meâlindeki âyetine bakmaz mısın? Bilindiği üzere, Allah tarafından gönderildiğini, insanları âciz bırakan delillerle ortaya koyan ve kendisi de insan olan peygamberi tasdik etmenin yerine, beşer sözünü taklit ederek putları mabut edinmek ve onlara tapmak daha ileri derecede bir taklittir. Putlara tapmak konusunda beşeri taklit etmeyi caiz görenler, kendilerini Allah’ın birliğine ve O’na itaate çağıran, yaptıklarının fayda ve zararının da kendilerine döneceğini söyleyen bir peygamberi tasdik etmeyi nasıl caiz görmezler? Ama onlar aklını kullanmayan ahmak insanlardı; içlerindeki ahmakların ve inatlarının peşinden sürüklenip gitmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Onların; “Bu, düpedüz bir büyü!” şeklindeki sözleri de bunun gibidir. Peygamberleri onları âciz bırakan, hatta sihirbazlarını bile benzerini yapmaktan alıkoyan mûcizeler getirdikleri halde, buna nasıl büyü diyebiliyorlar? Onlar inada saplandılar ve bu düpedüz bir büyüden başka bir şey değildir, demekten öte inkârlarına bir dayanak bulamadılar.

      İnkâr etmişler ve ona sırt çevirmişlerdi. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Yani peygamberleri inkâr ettiler ve Allah’a itaatten de, peygamberine itaatten de yüz çevirdiler. Allah da muhtaç olmadığını gösterdi. Hiçbir kelâmcıdan bu âyetten başka bir yerde, sözün başlangıcı olarak “istağnallâhu” (اسْتَغْنَى اللَّهُ) cümlesi ile başlandığı duyulmamıştır. Ancak haber verme kastedildiğinde “müstağni olma” ifadesini kullanmak caiz olur. Fakat sen söze başlarken, şüpheli ve tereddütlü olan bir şeyde “istağnallâhu” dersen bu caiz olmaz. Bazı müfessirler bu konuda, “Allah isyan edenin isyanına karşılık, itaat edenin itaatine muhtaç değildir” demek suretiyle hata ediyorlar. Zira Cenâb-ı Hak, kullarını umduğu menfaatlere nail olmak ve korktuğu zararlardan korunmak için itaat ve isyanla imtihan etmiş değildir. Aksine O, bütün bunlardan ezelde zatıyla müstağnidir. En doğrusunu Allah bilir ya, âyette gizli bir ibarenin bulunması da ihtimal dâhilindedir. Buna göre peygamber, onların Cenâb-ı Hakk’a itaatine muhtaç değildir. Yahut buradaki istiğnâ lafzı, Allah Teâlâ’nın ezelde zatıyla müstağni olduğu ve kendisine asla hiçbir ihtiyacın ârız olamayacağı, küfredenin küfrünün O’na zarar getirmeyeceği gibi iman edenin imanının da fayda veremeyeceği, bunların ancak iman ve küfürle imtihan edilen kişiler için söz konusu edildiği anlamında olmak üzere haber verdiği de söylenebilir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, Allah her türlü övgüye lâyıktır. Burada zengin anlamına gelen “Ganî” (الغني) kelimesini daha önce açıklamıştık, “Hamîd”e (الحميد) gelince, bu lafız iki şekilde anlaşılabilir: Biri, zatıyla hamde lâyık olan zât mânasında, çünkü yaptığı iyilikler sebebiyle herkes tarafından hamdedilmeye lâyıktır. Diğeri de buradaki Hamîd (hamd eden) öven anlamındadır. Buna göre Cenâb-ı Hak, yaratıkların iyiliklerini ve fiillerinin güzel neticelerini över; başarmak ve doğru iş yapmak açısından bakıldığında bu fiillerin hakikati ancak O’nun sayesinde vücut bulmaktadır, bu da O'nun sınırsız cömertliğini gösterir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rusul (رُسُلُهُمْ)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte bir şeyin yavaşça, sükunetle akıp gitmesi ve birinin peş peşe bir mesajla gönderilmesi anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "resûl" kelimesinin çoğulu olan bu formun, ilahi bir mesajla donatılarak insanlara rehberlik etmek üzere görevlendirilen elçileri ifade ettiğini, ayetteki kullanımıyla tarih boyunca inkarcı toplumların karşısına çıkan ilahi elçiler zincirini tanımladığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın vahiy modelinde bu kelimenin, aşkın Yaratıcı ile sonlu insan arasındaki iletişimi sağlayan en temel araçsal figürü sembolize ettiğini, elçinin şahsından ziyade taşıdığı mesajın otoritesinin merkeze alındığını analiz eder. Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça bir köke dayanmakla birlikte, elçilik ve peygamberlik kurumu bağlamındaki dini kullanımının, Aramice ve Süryanicedeki teolojik terminolojiden ve o coğrafyanın dini arka planından beslenmiş olabileceğini ileri sürer.

        el-Beyyinât (الْبَيِّنَاتِ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün iki şeyin birbirinden ayrılması, mesafenin açılması ve bir şeyin her türlü kapalılıktan kurtularak açık seçik hale gelmesi manasını ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin aklı ve kalbi ikna eden, hak ile batılı birbirinden kesin çizgilerle ayıran apaçık deliller ve mucizeler anlamına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde bu kavramın, ilahi mesajın anlaşılmaz veya muğlak bir sır olmadığını, aksine insanın rasyonel ve fıtri kavrayışına hitap eden nesnel bir açıklığa sahip olduğunu gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki işlevini tarihsel bir düzlemde okuyarak, peygamberlerin getirdiği bu apaçık delillerin, inkarcı toplumların ahirette öne sürebilecekleri tüm bahaneleri ortadan kaldıran ve onları eylemlerinden tam sorumlu tutan bir hukuki ve teolojik meşruiyet zemini yarattığını savunur.

        Kâlû (قَالُوا)

        İbn Fâris, "k-v-l" kökünün dille bir sözü ifade etmek, konuşmak ve düşünceyi sese dökmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin bağlam içerisinde sadece fiziksel bir konuşma eylemi olmadığını, inkarcıların iç dünyalarındaki kibri, şüpheyi ve peygamberlere karşı geliştirdikleri ortak, küstahça itirazı dışa vuran kolektif bir reddiye bildirimi olduğunu açıklar.

        Beşer (بَشَرٌ)

        İbn Fâris, "b-ş-r" kökünün etimolojik olarak insanın dış derisi, cildi anlamına geldiğini; diğer canlıların derileri tüy veya kılla kaplıyken insanın cildinin çıplak ve görünür olması sebebiyle insana bu ismin verildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın etten, kemikten oluşan biyolojik ve ölümlü doğasını ifade ettiğini, ayette inkarcıların itirazının merkezinde yer alan kilit bir kavram olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'da melek kavramının ontolojik zıddı olarak konumlandığını, müşrik aklının ilahi otoriteyi ve vahyi sadece doğaüstü varlıklara yakıştırdığı için, kendileri gibi yiyip içen fani bir insanın (beşerin) ilahi bir misyon yüklenmesini kapasite olarak kabullenemediğini detaylıca analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kavram üzerinden yöneltilen itirazın, inkarcı aklın materyalist sınırlarını gösterdiğini; peygamberlik kurumunu ruhsal ve ahlaki bir liyakat üzerinden değil, tamamen şekilsel ve sınıfsal bir statü üzerinden değerlendiren sığ bir dünya görüşünü yansıttığını savunur.

        Yehdûnenâ (يَهْدُونَنَا)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün birine nezaketle rehberlik etmek, yol göstermek ve onu hedefine ulaştırmak anlamlarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, fiilin doğru inanca ve kurtuluş yoluna kılavuzluk etmek manasına geldiğini, ancak ayette inkarcıların dilinden alaycı ve küçümseyici bir tonda kullanıldığını, onların sıradan bir insanın kendilerini manevi bir hakikate ulaştırabileceğine dair derin güvensizliklerini gösterdiğini kaydeder.

        Tevellev (تَوَلَّوْا)

        İbn Fâris, "v-l-y" kökünün yakınlık, dostluk ve yönelme bildirdiğini, ancak fiilin tefa'ul babındaki bu kullanımının sırt çevirmek, yüz çevirmek ve kasıtlı olarak uzaklaşmak manasına evrildiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fiilin apaçık hakikat sunulduktan sonra inatla, kibirle ve bilinçli bir eylem olarak dinden ve peygamberden yüz çevirmeyi tanımladığını belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin sadece bedensel bir uzaklaşma değil, ilahi mesajın dönüştürücü gücüne karşı alınan ontolojik bir savunma pozisyonu ve zihinsel bir mutlak kapanma durumu olduğunu ifade eder.

        İstağnâ (اسْتَغْنَى)

        İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünün hiçbir şeye muhtaç olmamak, kendi kendine yetmek ve başkalarından müstağni olmak anlamına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a isnat edilen bu fiilin, O'nun kullarının imanına, itaatine veya ibadetine varoluşsal olarak hiçbir ihtiyacı olmadığını, inkarcıların reddetmesinin ilahi otoriteye hiçbir zarar veremeyeceğini vurgulayan mutlak bir bağımsızlık ilanı olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın Tanrı-insan ilişkisindeki temel dinamiği analiz ederken, bu fiilin ilahi zenginlik ile insani fakirlik (muhtaçlık) arasındaki sonsuz ontolojik uçurumu netleştirdiğini, insanın isyanının ancak kendi aleyhine sonuç doğuran trajik bir yanılgı olduğunu ortaya koyduğunu belirtir.

        Ganiyy (غَنِيٌّ)

        İbn Fâris, "ğ-n-y" kökünden türeyen bu sıfatın, mutlak zenginliği ve eksiksizliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'ın zati bir sıfatı olarak, evrendeki hiçbir şeye zerre kadar ihtiyacı olmayan, varlığının devamı ve kemali için hiçbir dışsal unsura dayanmayan yegane kudret olduğunu açıklar.

        Hamîd (حَمِيدٌ)

        İbn Fâris, "h-m-d" kökünün, en güzel niteliklerinden dolayı birini takdir etmek ve yüceltmek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin "övülmeye en layık olan" manasını taşıdığını, Allah'ın Ganiyy ismiyle birlikte kullanılmasının özel bir anlama sahip olduğunu; O'nun kimsenin övgüsüne muhtaç olmamakla beraber, bizzat zatı, eylemleri ve yaratılıştaki kusursuzluğu sebebiyle ontolojik olarak her türlü övgünün asıl ve tek sahibi olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökenindeki "hamd" kavramının Sami dillerinde övgü ve tapınma bağlamında ortak bir kullanım alanına sahip olduğunu, İbranice ve Süryanicedeki benzer formların dini literatürdeki evrensel bir şükran duygusunu yansıttığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X