وَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَتْهُمْ رِجْساً اِلٰى رِجْسِهِمْ وَمَاتُوا وَهُمْ كَافِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 125. Ayet
Daralt
X
-
124. Ne zaman bir sure indirilse, içlerinden ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar. Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar sevinç içindedirler.
125. Kalplerinde hastalık olanlara gelince, bu onların (manevi) kirlerine kir katmıştır ve onlar inkarcı olarak ölüp gitmişlerdir.
Ne zaman bir sure indirilse, içlerinden ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar. Müfessirler şöyle demiştir: İçlerinden ‘bu hanginizin imanını arttırdı ki?’ diye soranlar çıkar. Yani münafıklar, müminlerden ayrıldıklarında birbirlerine “bu hanginizin imanını arttırdı ki?” der. Onlar alay etmek için böyle davranırlardı. Yüce Allah bunun üzerine cevap vererek şöyle buyurmuştur: Ama bu, iman etmiş olanların imanını pekiştirmiştir ve onlar sevinç içindedirler. Kalplerinde hastalık -yani şüphe ve münafıklık- olanlara gelince, bu onların (manevi) kirlerine kir katmıştır. Yani kendilerinde olan yalanlamalarına yalanlama ve inkar katmıştır. Çünkü münafıklar ve kafirler, kendilerine sunulduğunda delilleri ve ispatlamaları kabul edecek surette insaf sahibi değillerdir. Onların gayreti sadece inada, yalanlamaya ve delilleri reddetmeye dönüktür. Kendilerine sunulan deliller arttıkça, yalanlama ve reddetmede inatları artmaktadır. Müminlerin gayreti ise delilleri kabul etmeye ve insaflı olmaya dönüktür. Onlara sunulan deliller arttıkça kendilerinde bulunan imanları ve tasdikleri artar.
Onların imanını pekiştirmiştir. Kendilerine sunulan deliller dolayısıyla bu durum, daha önce oldukları üzere onların sebatlarını ve devamlılıklarını arttırmıştır. Aynı şekilde münafıkların ve kafirlerin de delilleri ve mucizeleri yalanlama konusunda inatçılıkta devamlılıkları artmıştır. İkincisi, onlar her ne kadar iman konularını toplu bir şekilde tasdik etmiş olsalar da onların topluca iman ettikleri açıklamasına göre imanları artmıştır. Dolayısıyla onlara yönelik vahiy indikçe ve farzlar yüklendikçe bununla tasdik ve sebatları artmaktadır. Bunun aslı şudur: Eğer onlarda iman ve tasdik bulunmamış olsaydı, bu onlar için imanın başlangıcı ve yeni bir tasdik olurdu. Aynı şekilde münafıkların da daha önceki inatları olmamış olsaydı, bu durum onlarda yeni bir yalanlama ve inat olmuş olurdu. Dolayısıyla onlarda belirttiğimiz durumlar olduğuna göre açıkladığımız üzere bu, olan bir durumun artmasıdır. Bazıları şöyle demiştir: Müminlerin iyiliklerinde, münafıkların da kötülüklerinde artış olur. Fakat bu ikisi birdir. Dolayısıyla söz konusu beyanın yorumu belirtmiş olduğumuz manadır.
Onların imanını pekiştirmiştir ... onların (manevi) kirlerine kir katmıştır. Bu beyan iki manaya açıktır. Bunlardan biri şudur ki bu durum, müminlerin iman ve tasdiklerini arttırmıştır. İkinci mana şudur: Onlarda bulunan kesin delilleri pekiştirmiştir.
Aynı şekilde münafıklarda da bu durumların zıddı olan halleri arttırmıştır.
Onlar sevinç içindedirler. Denildi ki: Sure indirilmesiyle sevinç duyarlar.
Bu onların imanlarını pekiştirmiştir mealindeki beyanla artışın sureye nispet edilmesi iki şekilde yorumlanabilir. Bunlardan biri şudur: Aldatmanın dünyaya nispet edilmesi gibi imandaki artış da süreye nispet edilmiştir. Bu, belirttiğimiz üzere şu sebepledir: Dünya onlara süslü görünür ki bu husus, fiil yapabilen ve aldatması mümkün olanlardan ortaya çıkması durumunda aldatma sayılır. İkincisi, aldatma dünyaya nispet edilmiştir; çünkü insanlar bununla aldanmışlardır. Aynı şekilde arttırmanın süreye nispet edilmesinin sebebi, bununla kafir ve münafıkların yalanlamaları ve inkarları; müminlerin de tasdikIeri artmaktadır. Böylece arttırma sureye nispet edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, belirttiğimiz üzere delil ve ispat etmedir. Delille müminlerin imanları artmaktadır. Zira onlar kesin delillerin kabulüne inanmışlardır. Münafıklar ve kafirler ise inat ve kibir sahipleridir. Zira onlar inada ve delillerin reddine inanmışlardır. Onlar için deliller arttıkça inat ve inkarları artar. Ebu Bekir el-Esam şöyle demiştir: Arttırma sureye nispet edilmiştir; çünkü o, artışın sebebidir. Nitekim bir şey fiilin hakikatine nispet edildiği gibi sebebine de nispet edilir. Bununla birlikte inen sürenin, inkarın artmasına sebep olması mümkün değildir. Fakat bunun yorumu belirttiğimiz şekildedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Bel (بَلْ) / Emmâ (أَمَّا)
"b-l" ve "e-m-m-a" edatlarıdır.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "bel" edatının bir sözden yüz çevirip (idrâb) ondan daha önemli veya farklı yeni bir duruma geçmek için kullanıldığını; "emmâ" edatının ise konuyu detaylandırmak, şart koşmak veya farklı grupları birbirinden ayırmak (tafsil) için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta "bel" edatının burada, münafıkların imanının artmadığı gerçeğini pekiştirmek ve onların o sahte "istibşar" (sevinç) iddialarını reddederek asıl feci durumlarına geçiş yapmak için kullanıldığını ifade eder. "Emmâ" edatının ise 124. ayetteki müminlerle bu ayetteki münafıkları sosyolojik ve ontolojik olarak iki ayrı kategoriye (tafsil) kesin çizgilerle ayırdığını kaydeder.
Fî Kulûbihim (فِي قُلُوبِهِم)
"k-l-b" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-l-b" kökünün "bir şeyi içini dışına çıkarmak, döndürmek ve altüst etmek" anlamına geldiğini açıklar. İnsan kalbine (kalb), sabit kalmayıp sürekli düşünce, inanç ve hisler arasında gidip gelmesinden (değişkenliğinden) dolayı bu ismin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta kalbin insanın niyet, düşünce ve idrak merkezi olduğunu ifade eder. Hastalığın (maraz) doğrudan kalbe nispet edilmesinin; nifakın yüzeysel bir davranış bozukluğu değil, insanın varoluşsal merkezine yerleşmiş, idrakini zehirleyen ve onu inançtan alıkoyan kronik bir içsel çürüme olduğunu vurguladığını kaydeder.
Meradun (مَرَضٌ)
"m-r-d" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "m-r-d" kökünün "sıhhatin ve sağlığın zıddı, bedenin veya ahlakın doğal/sağlıklı halinden sapması, zayıflaması ve bozulması" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta maraz kelimesinin hem bedensel hastalıklar (fiziksel zayıflık) hem de ruhsal/ahlaki hastalıklar (kıskançlık, kin, şüphe, inkar, cimrilik, nifak) için kullanıldığını açıklar. Ayette münafıkların kalbindeki "maraz"ın; şüphe (şek), Allah'ın ayetlerine karşı duyulan gizli kin ve ikiyüzlülüğün yarattığı o derin psikolojik rahatsızlık/ikirciklilik olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu: Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "kalp hastalığı" metaforunu nifakın patolojisi olarak tahlil eder. Fiziksel bir hastalığın bedeni yavaş yavaş ölüme götürmesi gibi, kalpteki bu "maraz"ın da vahyin getirdiği şifayı (suresini) kabul etmeyerek, kendi kendini üreten ve büyüten (otofajik) bir inkar ve şüphe sarmalı yarattığını analiz eder.
Zâdethum (فَزَادَتْهُمْ)
"z-y-d" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "z-y-d" kökünün temel anlamının "bir şeyin büyümesi, artması, fazlalaşması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta aynı fiilin bir önceki ayette müminler için "imanı artırdı" (zâdethum îmânen) şeklinde rahmet olarak kullanılırken; burada münafıklar için hastalığı/pisliği artırdı (zâdethum ricsen) şeklinde bir helak mekanizmasına dönüştüğüne dikkat çeker. İnen vahyin (surenin) objesinin aynı olduğunu, ancak muhatabın kalbindeki niyete göre sonucun (ziyadenin) zıt yönlere doğru katlanarak büyüdüğünü ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk: Tefsir okumalarında "ziyade" kavramını psikolojik bir direniş olarak okur. Münafıkların inen her yeni sureyi inkar ettiklerini, alaya aldıklarını veya ondan kaçtıklarını; bu inatçı direnişin her seferinde onların kinini, suçluluk duygusunu ve nifak bataklığını daha da "artırdığını", surenin bizzat onlara şifa değil, bir test ve ağırlaştırıcı sebep haline geldiğini analiz eder.
Ricsen (رِجْسًا)
"r-c-s" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "r-c-s" kökünün "kötü ses çıkarmak, şiddetli hareket (sarsıntı) ve kokuşmuş/pis şey" anlamlarına geldiğini belirtir. Aklın ve tabiatın iğrendiği her türlü iğrençliğin bu kökle ifade edildiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta rics kavramının üç türü olduğunu açıklar: Doğası gereği pis olanlar (leş gibi), aklen pis olanlar (şirk gibi) ve şeriatın yasakladığı pis olanlar (domuz eti gibi). Ayette kalpteki maraza (hastalığa) eklenen "rics"in; nifakın, inkarın ve ilahi ayetlerle alay etmenin ruhta yarattığı o korkunç manevi kirlenme, ahlaki yozlaşma ve ontolojik kokuşmuşluk olduğunu vurgular.
Arthur Jeffery: The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Arapça kökenli olduğunu kabul etmekle birlikte, kelimenin Kur'an'daki "teolojik pislik, putperestlik kirliliği ve günah lekesi" şeklindeki spesifik dini kullanımının, Hristiyan Süryani/Aramice literatüründeki "rûgza" (Tanrı'nın gazabı, iğrençlik) veya İbranice "riş‘â" (kötülük/pislik) kavramlarıyla paralel bir monoteist kirlenme konseptine sahip olduğunu ileri sürer.
İlâ (إِلَىٰ) / Ricsihim (رِجْسِهِمْ)
Ayetteki kullanımda "ilâ" edatı, "ile birlikte, üzerine ek olarak" manasında (mea) kullanılmıştır.
Celaleddin el-Suyuti: el-İtkân fî Ulûmi'l-Kur'ân eserinde edatların farklı kullanımlarına örnek verirken, bu ayetteki "ilâ" edatının yönelme (e/a) değil, "birliktelik/ekleme" ifade ettiğini belirtir. Yani surenin onların "pisliklerine yeni bir pislik ekleyerek artırdığını" kaydeder. Kalplerinde zaten var olan nifak (rics) rezervinin, yeni bir inkar hamlesiyle katmerlendiğini ifade eder.
Mâtû (مَاتُوا) / Mevt
"m-v-t" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "m-v-t" kökünün "sükûnet, hareketin bitmesi, canlılığın sona ermesi" anlamlarına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta ölüm eyleminin bir yok oluş değil, dünyevi hayatın bitişi ve ruhun bedenden ayrılışı olduğunu açıklar. Ayette eylemin mazi (geçmiş zaman) kipiyle "mâtû" (öldüler) şeklinde kullanılmasının, olayın gerçekleşmiş olmasından değil, onların o hastalık ve pislik hali üzere tövbe etmeden öleceklerinin "kesinliğinden" kaynaklandığını vurgular.
Kâfirûn (كَافِرُونَ)
"k-f-r" kökünden türemiştir.
İbn Fâris: Mekâyîsü'l-Luğa'da "k-f-r" kökünün somut anlamının "bir şeyin üzerini örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Nimetin veya hakikatin üzerini örttükleri için inkarcılara kâfir dendiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî: el-Müfredât'ta küfrün, Allah'ı, ayetlerini veya peygamberi yalanlamak ve bu yalanlama halinde ısrar etmek olduğunu açıklar. Ayetin sonunda onların "kâfirler olarak öldükleri" (ve hum kâfirûn) ibaresinin isim cümlesi (hal) olarak gelmesinin; onların ölüm anındaki statülerinin sıradan bir günahkarlık (fısk) veya şüpheli (münafık) olmaktan çıkıp, ontolojik olarak mutlak inkar (küfür) seviyesinde sabitlendiğini ve ahiret yargılamasındaki dosyalarının bu şekilde kapandığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla