لَقَدْ جَٓاءَكُمْ رَسُولٌ مِنْ اَنْفُسِكُمْ عَز۪يزٌۘ عَلَيْهِ مَا عَنِتُّمْ حَر۪يصٌ عَلَيْكُمْ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَؤُ۫فٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 128. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir, size çok düşkündür, müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur.
Andolsun, size içinizden bir peygamber gelmiştir. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: İçinizden. Yani insanlardan. Bu durum Allah’ın onlara yönelik nimetidir. Öyle ki O, insanlardan bir peygamber göndermiştir. O, insanların dışında bir varlık türünden de peygamber gönderebilirdi. Fakat O, insanlardan peygamber göndermiştir ki onun getirmiş olduğu mucizeleri aldatmacalardan ayırabilsinler. Çünkü onlar, eşyaya dair bilgileri dolayısıyla eşyada insan gücünün sınırını ve imkanının ölçüsünü bilmektedirler. Eğer bir insan, tabiatının ve öğrenmedeki gücünün üstünde bir şeyler getirirse, bilirler ki bunlar aldatmaca değil, mucizelerdir. Öyle ki herkes kendi türüyle ünsiyet kurar, kendi türü dışındakilerden ise uzak durur. Bu, yaratılmışlar arasında bilinen bir durumdur ki her varlık kendi türüyle ünsiyet kurar, kendi türü dışından varlıklardan ise uzak durur. Bu bakımdan Cenab-ı Hak onların türünden, yani insanlardan peygamber göndermiştir ki onunla ünsiyet kursunlar, onlar için getirmiş olduğu şeyleri kabul etsinler ve onları davet ettiği mesajlara olumlu cevap versinler. Bazıları da şöyle demiştir: İçinizden bir peygamber. Yani sizin bulunduğunuz mekandan. Burası da harem bölgesidir. Diğerleri şöyle demiştir: İçinizden. Yani sizin nesebinizden. Bu da onlara yönelik Allah’ın bir nimetidir. Öyle ki onu onların nesebinden göndermiştir. Onlar peygamberin nesebini, doğumunu ve her türlü beladan uzak, tüm kötülemelerden ve kusurlardan beri bir şekilde aralarında yetişmesini biliyorlardı. Çünkü eğer bir şahsın doğumu ve yetişmesi belirli bir kabilede veya bir mekanda nesebi bilinmeyen bir şekilde ise, onu kötülemek ve kusurunu belirtmek mümkün olabilir. Yine böyle bir kişinin nesebine, doğumuna ve sağlıklı, sağlam ve kusurlardan uzak yetişmesine ilişkin bilgisizlikten dolayı onun nesebine dair bir tanınmazlığın olması mümkündür. Dolayısıyla Cenab-ı Hak elçisi Hz. Muhammed’i (s.a.) göndermiştir ki belirtmiş olduğumuz eleştirilere imkan bulunmasın, belirtmiş olduğumuz kusur ve ayıplardan hiç biri onun hakkında bilinir olmasın. Bazıları da şöyle demiştir: İçinizden. Yani onlar gibi ümmi Araplar’dan. O, okumaz, yazmazdı ve kendisine indirilen vahyi kendi eliyle de yazmıyordu. Bu, Cenab-ı Hakk’ın kitabında bildirdiği durumdur: “Onlar, ellerindeki Tevrat’ta ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar”. “Ne de onu kendi elinle yazıyordun”. Buna göre Araplar “Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi” mealindeki ayette bildirildiği üzere kendi içlerinden bir peygamber gönderilmesini umuyorlardı. Cenab-ı Hak içlerinden bir peygamberin gelmesini bildirmiştir ki bu peygamber, yaptıkları kötülernelerden, ona atfettikleri kusurlardan ve ona yönelttikleri sihir, kehanet, delilik ve Allah’a iftira gibi ayıplardan uzak olsun; peygamber olduğunun bilinmesine daha yakın olsun. Çünkü onun getirdiği mucizeler ve kesin deliller dolayısıyla onlar bunların semavi olduğunu bilmektedirler. Zira onlar peygamberin sihir öğrenmediğini bilmişler ve hiçbir zaman onu yalan söylemekle suçlamamışlardır. Yine o, hiçbir zaman aklını da kaybetmemiştir. Zira o, onların arasında yetişmişti.
Sizin sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir. Denildi ki: Sıkıntıya düşüren durumlar ona ağır gelir. Yani size darltk. ve zarar veren durumlar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “‘Anet” (عنت), darltk. demektir. Bazıları şöyle demiştir: “‘Anet” (عنت), günah demektir. Yani sizin günah işlemeniz ona ağır gelir. Ebu Avsece şöyle demiştir: Bu kelime günaha daha yakındır. Bu, inkar ve diğer günahlar olmak üzere her türlü günah için kullanılabilir.
Size çok düşkündür. Bazıları şöyle demiştir: Müslüman olmayanların müslüman olması açısından onlara düşkündür. Hidayet ve doğru yolda olmanız bakımından da size çok düşkündür.
Müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. Bu, fıtri bir merhamet değil, din ve İslam merhametidir.
Müminlere karşı şefkat ve merhamet doludur. Cenab-ı Hak, yapmış olduğu güzel fiili, şefkati ve merhameti dolayısıyla onu böyle nitelemiştir. Yani o, bu ismi yapmış olduğu fiille hak etmiştir. Yine Cenab-ı Hak onu böyle nitelemiştir; çünkü onun yaptığı kendisi için değil, sadece Allah içindir. Aynı şekilde onun malı ve kazancı da O’na aittir. Bundan dolayı Hz. Peygamber’in malı mirasçılarına miras olarak kalmamıştır.
Yorumu Yorumla
-
Resûlun (رَسُولٌ)
"r-s-l" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-s-l" kökünün temel anlamının "yumuşaklıkla yönlendirmek, bir şeyi serbest bırakmak, peş peşe göndermek ve akıp gitmek" olduğunu belirtir. Belirli bir görevle gönderilen, iletici vasfı taşıyan kişiye bu kökten hareketle "resûl" (elçi) dendiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta resûl kelimesinin, üst düzey bir makamdan alınan yetki ve mesajla yola çıkan temsilciyi tanımladığını açıklar. Ayette peygamberin bu sıfatla anılmasının, onun kendi hevasından değil, ilahi bir iradenin mutlak elçisi olarak toplumun içine (kendi içlerinden) gönderildiğini tescillediğini ifade eder.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde "r-s-l" kökünün Arapça etimolojisini kabul etmekle birlikte, kelimenin "ilahi mesaj taşıyan peygamber" şeklindeki spesifik teolojik anlamının salt bedevi lügatinden doğmadığını tartışır. Bu kavramsallaştırmanın, Hristiyan Süryanice literatüründeki "şelîhâ" (havari/gönderilmiş elçi) terimiyle etkileşim halinde Kur'an sözlüğünde merkezi bir forma dönüştüğünü ileri sürer.
Enfusikum (أَنفُسِكُمْ)
"n-f-s" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "n-f-s" kökünün temel etimolojik çerçevesinin "nefes almak, soluk, bir şeyin zatı/kendisi ve çok değerli olmak" etrafında şekillendiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta nefsi, bedeni ayakta tutan ruh, varlığın hakikati ve insanın bizzat kendisi olarak tanımlar. Ayetteki "kendi içinizden/nefislerinizden" (min enfusikum) ibaresinin; gelen elçinin dışarıdan, yabancı bir türden (melek gibi) veya farklı bir sosyolojik gruptan olmadığını, bizzat muhatapların kendi içinden çıkan, onların dilini, acılarını ve insani sınırlarını tam olarak bilen "insan" bir peygamber olduğunu vurguladığını kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında bu ibareyi Medine sosyolojisi bağlamında tahlil eder. Kur'an'ın "kendi içinizden" vurgusunun, toplumda peygambere karşı oluşabilecek yabancılaşmayı ortadan kaldırdığını; elçinin o toplumun kültürel ve sosyolojik dokusunun tam kalbinden (nefsinden) çıktığını hatırlatarak inananlara derin bir ontolojik güven ve aidiyet aşıladığını analiz eder.
Azîzun (عَزِيزٌ)
"a-z-z" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-z-z" kökünün "şiddet, kuvvet, yenilmezlik ve bir şeyin nadir bulunması" temel anlamlarına geldiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "izzet" kavramını, insanın mağlup edilmesini veya bir duruma katlanmasını engelleyen durum olarak tanımlar. Ayetteki "azîzun aleyhi" kullanımının, inananların meşakkate düşmesinin peygambere "çok ağır, zor ve şiddetli" geldiğini; onun merhametli ruhunun ümmetinin acısı karşısında ezildiğini ve buna tahammül edemediğini ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "izzet" mefhumunu Cahiliye ahlakı ekseninde inceler. Bedevi toplumunda bu kelime kibre dayalı sert bir kabile gururunu, başkasına boyun eğmemeyi (kibirli bir gücü) ifade ederken; ayette peygamberin inananlara karşı duyduğu şefkatin bir sonucu olarak, onların derdini bizzat yüklenmesinin kalbinde yarattığı "ağırlık/şiddet" şeklinde yepyeni, empatik ve şefkatli bir ahlaki kavrama dönüştürüldüğünü tahlil eder.
Anittum (عَنِتُّمْ)
"a-n-t" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "a-n-t" kökünün temel etimolojik anlamının "bir kemiğin iyileştikten sonra tekrar kırılması, şiddetli zorluk, meşakkat, günah ve helak" olduğunu belirtir. İnsanı fiziksel veya ruhsal olarak kıran, tüketen her türlü acının bu kökle ifade edildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "anet" kelimesini, insanın altından kalkamayacağı derecede ağır bir sıkıntıya ve belaya düşmesi olarak açıklar. Ayette "mâ anittum" (sıkıntıya düşmeniz/zahmet çekmeniz) ifadesinin; inananların dünya veya ahirette yaşayacakları her türlü günahın, musibetin ve varoluşsal acının peygamberin kalbinde doğrudan bir ızdırap sebebi (azîzun aleyhi) olduğunu vurguladığını belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç: İslam ahlak düşüncesi ekseninde bu kelime üzerinden peygamberin liderlik ahlakını inceler. İdeal bir İslam liderinin (Peygamberin prototipinde) kendi rahatını düşünen biri olmadığını; aksine toplumunun yaşadığı en ufak bir "kırılmayı, acıyı ve meşakkati" (anet) kendi bedeninde bir kemik kırığı gibi hisseden, son derece duyarlı ve toplumun ızdırabına karşı savunmasız bir şefkat abidesi olduğunu tahlil eder.
Harîsun (حَرِيصٌ)
"h-r-s" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "h-r-s" kökünün somut anlamının "bir giysiyi yırtmak, soymak veya bir şeyi sertçe kazımak" olduğunu belirtir. Bu somut "kazıma/yırtma" eyleminin, mecazi olarak insanın bir şeye karşı duyduğu sınır tanımaz isteği, tutkuyu ve bir şeyi elde etmek için gösterilen doyumsuz gayreti (hırs) ifade ettiğini açıklar.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta hırs kavramını, bir şeye aşırı derecede düşkün olmak ve onu elde etmek için bütün enerjiyi tüketmek olarak tanımlar. Ayette peygamberin "size karşı çok harîstir" (harîsun aleykum) sıfatıyla anılmasının; hırs gibi genelde dünyevi ve negatif algılanan bir duygunun, ümmetin hidayeti, iyiliği ve cehennemden kurtuluşu için duyulan kusursuz, fedakarca ve tüketici bir ilahi sevda/tutku anlamına dönüştüğünü kaydeder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı): Kur'an'ın kelime seçimi ve edebi icazı üzerine yaptığı analizlerde "harîs" kelimesine odaklanır. Peygamberin ümmetine düşkünlüğünün basit bir istek veya iyi niyetle anlatılamayacağını; bu yüzden Kur'an'ın, insanın kendi nefsini paralarcasına arzuladığı o en uç duyguyu ifade eden "hırs" kelimesini kullanarak, peygamberin kendi sağlığını ve hayatını hiçe sayarak inananları kurtarmak için çırpındığı o sarsıcı ruh halini eşsiz bir psikolojik derinlikle resmettiğini tahlil eder.
Raûfun (رَءُوفٌ)
"r-e-f" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-e-f" kökünün "kalp yumuşaklığı, derin bir acıma hissi ve merhametin en ince, en hassas hali" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ra'fet (şefkat) ile rahmet arasındaki ince anlamsal farkı inceler. Rahmetin genel bir iyilik ve lütuf iradesi olduğunu; ra'fetin ise belayı, acıyı ve zorluğu kişinin üzerinden önceden veya anında kaldıran, musibete karşı duyulan çok daha spesifik, koruyucu ve şiddetli bir şefkat duygusu olduğunu kaydeder. Ayette Peygamber'in "raûf" vasfıyla nitelendirilmesinin, onun müminlerin üzerine titreyen, onlara acı dokunmasına dayanamayan (azîzun aleyhi) o ince ruhunu ifade ettiğini açıklar.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde, bu vasfın Kur'an'daki ontolojik ağırlığına dikkat çeker. "Raûf" kelimesinin Kur'an'da genellikle doğrudan Allah'a ait bir isim olarak kullanılmasına rağmen, bu istisnai ayette Allah'ın kendi isimlerinden/sıfatlarından ikisini (Raûf ve Rahîm) peygamberine giydirmesinin; İslam elçisinin ahlakının doğrudan ilahi ahlakla (tehallakû bi ahlâkillâh) nasıl bütünleştiğini gösteren muazzam bir teolojik yüceltme olduğunu tahlil eder.
Rahîmun (رَّحِيمٌ)
"r-h-m" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-h-m" kökünün "kalp yumuşaklığı, esirgemek, acımak ve annenin rahmine/karnına" işaret eden temel anlamlara sahip olduğunu açıklar. İnsanı sarmalayan, besleyen ve koruyan kök manasından dolayı merhamet kavramının bu kelimeden türediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta rahmetin, muhtacın ihtiyacını gidermeyi gerektiren incelik ve ihsan olduğunu ifade eder. Ayetin sonunda "raûf" isminin hemen peşinden "rahîm" isminin peygamber için zikredilmesinin; onun müminlere karşı sadece zorlukları engelleyen ince bir şefkat (ra'fet) duymakla kalmayıp, aynı zamanda onları sürekli lütufla, rehberlikle ve bitmez tükenmez bir iyilikle (rahmetle) kuşattığını gösterdiğini vurgular.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde "r-h-m" kökünün tüm Sami dillerinde ortak olduğunu kabul eder. Ancak "Rahîm" kavramının ilahi bir sıfat olarak Kur'an'daki spesifik teolojik arka planının, Yahudi-Aramice "rahamim" veya Süryanice "rehmâ" (ilahi şefkat/merhamet) mefhumlarından beslendiğini; bu ayette ise bu mutlak ilahi merhamet sıfatının, yeryüzündeki yegane temsilcisi olan elçinin karakterine nakşedildiğini ileri sürer.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla